|
Mektep = Ekol (Ecole) Bir
yazı birkaç bakımdan mektep olmak vasfını kazanabilir. Bunların en başında
kalemleri (nevi’leri), yazanları, zamanları ve muhitleri gelir.
Kûfî ve yedi kalem ve bunlardan bilhassa Sülüs, Nesih ve Ta’lîk ile Celî
Sülüs ve Celî Ta’lîk başlı başına birer mekteptirler. Her ölçülü yazıyı bu
sıfatla mütalaa etmek ilk iştir. Çünkü her biri birçok sanatkârı etrafında
toplamış, onların yetişmelerini sağlamış, bedii zevk ihtiyaçlarını
cevaplandırmış, onların iradeleri, hisleri ve varlıkları üzerinde müessir
olmuştur. Bunların verdikleri eserler vasıtasıyla da zamânının, muhîtinin
ferdî ve içtimai estetik temayüllerini tatmine çalışmış, onların hislerine,
zekâlarına, gönüllerine iradelerine hitap etmiş, bir taraftan ilmî, diğer
taraftan san’at haysiyetleriyle İslâm Kültür ve Medeniyeti’nin yayılmasına
hizmet eylemiş, yer ve zaman değiştirmiş, bunlarla mütenasip bünye
değiştirmiş, bunlarla mütenasip bünye değiştirmiştir, böylece, şu veya bu
yerdeki, şu veya bu zamandaki toplulukların iç hayatlarını, fert ile
cemiyet, kavim ve ümmet arasındaki rûhî, dinî ve ahlâkî... birtakım
münasebetleri, hayat ve kâinât hakkındaki görüşleri, duyuşları anlatmaya
çalışmış, güzeli ve güzelliği tanıtıp sevdirmeye uğraşmış. Hatta bu kadarla
kalmamış, ifadelerinde taşıdığı bazı istifhamlarla, muammalarla
karşısındakileri düşündürebilecek hâle getirerek, onlarla baş başa
bırakmıştır. Böylece nev’î veya şahsî olsun, birçok ayırıcı vasıfların
çeşitli örneklerini vererek az çok bir ömür geçirmiş ve bir târih
kazanmıştır. Meselâ, Arap Kûfîsi, Endülüs Kûfîsi birer mektep
olabilmişlerdir. Bundan başka, şu veya bu zamanda, şu veya bu sanatkârın
ibda’ eylediği öyle yüksek sanat huısûsiyetleri de vardır ki, bunlar yalnız
nev’i değil, onun yolunda gidenleri de asırlarca arkasına takıp götürmüştür.
Hazret-i Alî Kûfî’si İmâd Ta’lîk’ı, Şeyh Hamdullah Nesh’i, Râkım Celî’si
böyle birer mektep olmuş san’at âbideleridir. |
|
Kol
Her biri bir mektepe mensup olmakla
berâber, nev’inde veya nev’in bir şûbesinde gerek gelişme ve gerek ifâde
ettikleri bedîî kıymet îtibariyle belli ve düzenli bir hâlde, canlı ve
seçkin izler üzerinde yürüyen yazılara Kol denir. Her kol ayrı bir üslûp
ifâde eder. Meselâ, Sülüs’te Celâleddîn kolu, Kadıasker kolu, Celî’de Râkım
kolu, Celâleddin kolu, Nesîh’te Şeyh kolu, Ta’lîk’te Mîr Alî kolu, Yesârî
kolu, Sâmî kolu gibi. Kol’da yazı nev’i bir olduğu halde, yazanlarda bir
silsile düşünülebilir. Tabiatiyle, yazılarda da böyle tertîp ve silsile
vücûda getirmeye bir mânî yoktur. Aksine, san’at târihi bakımından çok
faydalıdır.
Kol’a âit müşterek vasıflar, nevi’ bir şahsî vasıflar arasında bir cins
köprü vazîfesini görür. Bu sebeple burada üslûp, dolayısıyla mülâhaza
olunur. Bundan dolayı, kolda nevi’ ile üslûbun ayrı olduklarını unutmamak
lâzımdır. |
|
Üslûp
Muhtelif şahsiyetler tarafından
yazılan, ekol veya kol teşkîl edecek kadar diğerinden farklı yüksek karakter
gösteren yazıların, yazılmalarında hâkim olan usûl ve kaidelerin bütününe
üslûb denir. Meselâ, Şeyh üslûbu, Râkım üslûbu dediğimiz zaman, bunda koldan
farklı olarak, yazının san’at seciyesini ifâde eden vasıfların nevi’
içindeki husûsiyetini gösteren bir çehre vardır. Bu çehre üslûb’tan
gelmiştir. Onun için Şeyh’in Nesh’indeki üslûbu Hâfız Osman’ın Nesh’inde
bulamayız. Râkım’ın Celîlerindeki üslûp husûsiyetini Mahmût Celâleddîn’in
Celî’lerinde göremeyiz. Kollar, bu üslûpların tâbi’leridirler. Üslûpta,
yazanalrdan ziyâde, yazılarla metotlar ve aralarındaki farklar daha evvel
düşünülür.
|
|
Tarz
Yazılmış muayyen bir nev’e, bir
mektebe, bir üslûba dayanmakla berâber, bâzı mütemâyiz vasıfları hasebiyle
diğerlerinden ayrılan bir yazının ayırıcı karakter husûsiyetine Tarz
denilir. Fakat, her üslûbta bu mânâca bir karakter husûsiyeti bulamayız.
Meselâ, İmâd tarzında Ta’lîk dediğimiz zaman, İmâd’ın üslûbunda yazılmış
olmakla berâber, onda olmayan öyle canlı bir gelişme vardır ki, bununla
üslûbdan ayrılır. Bu husûsiyet ve hüviyet henüz üslûbun malı olmayacak bir
durumdadır. Bunu bâzen vâdî kelimesiyle de ifâde ederler. Meselâ, “Nefeszade
İsmâil Efendi, Şeyh Hamdullah vâdî’sinde yazardır” denilir ki, “onun
üslûbunu temsîl etmekle berâber, biraz ondan farklı idi” demektir. Bu
misâlde ince bir fark daha vardır ki, onu da tavır ile ifâde ederiz . |
|
Tavır
Yazanın şahsiyetinden ilâve ettiği
vasıfları göstermekten ziyâde, diğer bir hattatın yazısındaki karakterleri
andıran bir yazının bütün diğer husûsiyetleri ile birlikte ifâde ettiği
duruma Tavır denir. Buna bâzen çalım da tâbir ederler. Meselâ: “İsmâil
Zühdî”nin Şeyh tavrında yazdığı bir Mushaf” dediğimiz zaman, yazının Şeyh
üslûbunda ve o tarzda yazılmış olduğunu, bununla berâber Şeyh’in yazısında
olmayan ve yalnız İsmâil Zühdî’nin şahsiyetinden doğan husûsiyetler mevcût
bulunduğunu, fakat, bunlar İsmâil Zühdî’ye âit olmakla berâber, daha çok
Şeyh’in yazısındaki husûsiyeti ifâde ettiğini anlarız. Bunda Şeyh’in tavrı
belli, İsmâil Zühdî’nin şahsiyetini ifâde eden karakterler gizli olur.
Tavırda tam bir intibak bulunmak şart değildir. Tam intibak bulunursa taklît
denilen kısma girer. Tavır’da yazanın şahsiyetinden ilâve edip de,
istenilmeyen, gizli veya açık, az veya çok bâzı farklar sezmek mümkün olur. |
|
Şîve
Nev’i ekolü, üslûbu, tarzı ve tavrı ne
olursa olsun; bir yazıda tavrın aksine olarak, daha çok yazanın artistik
husûsiyetini ifâde eden kısmın veya kısımların her birinde ve topunda
görülen veya sezilen ve başkasında bir benzerine rastlanmayan tamâmiyle
husûsî ve şahsî olan vasıflara veya bunların netîcesi olan belirli duruma
Şîve denir. Bu tıpkı lisandaki şîveye benzer. Meselâ: Süllüs Celîsi ile
Râkım üsl^bunda ve Sâmî Efendi tarzında Ömer Efendi’nin yazmış olduğu
(Resim: 118)’e dikkatle bakalım:
Bu levhada Ömer Efendi’nin kendi şahsiyetinden doğan öyle husûsî şîve
karakterleri vardır ki; bunlar, yazıyı bozmak şöyle dursun, bir kalıptan
silkerek çalınmış bir yazı olmadığını, doğrudan doğruya kalemle yazılmış
bulunduğu anlatılır. Bu şîve husûsiyetini Ömer Efendi başka bir yazısında
aynen göstermeye belki de güç yetiremez. Hattâ taklît sûretiyle tekrar
yazmış olsa bile, onda da diğer bir şîve husûsiyeti görmemiz muhakkaktır.
|
|
Hâl
Şîveden daha husûsîdir. (Renkli Resim:
119)’da birbirine benzeyen elif’lerin, vav’ların ve ayın’ların şîveleri aynı
olduğu halde, bunları yanyana getirip de iyice bakarsak, her biri kendi
hâl’iyle bize “Bizleri birbirimizden ayıran hâlimizdir” diyeceklerdir.
Bununla berâber, şîvede, tarzda, üslûpta, ekolde de umûmî ve husûsî
vaziyetlerden çıkmış ayrı birer hâl de nazara çarpar. Bu itîbarla “hâli
olmayan hiçbir yazı yoktur” diyebiliriz. O yazı, ister mecâzî olsun, ister
hakîkî ister güzel olsun ister çirkin. Bunun için, estetik bakımdan
yapılacak müşâhede ve tetkiklerde, hâl derecelerini ve husûsiyetlerini ayrı
ayrı nazara almak îcâp eder. Çünkü, hâli mâlûm olmayan yazının güzelliği
hakkıyla anlaşılmaz.
Bâzen konuşurken üslûp, tarz, tavır, şîve ve hâl yerinde, bu türlü, bu
çeşit, biçimi, şekli, durumu, kılığı, çalımı denildiği olursa da, dil
alışkanlığıyla söylenivermiş olduklarından, her zaman maksadını ifâde
etmedikleri için, seleften halefe nakledile gelen ıslahatları aynen
kullanmayı daha doğru bulduk. |
|