|
Hattat Sami Efendi'nin yazdığı
Sultan II. Abdulhamid tuğrasında kürsü enine eşit (29 adet siyah çizgi) ve
yaklaşık eşit (17 adet kırmızı çizgi) mesafeler
Yüzyıl kadar önceki imkanlar düşünüldüğünde bu tuğradaki bu bir çeşit altın oran
silsilesi, söz konusu tuğrayı eşsiz ve harikulade kılmaktadır.

Tuğra Osmanlı sultanlarının gözalıcı kaligrafik nişan veya arması, bir çeşit
imzasıdır. Sultanın ve babasının adını ve çoğunda el muzaffer daima dua
ibaresini içerirdi. Örneğin Kanuni Sultan Süleyman’ın tuğrasında “Süleyman şah
bin Selim şah han el-muzaffer daima” yazmaktadır. “bin” “oğlu” demektir. Tuğra
bizatihi sultan tarafından yazılmayıp nişancı veya tuğrakeş veya tuğranüvis
denilen görevlilerce yazılırdı. Sultanın mühürlerine de kazılmıştır. En eski
Osmanlı tuğrası ikinci Osmanlı sultanı Orhan Gazi’ye aittir. Birinci sultan
Osman Gazi’ye ait bir tuğraya günümüze dek hiçbir yerde rastlanmamıştır. Bu
nedenle 36 Osmanlı padişahı ama 35 Osmanlı padişah tuğrası vardır. (Ancak
duyumlarımıza göre Osman Gazi’ye ait bir tek sikke (para) bulunmuştur ve bunda
"Osman bin Ertuğrul bin Gündüz Alp" ifadesi yer almaktadır).Tuğralar, Osmanlı
devletinin kuruluşundan yıkılmasına kadar çok çeşitli yerlerde kullanılmış, hat
sanatında bir kol olmuş ve resmi görevini tamamladıktan sonra tarihe mal
olmuştur (1). Halen hat sanatını icra edenlerce sanatsal amaçlı olarak
yaşatılmaktadır.

resim:
Sami Efendi'nin II.ABDULHAMİT TUĞRASI (1298/1880)
Önceleri
fermanlar gibi pek çok resmi evrak üzerine resmiyet kazandırmak için çekilen
tuğra daha sonraları hükümdarlık (hanedan) sembolü olarak paralar, bayraklar,
pullar, resmi abideler, resmi binalar, camiler ve saraylarda da kullanılmıştır.
Tuğra Türklere özgüdür. Tuğranın şekli kendine mahsustur. Ne herhangi bir şey
tuğraya benzer, ne de tuğra herhangi bir şeye. Her tuğrada bir yandan alışılmış
tuğra şeklini korumak, diğer yandan her sultanın künyesini bu şekille
barıştırmak. Zor sanat. Orhan Gazi’den Sultan Vahideddin’e kadar tekrarlanan ve
değişen parçalarla tuğraların evrimini izlemek çok ilgi çekicidir. Tuğra
simgesel anlamı ile belgelerin başında yer alır, sonunda değil...(2)
Tuğra kelimesi Osmanlıdan önceye dayansa da ve yine tuğra benzerleri daha eski
Türk devletlerinin belgelerinde kullanılsa da Osmanlı tuğralarının kendilerinden
öncekilerle isim benzerliği dışında ortak yanı pek yoktur. İlk Osmanlı
tuğrasının sahibi Orhan Gazi’nin tuğrasında yazılı Orhan ve Osman kelimelerinin
yazılış şekli kendinden sonra gelen tuğraların iskeletini oluşturmuştur.
Tuğralar bir arma olarak olgunlaşmış halini aldıktan sonra hattatlar sanatsal
boyuta geçerek hep daha güzelini yazmaya çalışmışlardır. Sanatsal tuğra
tabloları halinde padişah tuğraları dışında yakın zamanlarda Kur’an-ı Kerim’den
ayetler, hadisler, dualar, şahıs isimleri vb. de yazılmıştır.
Bir padişahın tuğrası kabul gördükten sonra saltanatı boyunca içeriği
değişmezdi. Ancak farklı ellerden farklı çıkan tuğralar da elbet olurdu. Bir
Osmanlı belgesinin tarih tesbitinde, varsa üzerindeki tuğranın sahibinin
bilinmesi çok yardımcı olur. Hatta tuğradaki nüanslar tarih aralığını daha da
kısaltır.
Tuğraların okunabilmesi tüm Osmanlı tuğralarının bir araya getirilmesi ile
mümkün olmuştur. Bu meyanda Suha Umur’un çalışmaları takdire şayandır, eseri
bize yol göstermiştir, kendisini en iyi dileklerimle zikrediyorum.

resim: Sultan II. Abdulhamit'in ağaç kesitine işlenmiş tuğrası
TUĞRANIN BÖLÜMLERİ
1- Sere
(Kürsü): Tuğranın en altında bulunan ve asıl metnin yazılı bulunduğu kısımdır.
2- Beyze’ler (Arapça: yumurta): Tuğranın sol tarafında bulunan iç içe iki
kavisli kısımdır.
3- Tuğ’lar: Tuğranın üstüne doğru uzanan “elif” harfi şeklindeki uzantılardır.
Her zaman elif değillerdir. Bazen harf de değillerdir. Yanlarında yer alan flama
şeklindeki kavislere “zülfe” denir.
4- Kollar (hançere): Beyzelerin devamı olarak sağa doğru paralel uzanan
kollardır.
Bazı tuğralarda sağ üst boşlukta ilgili padişahın “mahlas”ı da görülür.
Olgunlaşmış bir tuğrada iki beyze ve üç tuğ yer alır. İçerik metni bunları
karşılamazsa bazı tuğralarda esas metinle ilgili olmayan şekiller de yer alır
ki, bunlar klasikleşmiş tuğra şeklini korumak ve kendinden önceki tuğraya
benzetebilmek için eklenmişlerdir. Bir anlam ifade etmezler (1).
Kaynak
1-Umur S. Osmanlı Padişah Tuğraları. Cem Yayınevi. İstanbul,1980.
2-Boydas N. Osmanlı Tuğralarına Eleştiri Açısından Bir Bakış
___________________________________________________________________________________
TUĞRA ' nın
Bölümleri
Tuğra dört bölümden ibarettir. Bunlara çeşitli isimler verilmiştir.

1- Tuğranın Sere’si (Kürsüsü):
Tuğranın alt tarafında bulunan ve asıl metnin yazılı olduğu kısmın adıdır.
Buraya kürsü adı da verilir Sere padişah III. Mehmet’in tuğralarında
belirlenmeye başlamıştır.
2- Tuğranın Beyzeleri :
Tuğranın sol tarafında bulunan ve genellikle Han ve Bin kelimelerindeki nün
harflerinin bazen de başka bir kelimedeki dal harfinin teşkil ettikleri
kavislere verilen isimdir. Bazı tuğralarda beyzeler tuğra şeklini tamamlayan
işaretlerdir.
3- Tuğranın Tuğlan :
Tuğranın üst tarafındaki elif harfi .şeklindeki çizgilerin adıdır. Bunlar, bir
tuğra dışında her tuğradan üç adet olarak görülmektedir. Tuğlar bazı tuğralarda
hiçbir harf- ifade etmeyen ve sadece şekli tamamlayan işaretlerde olabilir.
”OSMANLI DEVLET DÜZENİNE ÜÇ TUÐ HÜKÜMRANLIK alametidir. Tuğralarda bulunan,üç
tuğ geleneği de bu alametin Tuğralarda yansıması olarak da düşünülebilir.
4- Tuğranın Kollan :
Beyzelerin devamı olan ve “muzaffer” kelimesinin üzerinden geçerek sağa doğru
paralel uzanan kısımlara verilen isimdir. Bunlara hançere adı da verilir.
Tuğrada metin ile ilgisi olmayan bazı işaretler de bulunmaktadır. Bu işaretler,
tuğranın şeklini tamamlamak için ilave edilmişlerdir. Hiçbir kelime veya harf
değillerdir. Bir mana taşımazlar.
Tuğranın gelişmesi incelendiğinde, her tuğranın bir evvelki padişah tuğrasına
mümkün olduğu kadar benzetilmek için gayret sarf edildiği görülür. Tuğraya giren
yenilikler bile çok’ defa bu benzetmeyi sağlamak için yapılmıştır.
Tuğralar genellikle iki beyzeli ve üç tuğludur. Her yeni tuğrada bu unsurların
da bulunması gerekir. Eğer metindeki harfler bir tuğ, bir beyze veya her ikisi
birden tuğraya ilave edilir. Tuğrası haricinde bütün padişah tuğralarında yer
almıştır.
EL MUZAFFER DAİMA TABİRİ : Daima Muzaffer olan, galip gelen anlamında
Arapça bir tamlamadır. Murat II den sonra bütün tuğra metinlerinde
görülmektedir.
TUĞRALARDA NOKTALAMA ve İŞARETLER:
Tuğralarda harfler noktasız yazılır. İlk tuğralarda bazı harflerin noktalan
belirli biz düzen olmadan konulmuştur. Hatta bazı harfler noktasız, bazı harfler
noktalı yazılmıştır, îç ve dış beyzeleri meydana getiren ”N” nün harfi İçin ilk
tuğra örneklerinde bazen tek bazen çift nokta konmuştur. Ortadaki tek nokta
zamanla süs halini almış ve Fatih’in tuğralarında metne ”daima” kelimesinin
girmesi ile nokta kalkmıştır.
Tuğra Metni:
1- Padişah ve Babaların İsimleri :
Tuğra, padişahın yazılı alameti, bir çeşit imzası olduğuna göre metindeki en
önemli kelimeler, padişahın kendi adıyla babasının adıdır. Bu ikisinin okunması
çok defa tuğranın hangi padişaha ait olduğunun anlaşılmasına yetmektedir. İlk
tuğralarda metin sadece bu iki isim ile oğlu manasına gelen ”bin” kelimesinden
ibaret idi (Orhan bin Osman gibi.). İsimler tuğranın seresinde yer alır. Tuğra
metni genellikle aşağıdan yukarıya doğru okunacak şekilde istif edilir. Tuğra
sahibinin adı altta, babasının ki üstte bulunur. Bazı tuğralarda bu isimler iç
içe girmiş, bazılarında ise bir satır halinde yazılmıştır.
2- Bin Kelimesi :
Arapça oğul manasına gelen bir kelimedir. Tuğralarda padişahın babasının isminin
önüne gelir (Orhan bin Osman ”Osman oğlu Orhan” gibi-).
3- Han Kelimesi:
Han, eski Türklerde hükümdara verilen bir unvandır. Osmanlı padişahları da bunu
kullanmışlardır. Han unvanı ilk defa Bayezit I. nin tuğrasında görülmektedir.
(BAYEZİD BİN MURAD HAN gibi)
4- Şah Kelimesi :
Şah kelimesi bir unvan olmakla birlikte tuğralarda ilk defa bir isim eki olarak
görülür. Şehzade Selim’in kendi tuğrasına koyduğu şah kelimesi, isminin Selim
Şah olduğundandır. (Kardeşleri Şehin Şah ve Alem Şah gibi). Kanunî Sultan
Süleyman da asıl ismi Süleyman Şah’tır.
Selim in isminde Şah yoktur. Şehzadeliğinden çektirdiği tuğralarda Şah unvanım
kullanmıştır. Padişah olduktan sonra tuğra metnine Şah unvanı girmiş, ”Şah”
kelimesi iki defa tekrar edilmiştir. (Selim Şah Bin Süleyman Şah Han El Muzaffer
Daima gibi)!
___________________________________________________________________________________
Padişah İmzaları Osmanlı Tuğraları
Tuğra Osmanlı
sultanlarının gözalıcı kaligrafik nişan veya arması, bir çeşit imzasıdır.
Sultanın ve babasının adını ve çoğunda el muzaffer daima dua ibaresini içerir.
Örneğin Kanuni Sultan Süleyman’ın tuğrasında “Süleyman şah bin Selim şah han
el-muzaffer daima” yazmaktadır. “bin” “oğlu” demektir. Tuğra bizatihi sultan
tarafından yazılmayıp nişancı veya tuğrakeş veya tuğranüvis denilen görevlilerce
yazılırdı. Sultanın mühürlerine de kazılmıştır.
En eski Osmanlı tuğrası ikinci Osmanlı sultanı Orhan Gaziye aittir. Birinci
sultan Osman Gaziye ait bir tuğraya günümüze dek hiçbir yerde rastlanmamıştır.
Bu nedenle 36 Osmanlı padişahı ama 35 Osmanlı padişah tuğrası vardır. Tuğralar,
Osmanlı devletinin kuruluşundan yıkılmasına kadar çok çeşitli yerlerde
kullanılmış, hat sanatında bir kol olmuş ve resmi görevini tamamladıktan sonra
tarihe mal olmuştur . Halen hat sanatını icra edenlerce sanatsal amaçlı olarak
yaşatılmaktadır.

Önceleri fermanlar gibi pek çok resmi evrak
üzerine resmiyet kazandırmak için çekilen tuğra daha sonraları hükümdarlık
(hanedan) sembolü olarak paralar, bayraklar, pullar, resmi abideler, resmi
binalar, camiler ve saraylarda da kullanılmıştır.
Tuğra tek başına Osmanlı kültür, sanat ve egemenliğini temsil eder. Türklere
özgüdür. Türklerin bin yıllık Orta Doğu egemenliğinin mührüdür. Özellikle
Türkiye dışındaki yabancılar arasında, Osmanlı denince tuğra akla gelir.
Tuğranın şekli kendine mahsustur. Ne herhangi bir şey tuğraya benzer, ne de
tuğra herhangi bir şeye. Her tuğrada bir yandan alışılmış tuğra şeklini korumak,
diğer yandan her sultanın künyesini bu şekille barıştırmak. Zor sanat.
Orhan Gazi’den Sultan Vahideddin’e kadar tekrarlanan ve değişen parçalarla
tuğraların evrimini izlemek çok ilgi çekicidir. Tuğra bir güç ve egemenlik
simgesi olduğu için belgelerin başında yer alır, sonunda değil...
Tuğra kelimesi Osmanlıdan önceye dayansa da ve yine tuğra benzerleri daha eski
Türk devletlerinin belgelerinde kullanılsa da Osmanlı tuğralarının kendilerinden
öncekilerle isim benzerliği dışında ortak yanı pek yoktur. İlk Osmanlı
tuğrasının sahibi Orhan Gazinin tuğrasında yazılı Orhan ve Osman kelimelerinin
yazılış şekli kendinden sonra gelen tuğraların iskeletini oluşturmuştur.
Tuğralar bir arma olarak olgunlaşmış halini aldıktan sonra hattatlar sanatsal
boyuta geçerek hep daha güzelini yazmaya çalışmışlardır.
Sanatsal tuğra tabloları halinde padişah tuğraları dışında yakın zamanlarda
Kur’an-ı Kerim’den ayetler, hadisler, dualar, şahıs isimleri vb. de yazılmıştır.
Bir padişahın tuğrası kabul gördükten sonra saltanatı boyunca içeriği
değişmezdi. Ancak farklı ellerden farklı çıkan tuğralar da elbet olurdu.
Bir Osmanlı belgesinin tarih tesbitinde, varsa üzerindeki tuğranın sahibinin
bilinmesi çok yardımcı olur. Hatta tuğradaki nüanslar tarih aralığını daha da
kısaltır.
Tuğraların okunabilmesi tüm Osmanlı tuğralarının bir araya getirilmesi ile
mümkün olmuştur..
Anonim olarak
üç tuğ Osmanlı İmparatorluğu’nun üç kıtaya hakimiyetini, küçük beyze Karadeniz'e
hakimiyetini büyük beyze Akdeniz'e hakimiyetini temsil eder
Olgunlaşmış bir tuğrada iki beyze ve üç tuğ yer alır. İçerik metni bunları
karşılamazsa bazı tuğralarda esas metinle ilgili olmayan şekiller de yer alır
ki, bunlar klasikleşmiş tuğra şeklini korumak ve kendinden önceki tuğraya
benzetebilmek için eklenmişlerdir. Bir anlam ifade etmezler .

Önceleri fermanlar gibi pek çok resmi evrak üzerine resmiyet kazandırmak için
çekilen tuğra daha sonraları hükümdarlık (hanedan) sembolü olarak paralar,
bayraklar, pullar, resmi abideler, resmi binalar, camiler ve saraylarda da
kullanılmıştır.
Tuğra tek başına Osmanlı kültür, sanat ve egemenliğini temsil eder. Türklere
özgüdür. Türklerin bin yıllık Orta Doğu egemenliğinin mührüdür. Özellikle
Türkiye dışındaki yabancılar arasında, Osmanlı denince tuğra akla gelir.
Tuğranın şekli kendine mahsustur. Ne herhangi bir şey tuğraya benzer, ne de
tuğra herhangi bir şeye. Her tuğrada bir yandan alışılmış tuğra şeklini korumak,
diğer yandan her sultanın künyesini bu şekille barıştırmak. Zor sanat. Orhan
Gazi’den Sultan Vahideddin’e kadar tekrarlanan ve değişen parçalarla tuğraların
evrimini izlemek çok ilgi çekicidir. Tuğra bir güç ve egemenlik simgesi olduğu
için belgelerin başında yer alır, sonunda değil...(2)
Tuğra kelimesi Osmanlıdan önceye dayansa da ve yine tuğra benzerleri daha eski
Türk devletlerinin belgelerinde kullanılsa da Osmanlı tuğralarının kendilerinden
öncekilerle isim benzerliği dışında ortak yanı pek yoktur. İlk Osmanlı
tuğrasının sahibi Orhan Gazinin tuğrasında yazılı Orhan ve Osman kelimelerinin
yazılış şekli kendinden sonra gelen tuğraların iskeletini oluşturmuştur.
Tuğralar bir arma olarak olgunlaşmış halini aldıktan sonra hattatlar sanatsal
boyuta geçerek hep daha güzelini yazmaya çalışmışlardır. Sanatsal tuğra
tabloları halinde padişah tuğraları dışında yakın zamanlarda Kur’an-ı Kerim’den
ayetler, hadisler, dualar, şahıs isimleri vb. de yazılmıştır.
Bir padişahın tuğrası kabul gördükten sonra saltanatı boyunca içeriği
değişmezdi. Ancak farklı ellerden farklı çıkan tuğralar da elbet olurdu. Bir
Osmanlı belgesinin tarih tesbitinde, varsa üzerindeki tuğranın sahibinin
bilinmesi çok yardımcı olur. Hatta tuğradaki nüanslar tarih aralığını daha da
kısaltır.

Tuğra Osmanlı
sultanlarının gözalıcı kaligrafik nişan veya arması, bir çeşit imzasıdır.
Sultanın ve babasının adını ve çoğunda el muzaffer daima dua ibaresini içerir.
Örneğin Kanuni Sultan Süleyman’ın tuğrasında “Süleyman şah bin Selim şah han
el-muzaffer daima” yazmaktadır. “bin” “oğlu” demektir. Tuğra bizatihi sultan
tarafından yazılmayıp nişancı veya tuğrakeş veya tuğranüvis denilen görevlilerce
yazılırdı. Sultanın mühürlerine de kazılmıştır. En eski Osmanlı tuğrası ikinci
Osmanlı sultanı Orhan Gaziye aittir. Birinci sultan Osman Gaziye ait bir tuğraya
günümüze dek hiçbir yerde rastlanmamıştır. Bu nedenle 36 Osmanlı padişahı ama 35
Osmanlı padişah tuğrası vardır. Tuğralar, Osmanlı devletinin kuruluşundan
yıkılmasına kadar çok çeşitli yerlerde kullanılmış, hat sanatında bir kol olmuş
ve resmi görevini tamamladıktan sonra tarihe mal olmuştur (1). Halen hat
sanatını icra edenlerce sanatsal amaçlı olarak yaşatılmaktadır
PADİŞAH TUĞRA METİNLERİ
1. Osman
Gazi
Osman Gazi (bugüne kadar bulunamadı)
2. Orhan Gazi
Orhan Bin Osman
3. I. Murad
Murad bin Orhan
4. Yıldırım Bayezid
Bayezid bin Murad han
5. Çelebi Mehmed
Mehmed bin Bayezid han
6. II. Murad
Murad bin Mehmed han muzaffer
7. Fatih Sultan Mehmed
Mehmed bin Murad han muzaffer daima
8. II. Bayezid
Bayezid bin Mehmed han muzaffer daima
9. Yavuz Sultan Selim
Selim-Sah bin Bayezid han el-muzaffer daima
10. Kanuni Sultan Süleyman
Süleyman Sah bin Selim Sah han el-muzaffer daima
11. II. Selim
Selim Sah bin Suleyman Sah han el-muzaffer daima
12. III. Murad
Sah Murad bin Selim Sah han el-muzaffer daima
13. III. Mehmed
Mehmed bin Murad han el-muzaffer daima
14. I. Ahmed
Sah Ahmed bin Mehmed han el-muzaffer daima
15. I. Mustafa
Sah Mustafa bin Mehmed han el-muzaffer daima
16. Genç Osman
Sah Osman bin Ahmed han el-muzaffer daima
17. IV. Murad
Sah Murad bin Ahmed han el-muzaffer daima
18. İbrahim
Sah Ibrahim bin Ahmed han el-muzaffer daima
19. IV. Mehmed
Sah Mehmed bin Ibrahim han el-muzaffer daima
20. II. Süleyman
Sah Süleyman bin Ibrahim han el-muzaffer daima
21. II. Ahmed
Sah Ahmed bin Ibrahim han el-muzaffer daima
22. II. Mustafa
Sah Mustafa bin Mehmed han el-muzaffer daima
23. III. Ahmed
Sah Ahmed bin Mehmed han el-muzaffer daima
24. I. Mahmud
Mahmud han bin Mustafa el-muzaffer daima
25. III. Osman
Osman han bin Mustafa el-muzaffer daima
26. III. Mustafa
Mustafa han bin Ahmed el-muzaffer daima
27. I. Abdulhamid
Abdulhamid han bin Ahmed el-muzaffer daima
28. III. Selim
Selim han bin Mustafa el-muzaffer daima
29. IV. Mustafa
Mustafa han bin Abdulhamid el-muzaffer daima
30. II. Mahmud
Mahmud han bin Abdulhamid el-muzaffer daima (adli)
31. Abdulmecid
Abdulmecid han bin Mahmud el-muzaffer daima
32. Abdulaziz
Abdulaziz han bin Mahmud el-muzaffer daima
33. V. Murad
Mehmed Murad han bin Abdulmecid el-muzaffer daima
34. II. Abdulhamid
Abdulhamid han bin Abdülmecid el-muzaffer daima (el-gazi)
35. V. Mehmed (Reşad)
Mehmed han bin Abdulmecid el-muzaffer daima (Resad)
36. VI. Mehmed (Vahideddin)
Mehmed Vahideddin han bin Abdülmecid el-muzaffer daima
Tuğra Konusuyla ilgili aktardığım bilgi ve resim anlamında yararlandığım
kaynaklar
1-Umur S. Osmanlı Padişah Tuğraları. Cem Yayınevi. İstanbul,1980.
2-Boydas N. Osmanlı Tuğralarına Eleştiri Açısından Bir Bakış
3- tuğra.org sitesi
___________________________________________________________________________________
Osmanlı
Tuğralarına Eleştiri Açısından Bir Bakış
Prof. Dr.
Nihat BOYDAŞ
Osmanlı tuğraları belgesel nitelikleri yanında kaligrafik zenginlik, plâstik
elemanlar, tasarım ilkeleri ve biçim açılarından, hat sanatı alanında
ayrıcalıklı bir konuma sahiptirler. Tuğra tek başına Osmanlı kültür, sanat ve
egemenliğini temsil eder. Özellikle ülke dışında, Osmanlı denince tuğra akla
gelir. Gene tuğra hat sanatı alanında, İslâm yazısını kullanan ülkeler arasında,
Türklerin hat sanatına getirdikleri yaratıcılığı temsil ederler. Bu nedenledir
ki, Osmanlı Devleti’nin 700. kuruluş yıl dönümü kutlamaları için açılan amblem
yarışmasında,Tuğra Osmanlı kültür, sanat ve egemenliğini tek başına temsil eden,
anlatabilen simge olarak seçilmiştir.
Tuğra bu anlatım gücünü ve zenginliğini, belgesel boyutu yanında, plâstik bir
eserde aranan nitelikleri taşımasına da borçludur. Ancak tuğranın belgesel
boyutu daima ön plânda yer aldığı veya tuğraya hep bu açıdan bakıldığı için,
plâstikliği ve tasarım zenginliği ihmal edilmektedir. Böyle olunca da tuğrayı
başlı başına plâstik açıdan ele alan, eleştiren denemelere rastlanmamaktadır.
Kalkaşandi, Ravendi, İslâm Ansiklopedisinin tuğra maddesini yazan J. Deny, gibi
yabancı ve yerli bir çok yazar hep tuğranın kökeni ve belgesel boyutu üstünde
dururlar. Bu kaynaklara ilâveten tuğra üstünde duran öteki araştırmacıların
isimleri Süha Umur, M.Zeki Pakalın, M.Tayyip Gökbilgin’in eserlerinde
görülebilir (1).
Biz bu çalışmamızda tuğrayı bir estetik obje, sanat nesnesi gibi ele alarak
eleştirisini yapmaya çalışacağız. Amacımız yeni bir bakış açısından bakarak
tuğrayı ve onun estetiğini anlatmaya, anlamaya çalışmaktır. Kullanacağımız
yöntem bir“iç eleştiri” yöntemi olacağından, doğal olarak tuğranın sanat tarihi
ve belge boyutları bilerek dışarda tutulacaktır. İzleyeceğim iç eleştiri
yönteminin aşamaları aşağıda gösterilmiştir (2).
Betimleme
Tuğrayı oluşturan bilgi objeleri, ön yapı elemanları
Çözümleme
Tuğrada ön yapı elemanlarının kullanılışı
Tekrar
Ahenk
Değişiklik
Birlik
Yorumlama
Tuğranın arka planı;
Siyasi, tarihi, kültürel, entelektüel, dini vb. iletiler.
Yargı
Tuğranın estetiği hangi estetik teoriyle
eşleştirilebilir.
Eleştirinin Aşamaları
Çizelgede görüldüğü gibi betimleme ve çözümleme ön yapı ve kompozisyonla ilgili
olup, duyusal ve reeldir. Yorumlama ve yargı tuğranın arka alanını sorgulamağa
yöneliktir. Yargı aşamasında tuğranın hangi estetik teoriyle örtüştüğünü bulmak
için bir karara varmağa çalışacağız.

Abdulhamid’in Tuğrası
Böyle bir çalışma için II.Abdulhamid’in tuğrasını örnek aldık. Tuğranın ön yapı
elemanlarını, bilgi objelerini bu tuğra üstünde gösterelim.

Tuğranın Bölümleri
Yukarıdaki şekillerde de belirtildiği gibi tuğranın bölümleri şunlardır;
1. Sere, sele ya da kürsi
2. Beyzeler
3. Elif ve tuğlar
4. Hançere veya kol
1. SERE (Sele, Kürsi)
Tuğranın alt kısmında yer alan, içinde metnin bulunduğu bölümün adıdır. Sere’ye,
sele, kürsi de denir. Kürsi özellikle son tuğralarda giderek kenarları yuvarlak
karakterli bir üçgene veya damlaya benzer.

1. Kürsi
2. BEYZELER
Tuğranın sol tarafında yer alan yumurta biçimindeki kavislerin oluşturduğu
bölüme denir. Beyze hem okumaya yardımcı, hem de tuğranın bütünüyle ilgilidir.
Dışta bulunan kavise dış beyze, içte yer alan kavise de iç beyze denir.İç ve dış
beyzenin sağ aşağıya birer kavisle uzanırken, dikey vurgulu eliflerle zengin bir
girid örgüsü oluşturur ve hançereyi meydana getirirler. İç beyzenin içinde bir
monogram şeklinde yer alan “daima” kelimesi, kasdi deformasyona uğrayarak
beyzelere benzetilmiştir.

2. Beyzeler ve Hançere
3. ELİFLER (Tuğlar)
Tuğranın üst bölümünde görülen, dikey vurguyla aşağı inerek kürsüye bağlanan ve
celi sülüs eliflerini hatırlatan, birbirine paralel üç adet çizgidir. Her elif
ya da tuğa, değişik seviyede sol taraftan bağlı, boyları farklı üç adet“S”
şeklinde olan vurgulara da zülfe ya da zülüf adı verilir. Zülfelerin alt uçları
kürsiye temas ederek işlevsel bir konuma girebilirler.

3. Tuğlar
4.HANÇERE YA DA KOL
İç ve dış beyzenin devamı olarak, önce kavisli, sonra kısmen ufkî bir yönde
düzleşen, sağ-aşağı ilerleyen iki vurgudur. Kolların sonu düzgün bir kat-ı
kalemle biter. Aşağı doğru hafifçe meyilli hançere sonları, serede, eliflerde,
zülfelerin başlangıç yerlerinde tekrarlanır.

4. Hançere
Tuğranın yukarıda betimlenen bölümleri daha yakından incelenirse, bunların
özellikle nokta, çizgi, biçim, leke, espas, renk, doku gibi plâstik
elemanlardan, tasarım elemanlarından meydana geldiği görülür. Tuğra özellikle,
nokta (leke), çizgi, biçim ve espas (boş-dolu) açılarından ilgi çekicidir.
Tezhipli tuğralar bir yana, baskın olan siyah-beyazdır. Ancak, daha önce
belirttiğimiz gibi tuğraya tasarım elemanları penceresinden bakılmamıştır.
Betimleme aşamasını bitirirken, tuğranın tasarım elemanlarından, özellikle çizgi
ağırlıklı olduğunu söyleyebiliriz.
Çözümleme aşamasında, tuğrada kullanılan tasarım elemanlarının hangi tasarım
ilkelerine göre düzenlendiğini, bu elemanların nasıl bir araya getirildiğini
araştıracağız. Plâstik sanatlarda, kompozisyon, birtakım elemanların
birbirleriyle ilişkisinden doğar. Bu ilişkilere sanat ya da tasarım ilkeleri adı
verilir, bu ilkeler her sanatçıya göre az-çok değişiklik gösterse bile bunlar
bütün sanatlarda aynı ya da benzer ilkelerdir.
Çözümleme aşamasında, düzenleme ilkelerinin hepsinde değil, zaman mekân
sanatlarının vazgeçilmez ilkelerinden olan (3) dört ana ilkeyi kullanacağız.
Bu temel tasarım ilkeleri şunlardır;
1. Tekrar
2. Ahenk(Uyum)
3. Değişiklik
4. Birlik
Vurgu, derecelenme, ritm ve hareket, proporsiyon gibi tasarım ilkeleri, genelde
yukarıda sayılan ilkelerin tesirlerine bağlı olduğu için, çalışmamızda ikinci
derecede yer alacaklardır.
Bilindiği gibi tuğralar kürsiden başlayarak yukarı doğru okunur. Bu ilke genelde
bütün yazı istiflerinde geçerlidir. Biz estetik hazzın etkilenmemesi için
çözümlemeye tuğlardan(elif, lam-elif) başlamak istiyoruz.
Aynı boyda olmayan dikey vurgulu, aktif etkili tuğlar, tekrara ve dolayısıyla
ritme işaret ederler. Tuğlar gene birbirleriyle ahenklidirler. Han kelimesinden
başlayan ortadaki tuğ daha uzun, Abdülmecid kelimesinden başlayan tuğların
boyları da eşit değildir. Üç tuğ farklı uzunluklarıyla, değişiklik ilkesi
içindedirler. Gene bu özellikleriyle bir hiyerarşi ve perspektifi akla
getiriyorlar. Eşit aralıklarla, birbirine paralel bir şekilde ve dik vurguyla
aşağı yönü gösteren tuğlar, bir“S” biçiminde ve düzgün bir koramla (derecelenme)
her tuğa dokunan zülfelerle biçim ve yön kontrastı ilişkisi içindeler.
Zülfelerin tuğlara temas ettikleri başlangıç noktaları farklı olup gene
değişikliğe ve altın oranlara işaret ediyorlar. Zülfeler bu kavisli
biçimleriyle, tuğların dikey vurgularını daha güçlü ve belirgin bir konuma
getiriyorlar. Üç tuğ ve üç zülfe arasında tekrar ilkesi, dolayısıyla birlik
tesiri güçleniyor. Gene kürside yer alan“han” kelimesinden başlayan tuğ,
kompozisyonun orta aksını ve asimetrik dengeyi meydana getiriyor.Önce diyatonik
sonra kromatik bir derecelenmeyle saç teli inceliğinde son bulan zülfeler
bakışlarımızı kürsiye çekerler ve gene zülfeler yön ve biçim açısından beyze ile
ahenklidir. Zülfelerin tuğlara temas noktaları, tuğların tepeleri, hançereyi
meydana getiren kolların bitiş noktaları, birbirleriyle ahenklidirler. Tuğlar
güçlü dikey vurgularıyla, tuğranın dengesine katkıda bulunurlar, yatay vurgulu
hançere ve kürside ufkî yönde yer alan isimlerle yön kontrastı ilişkisine işaret
ederler. Zülfeler diyagonal hareketleriyle tasarıma canlılık katarlar. Sağa
doğru salınmalarıyla asimetrik dengeyi temin ederler.
İç ve dış beyze, iç beyzede yer alan“daima kelimesi -ki giderek beyzelerin”
biçimine yaklaştırılmıştır- çizgi ve yön tekrarı nedeniyle birbirleriyle
ahenklidirler. Ancak aralarında büyüklük kontrastı ilişkisi vardır. Bu üç
biçimin içten dışa doğru büyümesi gene derecelenmeye işaret eder.Yuvarlak
biçimiyle ve kürsiye karşın boş olan beyze, espas(Mekân, boş-dolu) açısından,
kürsi ile zıtlık teşkil etmekte ve belki de tuğraya değişiklik katan en güçlü
tasarım ilkesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Proporsiyon bakımından, beyze ile
kürsi ahenklidirler, aralarındaki biçim kontrastı zayıftır.
Beyze ile kürsi arasındaki boşa karşı dolu zıtlığı, her iki parçanın tasarımdaki
fonksiyonlarını daha da belirginleştirmektedir. İç beyzede yer alan“daima”
kelimesi hem biçim hem de işlev açısından polifoniktir. “Daima” biçimi hem
el-muzaffer kelimesinin son harfine bağlanır, hem de beyzeleri birbirine irtibat
eder ve böylece tuğranın birliğine katkıda bulunur. Zülfelere benzeyen sola
doğru kromatik hareketiyle hançere ya da kola karşılık verir. Sağa karşı sol
zıtlığı tuğraya denge ve sağlamlık katar. Hatta tuğranın sağ boşluğunda yer alan
el-gazi, istifi, işlevselliği yanında dengeye katkısı nedeniyle çifte görev
yüklenir. Beyzeyi meydana getiren ve doğal olarak aynı kalemden çıkan desen,
yön, kalınlık, renk, yoğunluk açılarından tuğranın bütünüyle ahenklidir. Gene iç
ve dış beyzenin sağa doğru uzanan ve hançere adı verilen uzantısı, eliflerin
dikey vurgusuna karşılık verir. İki çizgiden oluşan hançere, ahenkli olmakla
birlikte, uzun-kısalık bakımından değişiklik gösterir.
Serenin yapısı, yatay vurgulu satırların okunmaya ilaveten sanatsal işlev
yüklenmesi veya sanatsal biçime dönüşümü, harf yapılarındaki kasti deformasyon,
çok zengin kontrapuan seredeki müzikaliteyi, müzikleşmeyi temsil eder.
Müzikleşme açısından, beyze susmaları, kürsi ile üst-üste yapılan dikey
işitmeyi, ritmik melodileri anımsatıyor. müzikalite olarak ele alınırsa bir
sazla müziğe dönüştürülebilir. Tuğra sazlardan Türk müziğinin piyanosu sayılan
udu ve bir ud taksimini çağrıştırır bizde. Sorular, cevaplar, susmalar,
tekrarlar birbiriyle ahenkle barışır tuğrada. Tuğra perdeli sazlara yabancıdır.
Belki bir parça gitara akrabadır, gitar konçertolarını dinlerken Tuğranın biçimi
akla gelebilir. Tuğrayı udla icra etmek istersek, tuğlardan başlayarak,
zülfelerle kürsiye, oradan zengin bir kontra puanla tekrar yukarı sonra
susmaların yer alacağı beyzeye, oradan hançereye doğru, bir kreşendo tesiriyle
gitmek gerekecektir. Bu yönüyle tuğra, hat sanatımızın musikileşen en zengin ve
güçlü temsilcisidir, icra edilmeyi bekleyen notalarıdır. Bu notaların arka plânı
Türk-İslâm metafiziğiyle de ilgilidir.Tuğrada tek bir rengin baskınlığı, desenin
izlediği kromatik ve diyatonik akışlar(İnce-Kalın, Kalın-İnce,
Yukarı-Aşağı,Düz-Eğri, Aktif-Pasif) tuğrayı musikiye daha da yakınlaştırır.
Düzlerin eğrileri, incelerin kalınları cevaplaması, dinamik tuğrayı musikiye
daha da yakınlaştırır. Düzlerin eğrileri, incelerin kalınları cevaplaması,
dinamik elemanlarla statik elemanların düzenli ve ahenkli barışımı tuğradaki
müzikaliteye işaret eder. Hele harflerin ve harf kollarının birbiriyle
ilişkilerinden doğan giridler, düğümler ve örüntü tuğrayı bir istif olarak öteki
istiflerden ayırır.Tuğra birliğini tasarım ilkelerine, olduğu kadar, kaleme de
borçludur. Yorum aşamasına geçmeden son olarak tuğranın biçimi konusunda şunları
da ilave etmeliyiz. Tuğranın biçimi özgündür. Tuğra ne bir başka şeye benzer, ne
başka bir şey tuğraya! Tuğranın biçim özgünlüğü, gelenekle ilgilidir. Tuğraya
eklenmek istenilen zorunlu değişiklikler, tuğranın biçim geleneğiyle barışmak
zorunda kalmıştır. İmkânların sınırlı oluşu, yaratıcılığı köreltmemiş, tersine
daha ilgi çekici beklenmedik arayışlara götürmüştür. Bir yandan esas tuğra
biçimine bağlı kalmak, öte yandan her hükümdarın kimliğini bu esas biçimle
barıştırmak. Orhan Bey’den M.Vahideddin’e kadar tekrarlanan ve değişen parçaları
tuğrada izlemek çok ilgi çekicidir. Gelenek ve değişikliğin yeniliğin
birbirlerini nasıl etkilediğini, birbirleriyle nasıl çarpıştığını tuğralarda
görüyoruz (4).
?imdi artık tuğranın arka plânına, yorumlamasına geçebiliriz. Yorumlama aşaması,
betimleme ve çözümleme işlemlerinden daha zordur. Betimleme ve çözümleme görsel
ve reel olduğu halde yorumlama bize bağlı, dahası betimleme ve çözümleme bize
verildiği halde, yorumlama verilmemiştir. Yorumlamayı birinci ve ikinci
aşamalardan elde ettiğimiz verilere göre yapmak zorundayız. Gerçi tuğranın arka
plânı hakkında kaynaklarda çeşitli görüşler olsa bile, ancak bu yorumlar
birbirinin aynıdır, tekrarıdır. Tuğranın hakanlık damgası, egemenlik belgesi
olduğu görüşü bir ön yargıdır. Tuğra bir güç ve egemenlik simgesi olduğu için
metnin başında yer alır, sonda değil... Güçlülüğü dikey vurgulu tuğlar daha çok
hatırlatıyor. Tuğlar(Elifler) kürsi ile bağlantılıdır. Kürsi kelimesi polifonik
bir arka yapıya sahiptir. Kuran-ı Kerim’de de yer alan bu kelime, hat sanatında
da kullanılır (5). Kürsinin sözlük anlamı zengindir; oturulacak yüksek yer,
taht, makam, vazife, başkent, merkez, mesnet, kaide, hitabet yeri. O zaman
kürsiye bağlanan veya oradan yukarı yükselen tuğların -ki elif daha anlamlıdır-
yorumu kolaylaşır. Tuğlar göğe de işaret ederler, hükümdarlığın tanrıyla
ilişkisinden dem vururlar. Aslında tuğların kökeni Orta Asya’ya kadar uzanır.
Tuğ, hükümdarın elinde tuttuğu bayrak olarak da yorumlanabilir. Tuğlara bağlı
olan zülfelerin at kuyruğundan yapıldığını biliyoruz. At simgesi de bizim
kültürümüzde önemlidir.O da yoruma müsaittir. O halde kürsiden başlayarak,
hükümdar, babası, el-muzaffer teriminden(Daima ya bağlı) geçerek yukarı uzanan
tuğlar, önde giden muzaffer bir komutan olarak yorumlanabilir. Daima galip olan
bu komutan, yetkisini gökten, ilimden(Elif), adalet ve doğruluktan almakta ve
kullanmaktadır. Elifin Türk-İslâm edebiyatı ve kültürü içindeki konumu ayrı bir
araştırmaya konu olacak kadar geniştir. Tasavvuf açısından elif daha da
polifoniktir. Elif hat sanatında standarttır, bütün harflerin içine sığabileceği
bir çemberin(Dünya) çapıdır (6). Düzgün boyu onun Allah adının ilk harfini
teşkil etme imtiyazını elde etmesine, ilâhî bir kimlik kazanmasına neden
olmuştur. Bu imtiyazı, tanrıya en çabuk ve tam secde etmesine borçludur.
Dolayısıyla elif adalet, egemenlik, doğruluk, ilim ve sevgiden, ilâhî aşktan söz
açar. Kürsi ise, makamda, tahtta, oturan hükümdarın ilâhî adaletinin simgesidir.
İç beyzede yer alan“daima” biçimi okunma özelliğini estetik kaygıya fedâ etmek
zorunda kalmıştır ve beyzelere benzetilmiştir. İç-içe yuvarlak karakterli
beyzeler, bu dünyayı, hükümdarın sonsuza dek muzaffer olacağını düşündürüyor.
Nitekim Osmanlı Padişahlarının künyeleri sonunda “halled-Allah” duası yer alır.
Daima kelimesi ile “hallede” kelimesi arasındaki anlam ilişkisi aşikârdır.
Hallede,“ebediyyen sonsuz olarak korusun” anlamına geldiğine göre,“daima” ile eş
anlamlıdır. Hançereye kol adı verilmesi de manîdardır. Hançerenin başka
anlamları da vardır. Eğer küçültme eki ile “hançer”den türetilmişse adalete,
adaletin kılıcına işaret ve ima etmektedir. Ancak hançerenin aşağı doğru meyilli
bir kat-ı kalemle son bulması ve meyli tevazuu, toprağı ve ölümü, ölümden
sonraki hayatı simgeleyebilir. Tuğranın kartal, ok, pençe ve ele benzetilmesiyle
ilgili olarak da zengin yorumlar yapılabilir. Tuğranın yapısı yorumlara açıktır,
müsaittir. Belki de tuğranın içerde ve dışarıda ilgi çekmesi onun bu yorum
zenginliğine müsait olmasından ileri gelmektedir. Beyzeler gerilen yaya, hançer
çekilen oka benzetilerek “salçığ” terimiyle ilişki kurup daha millî yorumlara da
gidilebilir. Yorumlar ne kadar renkli olursa olsun, tuğra hat sanatı içinde
özgün yapısıyla Türklere özgüdür, bizi anlatır. Türklerin bin yıllık Orta Doğu
egemenliğinin mührüdür.
Analiz aşamasından elde edilen veriler ışığında son olarak tuğraların estetiği
konusunda kişisel bir yargıya gelirsek, tuğranın ima ettiği tarihî, siyasî,
dinî, kültürel iletiler nedeniyle, tuğra, öncelikle estetik teorilerden
“işlevselliğe” girerler. Daha sonra anlatımcı, ardından biçimci estetik
teorilerle örtüşürler. Tuğranın önemi ve ondaki sanatsal hüner, beceri işte bu
estetik teorilerle örtüşmesinden ileri gelmektedir.
--------------------------------------------------------------------------------
(*) Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Resim-İş Bölümü ÖğretimÜyesi.
(1)Süha Umur:Osmanlı Padişah Tuğraları, (İstanbul, 1981)
M.Zeki Pakalın:Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, (İstanbul, 1971)
M.TayyipGökbilgin:Osmanlı Paleografya ve Diplomatik İlmi, (İstanbul, 1979)
(2)Gene A. Mittler:Art In Focus; (USA, 1986)
(3)Maitland Graves: The Art of Color and Desing; (Newyork, 1951) s.17.
(4) Gelenek konusu için bkz.:T.S.Eliot: Edebiyat Üzerine Düşünceler
(Çev.S.Kantarcıoğlu),Ankara 1990, s.2-3.
(5)Kur’an-ı Kerim, Bakara sûresi, (Ayet 225)
(6)Muhammed b. Ali b. Süleyman Ravendi: Rahat-üs-Sudur ve Ayat-üs-Sürür:(Çev.
A.Ateş) TTK,Ankara 1960.
KAYNAKLAR
Baltacıoğlu, İ.H.:Türklerde Yazı Sanatı, Ankara, 1993.
Bayramoğlu, F.:“Tezhipli ve Padişah Onaylı Fermanlar”, Kültür ve Sanat
Dergisi,Ankara, 1976.
Eliot, T.S.:Edebiyat Üzerine Düşünceler, (Çev:S.Kantarcıoğlu), Ankara, 1990.
Gökbilgin, M.T.: Osmanlı Paleogragya Diplomatik İlmi, İstanbul, 1979.
Graves, M.: The Artof Color andDesign,Newyork, 1951.
Kur’an-ı Kerim : Bakara Sûresi, Ayet 255.
Mittler,G.A.: Art InFocus, U.S.A., 1986.
Pakalın, Z.:Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü,İstanbul, 1971.
Ravendi, Muhammed b.Ali b.Süleyman:Rahat-üs-Sudur ve Ayat-üs-Sürür, (Çev:
A.Ateş),TTK, Ankara, 1960.
Turan, O.: Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti, İstanbul, 1969.
Umur, S.:Osmanlı Padişah Tuğraları,İstanbul, 1981.
___________________________________________________________________________________
Mustafa Râkım’ın Tuğra’da Yaptığı Yenilik
Celî
sülüs’te harflerin tenâsübünü sağlayıp, terkipte de büyük yenilik yapan Mustafa
Râkım, aynı şekilde tuğrada da büyük değişim yapmış, kendinden sonra gelenler
onun koyduğu estetik ölçülere bağlı kalmışlardır.(25)
Râkım’ın tuğra’da yaptığı değişim üç kısımda mütalâa edilir:(26)
Hat değişikliği: Tuğra’nın harfleri, celî divanî ve sülüs karışımı
üslûplaştırılmış bir tarzdır.(27) Râkım, tuğranın harflerini ıslah ederek,
onlara kalem hakkını vermiştir. Râkım’ın h. 1230’dan sonraki tuğralarında
harfler dolgun bir hâl almıştır.

resim: Hattat MUSTAFA RAKIM tarafından yapılmış IV.MUSTAFA
Tuğrası
İstif
değişikliği: Tuğra’nın özellikle sere kısmında, padişahın ve baba ismi ile
«‰Âÿ•— kelimelerinin yerleştirilmesi önem arz eder. Râkım’dan evvel, serenin sol
yarısı, önceleri ‘«Á kelimesinin çift Á si, sonraları da şekli doldurucu
işaretlerle dilimli bir şekilde istif edilmesi, nahoş bir görüntü meydana
getirmiştir. Ayrıca kürsünün görüntüsü alttan iki yana sarkmış durumdadır.
Râkım, istifi yeniden tertip ettikten başka, kürsünün alttan iki yana sarkık
görüntüsünü de ortadan kaldırmıştır. III. Murad tuğrasında üstü daralarak üçgen
bir hal alan sere kısmı, Râkım’la, IV.Mustafa tuğrasından itibaren yuvarlak bir
hal almaya başlamıştır.
Şekil değişikliği: Râkım, tuğranın aksamındaki orantı bozukluklarını gidererek,
tuğraya estetik görünüm kazandırmıştır. Beyzelerin sol tarafını yukarı
kaldırarak germiş, sere’yi toparlamış, tuğ ve zülfeleri genel görünüm ile uyumlu
hale getirmiştir. Daha önceleri dik olan tuğları birer nokta sola yatırmış,
zülfeleri de daha aşağıdan sarkıtmıştır. Ayrıca ilk defa Sultan ll. Mahmud
tuğrasının sağ tarafına “adlî ” mahlasını koyarak tuğranın şeklini
tamamlamıştır.
Râkım Efendi’den önce, tuğranın beyzeleri aşağı sarkık, kürsü sağ ve sol
taraftan yanlara yayılmış ve sarkmış durumda, sere kısmı da üçgen bir halde idi.
Tuğlar ise genel görünüm ile ölçüsüz bir biçimde, hem uzunca hem de dikçe idi.
Genel olarak, Râkım öncesi tuğranın şeklinde bir âhenk mevcut değildir. Râkım
Efendi, daha III. Selim tuğrasında(28) serenin iki yanını, sağ ve soldan hafif
toparlamış, iç ve dış beyzeyi yukarı kaldırmış; harfleri düzelttikten başka
istifini de yeniden tertiplemiştir. İstifte harfler aşağıdan yukarıya doğru
örülmüşlerdir. 1223/1808 tarihli IV. Mustafa tuğrasında da arayışlarını sürdüren
Râkım, bu tuğrada sere ve zülfeleri toparlamış, tuğları ise hafif sola
meylettirmiştir. Zülfe’ler ve hançerdeki uyumsuz görünüm ile istifteki problem
ise bu tuğrada hâlâ devam etmektedir. Çünkü serenin sol alt kısmı, sağ tarafa
göre oldukça seyrektir. Zülfeleri III. Selim tuğrasında aşağıya çekmiş iken bu
tuğrada tekrar yukarı almıştır. Hançer’in son kısmında ise önce yukarı çıkış,
sonra aşağı iniş mevcuttur. Yalnız bu tuğrada kalem hakkının özellikleri
hakkıyla verilmiştir. Râkım’ın h. 1223 yılında Sultan II. Mahmûd için
tertiplediği ve bugün TSMK-GY. 825’te bulunan tuğra, Sultan II. Mahmud’un h.
1230 yılında olgunlaşan tuğralarına nispetle kalemi ince, genel görünüşü
itibariyle de zariftir. Sere kısmı nisbeten toparlanmış, fakat istif seyrek
kalmıştır; tuğlar ise oldukça uzundur. Tuğların uzunluğu sebebiyle zülfeler de
uzunca ve sarkmış şekildedir. Sultan II. Mahmud için tertip ettiği ilk
tuğralardan olan bu tuğra, h. 1230 yılında olgunlaşarak en güzel seviyesine
ulaşmıştır. Tuğranın sağ üst köşesine, “adlî” mahlası yerine aynı tuğranın
minyatürünü çekmiş, bu minyatür tuğranın sağ üst köşesine ise “adlî” mahlası
koymuştur.
Râkım’ın tuğradaki yenilik girişimleri aslında celî sülüsteki atılımları ile
paralellik göstermektedir. Râkım’ın celî sülüste olgunluk döneminin başlangıcı
olan 1230/1815 yılı aynı zamanda tuğradaki yeniliği tamamlayıp, estetik
güzelliğine kavuşturduğu tarihtir. Topkapı Sarayı Müzesi Bâb-ı hümâyun ve Bâb-ı
selâm üzerindeki tuğralar 1230/1815 tarihli olup, bu tuğralarda istif yerine
oturmuş, sere ve beyzeler toparlanmış, serenin kaidesi yuvarlak bir hâl almış,
beyzeler gerilmiş, tuğlar hafif sola meyletmiş, zülfeler ve hançer de genel yapı
ile uyumlu hale gelmiştir. Tuğranın sağ üst kısmına, yine bir yenilik olmak
üzere, ilk defa sülüs ile Ÿœ‰È mahlasını da Râkım koymuştur.(29) Aynalıkavak
Kasrı girişi üzerindeki h. 1233 tarihli tuğrada da Râkım aynı estetik kudreti
göstermiştir.(30) Mustafa Râkım ile tuğra, harf ve yapı olarak dolgun bir
görünüm kazanmış, çizgiler gergin bir hal almıştır.
Râkım’ın, celî sülüs ve tuğra’da yaptığı yenilikten sonra, peşinden gelenler
onun yolundan yürümüşler, bu yolu benimsemeyenler ise silinip gitmişlerdir.(31)
Sanat vadisinde Râkım’ın mütemmimi(32) olarak kabul edilen hattat Sâmi Efendi,
padişah tuğralarını estetiğin zirvesine ulaştırmıştır.(33) Kürsü’nün genişliği
ve olgunluğuna paralel olarak, beyzeler hafif büyümüş, tuğ ve zülfeler
uzamıştır. Sâmi Efendi, tuğrada kürsüyü esas alarak yirmidokuz yerde ölçü
birliğini sağlamıştır.(34)
Dipnotlar;
(1)Âli, “Tuğray-ı Hümâyun”, TOEM, sy. 43 (1 Nisan 1333), s. 53; Mübahat S.
KÜTÜKOĞLU, Osmanlı Belgelerinin Dili (Diplomatik), İstanbul, Kubbealtı Akademisi
Kültür ve Sanat Vakfı, 1994, s. 71.
(2)İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, “Tuğra ve Pençeler”, Belleten, sy. 17-18, 1941, s.
102;
(3)Uzunçarşılı, Belleten, 101; Midhat SERTOĞLU, Osmanlı Türklerinde Tuğra,
İstanbul, Kardeş Matbaacılık, 1975, s. 3.
(4)Sertoğlu, a. g. e., s. 8.
(5) Suha UMUR, Osmanlı Padişah Tuğraları, İstanbul, Cem Yayınevi, 1980, s. 13.
(6)Uzunçarşılı, Belleten, 102; J. DENY, “Tuğra”, İA, XII-2, 7.
(7)Uzunçarşılı, Belleten, 105.
(8) Uzunçarşılı, Belleten, 105; Umur, a. g. e., 13.
(9)Umur, a. g. e., 15; J. Deny, İA, XII-2, 8.
(10) Uzunçarşılı, Belleten, 106; Sertoğlu, a. g. e., 10; Umur, a. g. e., 17;
Bekir Sıtkı BAYKAL, “Tuğra”, TA, 12-2, İstanbul, MEB, 1982, 455.
(11) Uzunçarşılı, Belleten, 109; Sertoğlu, a. g. e.,10; Umur, a. g. a., 17.
(12)Uzunçarşılı, Belleten, 105.
(13) Umur, a. g. e., 17.
(14) Umur, a. g. e., 18.
(15) Sertoğlu, 10; Baykal, TA, 12-2, 455;
(16)Orhan Gazi’nin bu tuğralardan milâdî 1324 tarihli olanı, İstanbul Büyükşehir
Belediyesi Atatürk Kitaplığı Muallim Cevdet kısmında, milâdî 1348 tarihli olanı
ise TSMK Arşivi’ndedir. (bkz. Sertoğlu, 10)
(17)Umur, 28; J, Deny, İA, 12-2/8; Zarif ORGUN, “Tuğralarda el-Muzaffer Daima
Duası ve Şah Unvanı, Şehzade Tuğraları, Mehmed II’nin Tuğra, İmza ve Mühürleri”
Türk Tarih Arkeologya ve Etnografya Dergisi, sy. 5, İstanbul, 1949, s. 210’da
“han” ünvanının I. Mehmed ile başladığını belirtmiştir ki doğrusu, baba adına
izafeten I. Bayezid ile başladığıdır.
(18) Aynı makale (Zarif ORGUN, Türk Tarih Arkeologya ve Etnografya Dergisi, s.
204)’de “Murad II. ninkinde “el-Muzaffer daima” ile tuğra bildiğimiz şekle yakın
hal alır” demektedir. Halbuki “daima” kelimesi tuğraya II. Mehmed (Fatih) ile
girmiş, “el-Muzaffer daima” ise Kanunî ile girmiştir. II. Murad tuğrasındaki
beyzelerin ortasında bulunan nokta (»Ê)’deki nun’un noktasıdır. Bu noktanın
zorlama ile “dâimâ” şeklinde okunmasına imkân yoktur. TSMA. E. 6465’te bulunan
II. Murad tuğrası incelendiğinde bu durum sarahatle görülebilir. (bkz, Umur,
105) Yine “muzaffer” kelimesinde de “el” takısı mevcut değildir. (bkz. Umur,
103-107, J. DENY, İA, 12-2, 8.)
(19) Orgun, a. g. m., 204-205; Umur, 29.
(20) Orgun, a. g. m., 205; Umur, 29.
(21)J. DENY, İA, 12-2, 9.
(22)J. DENY, İA, 12-2, 9; Orgun, a. g. m., 219; Umur, 25-26.
(23)Kütükoğlu, a.g.e., 71 (Umur, a.g.e., 26’da zülfe’ye diğer bir isim olarak
flama derken, Kütükoğlu, a.g.e., 71’de tuğ’a bu ismi vermiştir.)
(24)Umur, a.g.e., 26.
(25)M. Uğur DERMAN, “Padişah Tuğralarındaki Şekil İnkılâbına Dair Bilinmeyen
Bazı Gerçekler”, VIII. Türk Tarih Kongresi, Ankara, 11-15 Ekim 1976, Kongreye
sunulan Bildiriler, c. III, Ankara, 1983, s. 1615; Alparslan, İslâm Tarihi, XIV,
492.
(26)Derman, VIII. Türk Tarih Kongresi, 1614.
(27)Derman, a. g. m., 1614.
(28) Üsküdar, Çiçekçi’de III. Selim Çeşmesi üzerinde iken, 1970’li yılların
başında Vakıflar, Türk İnşaat ve Sanat Eserleri Müzesi’ne nakledilmiştir. Tuğra,
bugün hâlâ bu müzededir. Tuğranın sağ tarafı kırıktır.
(29) Derman, VIII. Türk Tarih Kongresi, 1615. (II. Mahmûd “adlî” mahlasını
şehzadeliğinde almıştır. Bkz. Derman, II. Mahmûd Semineri, 40.)
(30)Râkım III. Selim, IV. Mustafa ve II. Mahmûd’dan başka, şehzadeliğinde Sultan
Abdülmecid için de tuğra tertip etmiştir. (Bkz. A. Süheyl ÜNVER, “İsmail Zühdî
ve Mustafa Râkım”, Hamsi, sy. 9, 1955, s. 8.)
(31)Derman, VIII. Türk Tarih Kongresi, 1615.
(32) Derman, Sami Efendi, 7.
(33) Derman, VIII. Türk Tarih Kongresi, 1617.
(34) Derman, VIII. Türk Tarih Kongresi, 1617.
___________________________________________________________________________________
Tuğraları
değil tarihi kazıdık
MURAT UÇAR
Bir süre önce Ecyad Kalesi'nin yıkılması üzerine resmi ve sivil kesimlerden
yükselen tepkiler, tarihe mal olmuş yadigârları sahiplenmemiz konusunda olumlu
işaretler veriyor. Ancak bu sahiplenmeyi kendi sınırlarımız içinde ne kadar
gerçekleştirdik? Osmanlıdan kalan tuğra ve kitabeler bu konuda ilginç bir örnek.
Altı asır boyunca ayakta kalan Osmanlı Devleti, tarih sahnesinden çekilirken,
geride üç kıtaya yayılmış oldukça geniş bir kültürel miras bıraktı. Ancak
bulundukları bölgenin kültürüne ayrı bir değer katan bu eserler, Osmanlı
yıkıldıktan sonra sahipsiz kaldı. Tükiye sınırları dışındaki Osmanlı kültürel
mirası, bakımsızlık ya da Türk—İslam düşmanlığı nedeniyle yıkılırken,
sınırlarımız içindeki eserlerin de iyi durumda olduğunu söylemek mümkün değil.
Kısa bir süre önce Suudi Arabistan yönetiminin Mekke'deki Ecyad Kalesi'ni
yıkması, diğer ülkelerin Osmanlı eserlerine bakış açısını ortaya koymuştu.
Oldukça geniş bir coğrafyaya yayılan Osmanlı kültürel mirası Balkanlar'da da
korunamadı. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin (SSCB) etkisindeki Balkan
ülkeleri, komünizm süresince Türk—İslam eserlerine hoşgörüyle bakmadılar.
SSCB'nin yıkılmasından sonra ise bu bölgedeki Osmanlı camilerinin bazıları
'orijinal halleri kiliseydi' gerekçesiyle kiliseye çevrildi.
Osmanlı'nın doğal mirasçısı Türkiye, kendi sınırları dışındaki eserlere cılız
bir sesle dahi olsa sahip çıkmaya çalışırken, acaba sınırlarımız içindeki
eserlere yeterince sahip çıkabildik mi? Bu soruya olumlu cevap vermek ne yazık
ki mümkün değil. Bizden önce gelenlerin hatırasını taşıyan Türkiye'de geçmişe
karşı takındığımız bu olumsuz tavırla ilgili ilginç bir de örnek var. 1927
yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilen, Türkiye
Cumhuriyeti Dahilinde Bulunan Mebani—i Resmiye—i Milliye Üzerinde Tuğra ve
Methiyelerin Kaldırılması'na dair 1057 nolu kanuna göre, tarihi binaların
üzerindeki Osmanlı tuğralarının (arma) ve kitabelerinin sökülmesi ya da
gizlenmesi kararlaştırıldı.
Halen yürürlükte olan kanun aslında resmi daireler üzerine yeni kurulan
cumhuriyetin mührünün vurulmasını amaçlıyordu ve eski dönemden kalan kitabe ve
tuğraların sanat değeri olanlarının müzeye kaldırılmalarını ya da zarar
verilmeden üzerinin örtülmesini istiyordu. Kanun bu haliyle kendi içinde tutarlı
görülebilir. Ancak uygulamada pek de öyle olmadı; her biri usta hattatların
elinden çıkma, kıymetlerini maddi ölçülerle tespit etmek mümkün olmayan sayısız
tuğra ve kitabe taş ustalarının çekiç ve keskilerine teslim edildi.
Rakım'ın nice tuğrası, Yesarizade'nin nice talik kitabesi kazınarak ortadan
kaldırıldı.Kanun uyarınca kültür varlığı ve tarihin yadigârı olarak müzeye
kaldırılması gereken sanat eserleri tarihten silindi. Eski binaların, çeşmelerin
üzerinde sıklıkla rastladığımız kazınmış kitabe ve tuğra zeminleri, hep o
dönemden kalma. Bu şekilde ortadan kaldırılan tuğraların en meşhurlarından
birisi İstanbul Üniversitesi'nin Beyazıt'ta bulunan ünlü kapısının üzerindeki
Osmanlı tuğrası. Şevki Bey'in bir şaheseri olan fetih ayetlerini ve 'Dâire—i
Umur—ı Askeriye' yazısını tamamlayan bu tuğranın nerede olduğu bilinmiyor. Şimdi
yerinde sonradan monte edilmiş T.C. yazısı bulunuyor.
Bu uygulamanın kurbanlarından biri de İstanbul—Taksim'deki Galatasaray
Lisesi'nin kapısında bulunan muhteşem Osmanlı tuğrası. Yerinden sökülen orjinal
tuğranın nerede ya da kimin koleksiyonunda olduğu bilinmiyor. Paha biçilmez bu
tuğranın yerinde şimdi, rahmetli Ziyad Ebuzziya'nın girişimleriyle yapılan
taklit bir tuğra bulunuyor.
Türkiye'nin sayılı hat ve sanat tarihi uzmanlarından Uğur Derman'a göre kaybolan
simgelerin en önemlisi, Sultan Reşat tarafından Eyüp Sultan Semti'nde yaptırılan
mektebin kapısındaki kitabe. Osmanlı Devletinin ünlü hattatlarından Hattat Vasfi
tarafından yapılan kitabe, halen yürürlükte olan bu kanun bahane edilerek
söküldü. Sökülen bu kitabenin de diğerleri gibi nerede olduğu bilinmiyor.
Uğur Derman hocaya göre, böyle bir uygulamanın benzerini başka bir ülkede bulmak
güç.
"Dünyada bizden başka ülkelerde de yeni cumhuriyetler kurulmuş" diyen Derman,
"Ama Ruslar, Dostoyeski'yi okumaktan vazgeçmemişler. Geçmişleriyle bağlarını bu
kadar koparmamışlar" şeklinde konuşuyor.
Osmanlının hakimiyet mührü
Peki hakklarında sökülmelerine dair kanun çıkarılan bu simgeler ne ifade ediyor?
Tuğra,tarihi kaynaklarda; ferman, menşur ve benzeri belgelerle padişahların
nişan ya da alâmetleri olarak kullanılan işaretlere verilen isim olarak
açıklanıyor. Bir tür imza, damga hatta Avrupa'da yaygın olarak kullanılan 'arma'
yı karşılıyor.
Doç. Dr. Said Öztürk'e göre tuğra her ne kadar Osmanlı kültürü ile bütünleşse
de, bilindiğinin aksine ilk olarak Selçuklular döneminde kullanılmaya başlanmış.
Yani Osmanlı icadı değil. Ancak, tuğranın sanatsal değer kazanması Osmanlı ile
olmuş. Öztürk, hepsi birbirine benzese de her Osmanlı padişahının ayrı ayrı
tuğralarının olduğunu belirtiyor. Fatih Sultan Mehmet döneminde az da olsa bir
standarda giren tuğraya zaman içinde biraz ululuk, biraz da kutsallık vasfı
kazandırılmış.
Batılı tarihçiler ise tuğranın doğuşunu, biraz da Osmanlı Devletini küçümseme
aracı olarak kullanıyorlar. Bu tezi savunan tarihçilere göre, cahil ve
okuma—yazma bilmeyen Osmanlı padişahı Sultan I. Murat, bir uluslararası
anlaşmaya, avucunu mürekkebe batırıp 'pençesi'ni vurarak imza atmış. Tuğra da
bundan alınan ilhamdan sonra doğmuş.
Osmanlı tarihi konusunda hazırladığı esere Türkiye'de oldukça rağbet edilen, 19.
yüzyılın ilk yarısının ünlü oryantalistlerinden Hammer de çalışmasında bu
yanlışı tekrarlamış.
Ancak bu teze önce 1890'larda Ahmet Midhat karşı çıkmış; sonra da Profesör Fuat
Köprülü Sultan Orhan zamanında tuğranın kullanılmış olduğunu bundan yetmiş yıl
önce belgeleyerek yalanlamış.
Şu an armamız yok
Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye'nin kendi armasını yapmak için girişimler
olmuş. Ancak bir türlü hayata geçirilemeyen bu proje kapsamında, 1927 yılında
Milli Eğitim Bakanlığı tarafından bir yarışma açılmış. Bir çok eserin katıldığı
yarışmada Namık İsmail'in arması birincilik almış. Diğer tüm armalar gibi kalkan
içerisinde bulunan armanın zemini kırmızıymış. Merkezinde Türk Bayrağını temsil
eden ay yıldızın bulunduğu armanın alt kısmında Oğuz menkıbesini simgeleyen bir
kurt resmi bulunuyormuş. Kurdun ayaklarının altında ise eski bir Türk silahı
'harbe' bulunuyormuş. Kalkanın altında bulunan İstiklal Madalyası ise harbi ve
bunun neticesini muhafaza etmeyi simgeliyormuş. Başak ve meşe yapraklarıyla
sarılı armanın ortasında ise Türkiye Cumhuriyeti'ni simgeleyen T.C harfleri
varmış. Ancak Mustafa Kemal Atatürk'ün de çok istediği bu arma bir türlü resmi
şekle
sokulamadı.
___________________________________________________________________________________
Bugün nasıl T.C. amblemi Türkiye'yi temsil ediyorsa,
Osmanlı devrinde de tahtta bulunan padişahın adına çekilen tuğrai padişahla
birlikte babasının adını ve daima muzaffer olmasını dileyen bir duayı (el
muzaffer daima) ihtiva eden hususi bir şekildir. Tuğra bilhassa XVI. asırda
tezhipli olarak hazırlanırdı.
Tuğrayla padişahlar dışında,
tarikat pirlerinin isimleri, yahut bir ayet veya
hadis yazıldığıda görülmektedir.

___________________________________________________________________________________
Tuğra'nın ölçülerine güzel bir Meşk

___________________________________________________________________________________
Resimin altında türkçe açıklaması olan
Tuğra,
çeşitli renklerle Tuğra nın Bölümlerini daha iyi ifade ediyor.

|