|
— Öncelikle şunu sormak istiyorum. Çocukluğunuz nasıl bir ailede geçti? Aile
sanat ile ilgili miydi?
— Çocukluğum yarı köylü, yarı şehirli bir ailede geçti. Benim çocukluğum
zamanında köyümüzle şehir arası 15 km. kadardı, bugün ise daha da kısaldı. Biraz
köy şehre doğru uzandı, bir miktarda şehir köye doğru yayıldı. Böylece aradaki
mesafe kalktı. Bu bakımdan yarı şehirli yarı köylü olarak kabul ederim kendimi.
Aslına bakılırsa, imparatorluk döneminde bir tane şehir vardı oda İstanbul’du.
Gerisi şehir değil, taşra sayılırdı.
Benim içinde bulunduğum ailede hiç sanatkar yoktu. Zaten benim ailem
hem anne tarafından, hem de baba tarafından geçmişiyle kopuk bir
topluluktu. Birinci dünya savaşının getirdiği parçalanma aileleri ve bireylerini
dağıtmıştı. Erzurum’un işgali sırasında ebeveynini kaybetmiş, tahminen 3-5
yaşlarında el aralığına düşmüş olan babam, başkalarına çobanlık yaparak
büyümüştü. Bu hikaye uzun, röportajımızın boyunu aşar.
— Hatt sanatı ile tanışmanız nasıl oldu? Kaç yaşınızda tanıştınız?
— Kazma bağlarında idik. Burası Ahır dağının güney batısına yaslanmış,
Maraş, elendiği zaman kalbur üstünde kalan ailelerinin bağlarının, bahçelerinin,
bulunduğu bir yerdi. Genellikle yaz ayları burada geçirilirdi.
Hocamın ailesi kalabalıktı. Bütün aile bir ağustos sonu buradaydık. Üzümler
yetmiş (olmuş). Maraş’taki komşuya, akrabaya gidecek en güzel hediye üzümdür.
Zannederim o gün, hediye için üzüm toplanacak. Fakat ailede bir üzüntülü telaş,
Hocam aileye sepet için bastırıyor. Anladım ki üzüm koyacak sepet bulamıyorlar.
Ben sepet telaşı içerisinde ki topluluğa; “Size bir sepet yapabilirim” dedim.
Aile sustu, inanmaz gözlerle bana bakmaya başladılar (8-9 yaşlarında bir çocuk
bunu nasıl yapabilir gibisinden). “Sahi mi diyorsun sen bunu” diye benim
üzerimde ısrara başladılar. Benim yaşlarımda Süheyla isminde hocamın torunu bir
çocuk vardı. Cin gibiydi. Daha uzakta bulunan hocama “Dede” diye bağırdı. “Kamil
bize sepet yapacakmış” dedi.
Ben hocamın da izniyle 400-500 metre aşağıda olan dereye indim. Oradan kamışları
kestim, eve geldim, sekiye oturdum. Sepeti 2-3 saat içerisinde yaptım. Hocam
sepetin yapıldığını görünce sevindi, sağ elinin başparmağını kulağına koydu
yüksek sesle şu kafiyeyi okudu;
Hattat oğlu hattat olmaz kuru kuru lafınan
Hattat olmak diler isen ayın’ı çok yaz kef’inen
Bundan sonra hocam bu olayı birçok yerde sevinçle dostlarına anlattı.
Maraş’a döndüğümüzde hatt yazmaya başlattı. Şimdi düşünüyorum da Hocam bu
olaydan sonra beni hatta başlattı. Sebebi bu sepet olsa gerek. Tabii bu benim
yorumum, kanaatim. Çünkü benden daha eski hocamın Fahri isminde bir talebesi
vardı, ona hatt dersi vermezdi.
— Sizinle ilgili bir yazıda sizin yeni Türkçeyi 18 yaşında öğrendiğinizi
okudum.
Daha sonra bir mühendislik okudunuz sanırım. Bu dönemi biraz anlatır mısınız?
— Babam okumayı öğrenmeyi çok seven bir adamdı. Kendisi ilimde arzu ettiği
seviyeye ulaşamadığı için beni çok küçük yaşta okumaya ve öğrenmeye (tabi bu
benim tahminim ve yorumum) başlattı.
Bu yıllarda benim yaş veya sene tayin etme ve onların manasını bilme
duygularım yoktu. Ama bu günkü düşünceme göre 8-9 yaşlarıma kadar kendisi bana
öğretebileceğini öğretti. Bu yıllardan sonra Maraş’ta münferiden talebe
yetiştiren Kırmacı Mustafa efendiye Arapça öğrenmem için verdi. Bu zatın yanında
birkaç sene kaldım. Sonra bir müddet kendinin de hocası olan, Maraş’ın kürsü,
Türkiye’nin gezici vaizliğini yapan, Osmanlı devri hocalarından Zekeriyya
Güvenen’e teslim etti.
İşte benim ufkumu açan, bugün buralarda bulunmama sebep olan bu zat-ı azizdir.
6-7 sene, O’nun vefatına kadar yanında kaldım. Ne öğrendiysem O’ndan öğrendim. O
benim hayatımın ışığı, rehberim, azizim ve üstadımdır. O olmasaydı manevi manada
ben olmayacaktım. Arkadaşlarım gibi çoban kalacaktım.
İşte bu hocanın birebir tedrisatında bulunurken cami de yatardım. (Ah bu cami,
bu cami, çocukluğumun duvarlarını kemiren bu cami! Hiç bir şey yemeden üç gün,
dört gün sudan başka hiçbir şey içmeden aç kaldığım bu cami. 8-10 yaşındaki
çocukluk çağımda, gidecek yerim olmadığı için geceleri kapıları üzerime
kapatılıp karanlıklar içinde kaldığım, soğuktan titreyerek üstünde namaz kılınan
halıları arasına sığındığım bu cami. Hala hayatımın en derin izlerini üzerimde
taşıdığım bu cami!..
Günlerden bir gün, açlığımın dördüncü günündeydim. Dermanım bitmişti ağlıyordum,
Ekmek diye Allah’a yalvarıyordum. Baktım bir halının üzerinde 25 kuruş var. Onu
aldım hemen bakkala gittim. Ekmek aldım, yarısını yolda gelirken yedim diğer
yarısını da camiye getirdim, akşama yedim.)
Cami cemaati içinde bir kıdemli başçavuş vardı. O bana bir gün dedi ki; “Oğlum,
sen eski yazıyı güzel okuyorsun, yeni yazıyı da öğrensen iyi olur” Bir kağıt
üzerine yeni harfleri yazdı. Ben bu harfleri tek tek öğrendim. Sonrada bu
harflerin bir araya gelip ne ifade ettiğini esnafların ismini, mesleklerini
yazan çarşıdaki dükkan levhalarından öğrendim.
Hiç unutmam, bir gün Maraş’ın Uzunoluk Caddesinden sağa doğru döndüm, Sütçü
İmam’ın olayı başlattığı hamama doğru iniyordum. Caddenin başlangıcının hemen
sağında bir dükkan levhasına gözüm ilişti. Levhada (A) harfini okudum,(H)
harfini, (E) harfini çıkaramadım. Fakat bunu Ahmet olma ihtimaline karar verdim.
Bu yazı eğer “Ahmet” ise okuyamadığım harflerin (H) ve (E) olması gerekiyordu.
Uzunoluk Hamamına ininceye kadar başka levhalara da bakarak o harflerin ne
olduğunu tespit ettim. Anladım ve inandım ki, bu iki harf (A) ve (E)
harfleriymiş. İşte böyle levhalara bakarak, kıyaslamalar yaparak okumayı
öğrendim.
Hocam vefat etmişti, ben ruhen ve manen öksüz kalmıştım. Maraş sokaklarında başı
boş dolaşıyordum. Geleceğimin ne olacağını düşünecek kadarda aklım yoktu, fikrim
yoktu.
Bu minval üzere iken, Adana’da askerlik yapan hocamın oğlu, Ezher Üniversitesi
mezunu Abdullah Edip Güvenen’le karşılaştık. Ne yaptığımı sordu, sonrada benim
elimden tutarak dayısı Hacı Ahmed Pakdil’in yanına götürdü. İmam-Hatip Okulu’na
girmemi öğütledi. Dayısı İmam-Hatip Müdürüne telefon ederek beni okula gönderdi.
Müdürün odasına girdim. Beni sevgiyle karşıladı. İlkokul diplomamı sordu. Yok
olduğunu söyledim. Müdür; “Hacı Bey söyledi ama , diploma olmayınca seni okula
alamayız, git diplomayı alda gel” dedi.
Bundan sonra sordum soruşturdum, diploma almanın yollarını öğrendim. Kitaplar
aldım. Çok zor okuyordum. Cümlenin başından başlayıp sonuna gelinceye kadar
belki beş dakika, belki on dakika geçiyordu. Cümlenin başıyla sonu arasındaki
bağlantıları unutuyor, böylece cümlenin ne dediğini anlayamıyordum.
Günler geldi, geçti. İlk imtihanıma girdim. Şu tabloyu da anlatmadan geçmek
istemiyorum. Mümeyyizler bir odaya toplanmışlar, imtihan öğrencilerini tek tek
odaya çağırıp sorularını soruyorlar. Sosyal çevreden o kadar kopuğum ki, onların
mümeyyiz olduğunu da bilmiyorum. Onlara mümeyyiz dendiğini sonradan öğrendim.
Sıra bana geldi. İçeri çağırıldım. Dört duvardan birine bir kağıt asmışlar. Bana
bazı sorular sorduktan sonra içlerinden biri döndü dedi ki; (Sonradan
öğrendiğime göre bu zatın adı Hamit Kavuncu imiş ve ilk okul müfettişiymiş)
“Oğlum, şu haritanın doğusunu, batısını, kuzeyini, güneyini göster bakalım”
içimden “ha” dedim “demek ki bu kocaman kağıdın adı haritaymış. Kuzeyi, güneyi
de neymiş” diye geçirdim. Bir haritanın kuzeyi, güneyi nasıl olurmuş, neresi
olurmuş diye kafamdan tasarlamaya başladım. Baktım bu sorunun altından
kalkamayacağım; “Hiç cevap vermemektense, cevap vermek daha iyi olur. Atayım
belki tutar” dedim. Haritanın üzerine elimi koyup “Şurası güney, şurası kuzey,
şurası batı, şurası doğu” dedim. Hocalar birbirlerine baktılar, tebessüm
ettiler. Bana soruyu soran hoca arkadaşlarına hitaben; “Ede, çocuk bildi ha”
dedi. Allah rahmet eylesin hocanın ağzından çıkan bu sözde alaycı bir tavır
hissettim. Anladım ki bilemedim. Diğer sorularda da doğru cevap veremediğim
duygusuyla dışarı çıktım. Birkaç gün sonra geçemediğimi öğrendim. Nasıl
geçecektim ki; bir harita üzerinde yönleri bile gösteremeyen bir adama ilkokul
diploması verilmesi doğrumuydu?
O zamanlar ilkokulu dışarıdan bitirmeler birkaç ay aralıklarla yapılıyordu. Bu
periyotları takip ederek üç defa üst üste imtihanlara girdim. Üçüncü defa
imtihanlara katıldığımda 310 kişiydik birinci olmuştum. Ve ismimi listenin
başına asmışlar, birinciliğimi ilan etmişlerdi.
Diplomayı aldım. Maraş İmam-Hatip orta bölümüne kayıt olmak istedim. Okullar
açılalı bir ay kadar olmuştu. Kısa bir tetkikten sonra yaşın büyük seni kayıt
edemeyiz dediler. Bin bir üzüntü ile oradan ayrılırken birkaç kişi; “Çaresiz
değilsin okul dışından imtihanlara girebilirsin” dediler.
Ertesi senenin haziran ayını bekledim. Haziran ve güz döneminde dışardan
bitirmelere girdim. Yirmi dört dersten geçtim, sekiz dersten kaldım. Askerlik
sıram gelmişti. Asker olacağım diye bu dersleri dondurdum. Askerlik dönüşü bu
derslere tekrar girdim. Artık çevremi anlıyor, dünyayı kavramaya çalışıyordum.
Ben bu derslere çalışırken kitaptaki teorileri, hocasız anlıyor,
matematik,fizik, problemlerini çözüyor, benim bir iki sınıf üzerimdeki lise bir
ve iki talebelerine matematik, fizik dersleri veriyordum. Artık kendimi doyurmak
için inşaatlarda çalışmıyor, sırtımı yağır eden taşları taşımıyordum. Beynimin
ürünü beni doyuruyordu, hem de ders verdiğim konuları bir talebenin ötesinde
daha iyi anlıyor, daha iyi muhakeme ve kıyas yapabiliyor, daha derinliğine
irdeleyebiliyordum.
— Genellikle insanların uğraştıkları meslek dalları, ilgilendikleri sanat
dalları
ile kişilik özellikleri arasında bir bağ olduğuna inanıyorum ben. Siz bu konuda
ne düşünüyorsunuz?
— Elbette düşünceniz bir bakımdan, doğru. Fakat çoğu zaman insanlar, ya
iradelerinin zayıflığından, ya şahsiyetlerinin gelişmediğinden çevrenin baskısı
ile istemedikleri mesleklere yönelebiliyorlar. San’ at daha başka bişeydir. ( Bu
sözümle bugün televizyonlarda gördüğümüz sanatçı diye takdim edilen san’ attan
bihaber olan insanları kastetmiyorum. Zaten sanatçı, sanatkar demek değildir.
Bunu söyleyen, onu yücelttiğini zannediyor, halbuki küçültüyor. Adama, adamcık
diyip küçülttüğümüz gibi.)
Benim tespitime göre çocukluktan başlayıp gençliğin başlangıç dönemine kadar ne
ile ilgilendiğiyle ilgilidir. Bu dönemi geçiren çocuk akli kapasitesine göre
oyun alanını seçiyor ve bu oyun alanı, onun geleceğini önemli bir şekilde tayin
ediyor, büyük bir engelle karşılaşmadıkça... Bununla beraber san’ at çok zor bir
iştir. Benim düşündüğüm manada san’ at adamı olmak büyük fedakarlıkları
gerektirir. Başta, çeliği eğecek, sıkıp suyunu çıkaracak irade ister, akıl
ister, muhakeme ister, hayal ister, bir de bunların hepsini bir arada tutacak
çalışkanlık ister. Tarihte ölmezler arasına katılan hiçbir san’atkar, hiçbir
ilim adamı san’atında fani olmadan ebedi yaşayanlar halkasına girmemiştir. Bu
konuyu iki örnekle kapatmak istiyorum: Gazali on bir sene Şam’da minare içinde
yaşamış, kendini halktan tecrit etmiştir. Michelangelo (Mikalanj) Vatikan’daki
Sistina Şapeli’nin tavanını süslemek için alttan otuz metre yüksekliğinde iskele
kurdu. Bu iskelede sırt üstü dört buçuk yıl yatarak tavanı süsledi. San’ at
vecdi içinde kendinden geçerek çalışan Michelangelo’ nun, bazı zamanlar
çizmeleri ayağından çıkarılırken derileri de soyularak çizmeleriyle beraber
çıkardı.
— Biraz da hatt sanatına dönmek gerekirse? Sizce hat nedir? Daha doğrusu
hat sanatı nedir ve bunun da ötesinde sizin için ne ifade ediyor?
— Hatt nedir? Sorusuna cevap verirsek; bu bizi istediğimiz gayeye götürmez.
Bunu basit manada, herkesin anlayacağı manada düşünürsek şöyle diyeceğiz: Hatt;
noktanın hareketinden oluşan çizgilerdir. Hat, yol manasına da gelir. Biz, deniz
hatları, hava hatları ya da deniz yolları, kara yolları, hava yolları deriz.
Mesela arablar; el hututul cevviyye, el hututul arziyye derler. Fakat biz bunu
hat san’atı nedir, san’at nedir diye ele alırsak o zaman işimiz zorlaşır,
anlatmamız zorlaşır, anlamamız zorlaşır.
Soruya bu cepheden bakarsak, o zaman san’at bir muamma olur. Herkes onu kendi
bulunduğu yerden bakarak anlatmaya çalışır. Onu, edindiği bilgiye, edindiği
kültüre, yaşadığı çevreye, uğraştığı mesleğe, yaşadığı aşklara göre
anlayacaktır. Bana göre ise san’at; eşya ve hadiselerin sırrını anlamaya
çalışmaktır, kainatın sırlarına aklımızı çevirmektir. Görünen yüzün arka
tarafına, verasına, görünmeyen yüzüne bakmaktır. San’at derin bir mücadele
işidir. San’at bir aşktır, aşk bir güzelliktir, güzelliğin nihai noktası
vuslattır, her dünyevi vuslattan geriye dönüş vardır, vuslat ise sarhoşluktur.
Derin vuslat insanı mahveder. İlahi visalden geriye dönüş yoktur. Demek san’at,
gerçek varlıkta yok olmaktır. Aşk, san’atın bir manivelasıdır. San’at ,aşkın bir
tezahürüdür. Bunlar iç içedir. Biri diğersiz olmaz. Her insan aşkının büyüklüğü
kadar muvaffakiyet kazanır. Aşkın yansımadığı yerlerde zarafet olmaz, san’at
olmaz.
— Bu ifadeler bana ağır geldi. Aşkı biraz daha açar mısınız?
— Kainat ilk aşkın eseridir. Aşk kainatın mayasıdır, aşk insanın mayasıdır.
İnsan aşkla yoğrulmuştur. Aşk, basit insanda bir arzu, (basit insan derken sırf
bedenini düşünen, dünyaya geliş gayesinin sırf bedeni beslemek olduğunu
zanneden, duyguları hayvan gibi arzulardan oluşan insan tiplerini kast ediyorum)
normal insanda bir arayış, derin insanda kalbi ve hisleri daima yakan, akkor
halinde tutan bir nar- ı semum, velayet makamında bulunan bir zat’ta yol
gösteren bir nur, vahiyle beslenen (yani peygamberde) insanda bir nihai nokta,
yaratılmışlığın sebebidir.
Aşk bir nurdur, yahut gerçek nura varmak için mahiyeti bize bildirilmeyen bir
enerjidir. İşte benim anladığım san’at, bu nura varmak için bir mücadeledir, içe
dönük bir mücahededir. Bu böyle bir nurdur ki, kimde karar kılarsa ma’şuktan
başkasını yakar, yok eder. Aşk yaratılan her şeyin mayasıdır.
— Hatt sanatının sizin hayat anlayışınıza yaşayış biçiminize neler
kattığınızı
düşünüyorsunuz?
— Hatt san’atının diğer san’atlar gibi dünyadan aldığı, kendisini
zenginleştirdiği hiçbir unsur yoktur. Bu özelliğinden dolayı kendisiyle uğraşan
sanatkarını başka şeylerden tecrit eder. Eşyanın zahirinden ziyade batınına
bakmayı öğretir. O her şartlar altında aşıkını kendine çağıran bir tellaldır. Bu
çağrı insanı iç dünyasına yönlendirir, aklına yol gösterir, gönlüne zevk verir,
duygularına deniz olur, hayaline nesne verir. Bu çağrıyı duymayan insan ancak
san’atının kabuğunu kemiren bir ağaçkakandır. Böyleleri için o, zevkten ziyade
burnunu kıran bir çekiç olur.
İşte bu bakımdan hat san’atının iki cephesi vardır. Biri dışa, dış aleme bakar,
göze hitap eder. Diğeri iç aleme dönük, tasavvuf gibi ruha hitap eder, gizli
alemimizin kapısını açar. San’at içe doğru bir fetihtir. Kendimizi anlama ve
kavrama işidir.
Dış aleme bakan yönünü irdelersek; görürüz ki, insan ruhunun dış bağlantı
noktası gözdür. Göz daima bütünlüğü, dengeli hareketleri, ince ölçüleri arar ve
bunlardan hoşlandığı için aklın ve tefekkürün yardımı ile ya üretir ya da
üretileni seyreder. Çünkü göz, beynin muknii, kalbin muhbiridir. Kalbe giden ilk
uyarı gözle başlar. Göz dağınıklıktan, ruh ise karmaşadan hoşlanmaz. Göz daima
dış güzelliğe, ruh daima iç güzelliğe, zarafete yönelir. Çünkü ruhun kendisi
latif, göz ise ruhun başka bir tezahürüdür. Terbiye edilmemiş bir gözle
dışarıdan baktığımız zaman güzellikten, diğer bir ifade ile san’attan kalbe
uzanan bir çizgi çekemeyiz. Bunun için gözü, evvela güzellik bilgisine sahip
olan bir ustanın denetimi altında görür hale getirmektir.
Böyle bir gözü kazandıktan sonra kim dünyayı ve yaratılışı anlamak istiyorsa
gelsin hatt san’atına başlasın.
Hattın içe dönük yönü ise ruhu ele alır. Gerçek san’atın gayesi de budur.
Tasavvuf gibi, ibadetler gibi, çiğ insanı alır törpüler, pişirir, eritir, sonra
onu kendi nehrinde yıkar arıtır. Veradan topladığı çiçeklerle başına bir iklil
yapar. Bu iklili başında taşıyan insan kendini bilir, yaratılışın gayesini
anlar, nefsini aşar, engelleri keser, masivadan sıyrılır, yaratılanlara
görünmeyen gözle bakar, onun gerisindeki gücü düşünür, kendi hiçliğini anlar,
kendinin en büyük san’atkarın eseri olduğunu idrak eder ve kendini onda eritir.
San’at hem ferdin, hem de milletlerin en büyük arıtıcısı, en büyük bineğidir.
San’at olmasaydı ruhi derinliklerimiz olmazdı, medeniyetimiz olmazdı. San’at
olmasaydı aşklarımız, hislerimiz gelişmez iptidai kalırdık. San’at olmasaydı
güzeli bilmezdik, yaban kalırdık. San’at insanların kutup yıldızıdır. San’at
insanı “beşer” den alıp “kemal” e götüren bir anahtardır. San’atsız bir millet,
san’atsız bir topluluk yeryüzü sahnesinden silinir, diğer milletlerin lağım
işçisi olarak kalır.
— Sitenizde okuduğum bir röportajda noktanın üzerinde çok durmuşsunuz.
Sanırım bu biraz felsefi anlamda biraz da hat sanatının çıkış noktasında önemi
olan bir olgu, nokta kavramını biraz anlatır mısınız?
— Noktayı anlatmak bu röportajımızın sınırlarını aşacaktır. Siz isterseniz onu
ayrı bir röportaj konusu yapabiliriz. Şimdi kısaca onun üzerinden geçelim.
Noktayı anlayabilmek için iki açıdan ele almamız icap edecektir. Geometride
nokta, boyutsuz bir kavramdır. Noktanın boyutsuz kavramı işimizin verasını
teşkil edecektir. Onu ele almadan evvel hatta kullandığımız iki boyutlu noktayı
görelim. Miladi yıl 586 nın kapısını çaldığı sıralarda Kabe harap olmuştu. Her
zaman yıkılması gözleniyordu. Fakat Kureyş’liler ona el vurmaktan da
sakınıyorlardı. Bu hususta Kureyş’liler yeniden yapalım diyenlerle, hiç el
sürmeyelim diyenler olarak ikiye bölünmüşlerdi. Kureyş’liler bu haldeyken, Rum
hükümdarı tarafından Mısır’da hazırlattırılan inşaat malzemeleri yüklü bir gemi
Habeşe’ de Fars’ların yaktıkları bir kiliseyi yeniden yapmak için yola
çıkarılmıştı. Kızıldeniz de yol alırken şiddetli bir fırtınaya tutuldu, rotasını
kaybederek Mekke sahillerine doğru sürüklendi, Şuaybe yakınlarında kayalara
çarparak parçalandı. Geminin patronu Bakom Kureyş ulularına geldi; “Siz
Kabe’nizi yenilemek istiyordunuz, işte malzemelerim, işte ustalarım. Kabe’nizi
yapalım” dedi. Bu fikri uygun gördüler, Kabe’yi yapmaya başladılar. Fakat
gördüler ki kereste ve malzeme yetmeyecek. Kare halindeki Kabe’yi, bugün Hicr
diye (ayrılık, ayrılma) isimlendirdiğimiz kısmı 6/5 oranında içeriye çektiler.
Bunu ne için çektiklerini bilmiyorlardı. Onlara göre kereste yetmediği için
çekmişlerdi. Kur’an indikten sonra bu şekil noktanın boyutları olarak alınacak
ve İslam san’atının ölçü birimi olarak kullanılacaktı. Noktanın yazıya
girmesiyle öylede oldu. Bugün hatt san’atında kullandığımız nokta Kabe’nin
küçültülmüş bir minyatürüdür.
Diğer taraftan Kabe’nin şekli İslam’ın dört rüknünü remzeder. Uzun kenarları
kitap ve sünneti, kısa kenarları da icma, ümmet, Kıyas-ı Fukahayı temsil eder.
Nokta felsefi manada sadece bir kavramdır. Onu hayalle kavramadan, görünmeyen
boyutları hakkında anlamayı kaybederiz. O kainatta ilk yaratılandır. Sonra ondan
daire oluşmuştur. Daire kürenin bir kesitidir. O, öyle bir sırrı ilahidir ki,
varlığının ve kudretinin kavranmazlığını onu halketmekle göstermiştir. O
kainatın hem mebdei (yaratılmışlığın başlangıcı) hem müntehası (en son ucu) hem
merkezidir. (Birbirine zıt üç şey nasıl bir şey oluyormuş okuyucu bunu biraz
düşünsün.) diğer bir ifade ile kainatın mebdei ve menşeidir. Düşünsene, senin ve
benim mebdeimiz, bir embrio, bir nokta değil mi? Akıl etsene, bütün canlıların,
varlıkların başlangıcı bir embrio değil mi? Şimdi onu hayalle kavramaya
çalışacağız. Fakat tam değil idrakımız içine alabildiğimiz kadar. Hayalimizde
ona bir başlangıç noktası, yani baz noktası tayin ediyoruz. Ve onu bu noktadan
itibaren gördüğümüzü kabullenerek hayalle takip ediyoruz.
Şekilde gördüğümüz gibi, onu kendi içine doğru yürüttüğümüz, çektiğimiz,
uzattığımız zaman (alt) kainatı elde ederiz. Bu, hayal edemediğimiz kadar bir
küçüklüktür. (buradaki alt kainattan kastımız; gözümüzün göremediği ölçülebilen
en küçük parçacıktan başlayıp içe doğru kendi sınırları ve alemleri içinde
küçülen, küçüldükçe büyüyen bir varlıklar dünyasını anlatmak istiyoruz. Belki
buna, bir zerre de kainat desek daha iyi olurdu.)
Onu dışa doğru açtığımız, sardığımız, uzattığımız zaman büyük kainatın
müntehasına ulaşırız.
Demek nokta, bizim karşımıza alt ve üst kainat olarak çıkmaktadır. Kur’an’ın
manası bir noktaya sığdırıldığına göre, noktanın kendisi Allah’ı Zülcelalin bir
sırr-ı azimi, nihayetsiz hikmetinin bir hazinesidir. O Kur’an’ın özü, Allah’ın
insanlara ifadesinin, hitabının, emir ve yasaklarının atomize edilmiş aklın
ötesinde bir şekli, dehşet feşan sırr-ı amikı, ilahi kudretin aklı perişan eden
ezel ve ebed ilminin mahfazı, yahut kenzi, Allah’ın ilim ve kudret sıfatının bir
noktada ki azameti ve azametinin ilanı.
— Hat sanatı ile ilgilenen bu işi yapmak isteyen insanlara ne diyeceksiniz,
neye ihtiyaçları olduğunu anlatır mısınız?
— Evvela kendime, sonra herkese şöyle diyorum: Geçmişi bırak, gelecek ise
daha gelmemiştir. Senin tasarrufunda değil. Sen ona hakim değilsin. O daha
gelmediğinden senin için ya var, yada yoktur. O halde yaşadığın, nefes aldığın
şu anı düşün. Senin elinde başka bir şey yoktur. Ne yapacaksan yaşadığın bu anda
yapacaksın. Geleceğin şekillenmesi bu andan çizilecektir. Bu anı ölü geçirirsen,
geleceğin ölüdür. Bu anı boş geçirirsen geleceğin boştur. Kendi geleceğinin,
mimarı, mühendisi, kurucusu sensin. Yıkıcısı da sensin. Başka kimseyi arama. Bu
anı olanca gücünle değerlendir ki, şayet geleceğe dair bir ömrün varsa, o sana
gülümseyerek gelsin. Öyleyse ey genç! Hislerden, boş işlerden, sınırlarını
muhakemen altına alamadığın hayallerden sıyrıl, aklı kendine rehber et. Fakat
mücadele ve mücahede akıldan önce gelir. Amma akılsız hiçbir şey olmaz.
Akıldan istifade etmek için onu yedi hasletle kuşatmalıyız ki onun doğru yüzü
bize yönelmiş olsun.
1. Aklı tefekküre bağlamadıkça,
2. İlim ve irfanla takviye etmedikçe,
3. Geçmişi bilmeye, geleceği anlamaya zorlamadıkça,
4. Tecrübe ve bilgi ile geliştirip olayların görülen yüzünden ziyade, görünmeyen
tarafına yönlendirmedikçe,
5. Hislerden, zararlı muamelelerden arındırmadıkça,
6. Akla zarar veren iptilalardan yine onu akılla çekip almadıkça,
7. Merhamet ve vicdanla donatmadıkça üzerinde yükseldiği bedeni ziyan eder.
Öyle akılsız çalışkanlar gördüm ki, nice akıllı tembellerin üzerine basıp
geçtiler, onların bedenleri üzerinde saltanat kurdular. Demek ki; tembelde
bulunan akıl hiçbir şeye yaramaz. Sadece sahibine düzenbazlık ve hilekarlık
öğretir ve kolaydan elde etmeyi teşvik eder.
Ey! Kabiliyetim var mı yok mu diye soran adam!.. Mücadele ve mücahede akıldan
önce geldiği gibi, çalışkanlıkta kabiliyetten önce gelir. Sevgi çalışmayı,
çalışmak kabiliyeti doğurur. Ey genç adam!... Tembelliğini gizlemek için
kabiliyetim yok diye kendine yalan söyleme. Başarının sırrı ancak çalışmaktadır,
illa çalışmaktadır. Daha yükseğe, daha yükseğe çıkmak kabiliyeti değil çalışmayı
gerektirir. Kabiliyet (denilen şey) köksüz bir yalandır.
— Siz burada aynı zamanda hat kursları da veriyorsunuz öyle değil mi?
öğrencilerinize bu işin en başında neler söylüyorsunuz?
— Yeri geldikçe öğrencilerime birçok şeyler söylüyorum. Bu iş çalışmayı
gerektirir, çalışmayı gerektirir, çalışmayı gerektirir. Bu soruya cevabı daha
önceki düşüncelerimizle dolaylı yoldan verdik.Şunları da ilave edelim: Seni
çalışmaktan alıkoyan zevklerden vazgeçeceksin. Herkes uyurken, herkes
eğlenirken, herkes gezerken sen çalışacaksın. Her yaptığın işi, ben bunu niçin
yapıyorum diye kendine soracaksın. Aldığın cevap hislerden arınmış mantıklı bir
cevap ise onu kabullen, yoksa ondan kaç. Başarının sırrı burada gizlidir. İnsan
için koşmak vardır. İnsan koştuğundan başkasının karşılığı ile mükafatlanmaz, ya
da cezalanmaz. İran’ lı Sadi’ nin dediği gibi: “ İnsan bir damla kan hezaran
(binlerce) kaygıdır. Hangi mevkide bulunursa bulunsun, hangi varlığa ererse
ersin kaygısız insan yoktur.
— “Hatt için insana iki ömür gerekli, biri öğrenmek için biri yazmak için”
diyorsunuz. Gerçekten bu kadar meşakkatli bir uğraş mı bu?
— Yukarıdaki izahlarda bu soruların cevabını biraz olsun verdiğimizi
zannediyorum. Bu bir ilimdir. Fakat san’ atın ilmidir, güzeli bilme, güzeli
bulma, güzeli yapma ilmidir. Hem de uygulamalı bir ilimdir. Yukarıda
anlattığımız gibi hem maddeye, hem de manaya bakan yönleri vardır. Bu bakımdan
kavranması güç felsefi yüzleri olduğu gibi, yapılması zor, ince nüansları ve
detayları da çoktur. Felsefi yönünü bırakıp sırf görülen tarafına baksak bile
bir ömür içinde ulaşamayacağımız kadar çok güzellikleri, yapamayacağımız kadar
çok farklılıkları vardır.
Mesela bir tablo yazacağımızı düşünelim. Bu tabloyu aynı harfin bir çok
yazılış farkları ile satrancın 64 karesindeki 64 üncü kuvvetin çarpımından elde
edeceğimiz rakam sayısı kadar ayrı şekillerde, ayrı istiflerde aynı cümleyi
yazmak mümkündür. Buradaki her form’ da, her değişik istifte ele aldığımız
cümle, ayrı yüzleri, ayrı güzellikleri ile görünecektir. Sanatkar burada, hangi
form’ da, daha güzele, daha güzele ulaşırım kaygısı içinde çırpınıp duracaktır.
Çünkü bir güzelin, daima daha güzeli vardır. Güzellik sonsuz bir kavramdır. Elde
ettiğimiz güzelle, ya da güzellikle hiçbir zaman yetinmeyeceğiz. Daima daha
güzeli bulmak için koşacağız. Çünkü insan doğumundan ölümüne kadar, bilerek veya
bilmeyerek sonsuz güzeli arar. Sonsuz güzele kavuşmadıkça, hiçbir güzellik onu
tatmin etmeyecek, daima arayış içinde olacaktır. Sonsuz güzel ise Allah’ tır.
Nihai güzellik onundur. Kafir olsun, müslim olsun onu bulmadıkça bu arayış
bitmeyecektir. Zira nakıs olan insan, kamil güzelliğe nasıl kavuşacaktır.
Ömürler biter, arayış bitmez. Hattatlar iki ömür demişler, görüldüğü gibi iki
ömür değil ömürler yetmiyor. Kur’ an’ ın indiğinden beri bu güzellik hattatlar
eli ve gönlü ile yazıda aranmaktadır. Bir başkası mimaride aramaktadır. Bahçıvan
onu gülde arayacak vesselam... Herkes kendi meşrebine göre o’nu bir yerlerde
arayacaktır. Fakat onu bulamadan ömür bitip gidecektir.
Yol uzun ömür kısa. Biz en iyisi Yahya Kemal’ in sözünü buraya adapte
ederek onun dediğini diyelim, sözü bitirelim:
“ Bu emel gurbetinin yoktur ucu
Daima yollar uzar kalp üzülür.
Ömrü oldukça yürür her yolcu
Varmadan menzile bir yerde ölür.”
Not: Bu röportaj Gelişim dergisinin ocak ayı 59. sayısında yer almıştır.
Hattat Kamil Nazik, 7 yaşından 14 yaşına kadar Zekeriyya Güvenen’in tedrisatına
girmiş hem arapça hem de hat çalışmaları yapmış ve 14 yaşında hat sanatından
icazet almıştır. 1968 yılının 11. ayının 21 irinden itibaren Hattat Hamit Aytaç
‘a gelip üç yıl kadar onun tedrisatında yazısını ilerletmek için çalışmıştır.
|