"Osmanlı
padişahları içinde denizlerin önemini en fazla idrak
eden şüphesiz Kanuni Sultan Süleyman’dı."
İdris Bostan[1]
Bir devlet düşünün ki, Hazar Denizi, Karadeniz,
Akdeniz, Kızıldeniz, Basra Körfezi’ni denetiminde
tutsun; bir devlet düşünün ki, Macaristan’ın bir
bölümü, Balkanların tamamı, bugün Ukrayna sınırları
içinde kalan Kırım, Anadolu, Mezopotamya ve
Arabistan’a hükümran olsun; nihayet bir devlet
düşünün ki, Sudan ve Habeşistan’dan Mısır, Libya,
Tunus, Cezayir ve Fas’a kadar Afrika topraklarını
yönetsin, Hind Okyanusu’na, hatta güneydoğu
Asya’daki Açe gibi küçük sultanlıklara bile el
uzatsın.
Maalesef biz Misak-ı Millî sınırları içinde
oturanlar ve kendisini onunla sınırlayanlar için bu
çapta bir imparatorluğu yönetmenin ne demek olduğunu
kavramak, imkânsız değilse bile, zor olsa gerek.
Lakin ortada inkârı kabil olmayacak bir gerçek var:
Bizden birileri gidip yönetmişler buraları. Hem de
öyle böyle değil, asırlarca. Süre olarak en kısa
kaldıkları Orta Macaristan’ın bile 150 küsur yıl
elimizde kaldığını, bir başka deyişle bunun, TC’nin
ömrünü ikiyle çarptığınızda elde edeceğiniz bir
süreye denk geldiğini düşünün, yeter.
Peki kimdi bu yönetmeyi bilen ve buna iştahlı olan
adamlar? Nasıl yetişmişlerdi? Bu ufuklara nasıl
yöneltildiler ve çoğu fethettikleri yerlere ilk
gittiklerinde nasıl bir yönetim tarzı ortaya
koydular? Bunları anlayabilmek için en elverişli
anahtar, imparatorluğun sınırlarını şimşek hızıyla
genişleten ama aynı zamanda onu en sağlam temeller
üzerinde yükseltmeyi görev edinen sultanın
kendisidir.
Kanuni
bereketi
Onuncu Osmanlı padişahı olarak tahta çıkan Kanuni
Sultan Süleyman 22 Eylül 1520’den 7 Eylül 1566’ya
kadar hükümdarlık yaptı ve Osmanlı tahtında en uzun
süre oturan hükümdar unvanını aldı.
Kanuni tıpkı babası Yavuz Sultan Selim gibi meslek
olarak kuyumculuğu seçmişti ama şiir alanında, en az
komutanlığı ve yöneticiliğindeki kadar iddialı
olduğunu biliyoruz. Muhibbî mahlasını kullandığı 3
ciltlik Divân’ında tam 2.779 gazel yer almaktadır ki,
kendisiyle yarışan Zâtî’nin bile ulaştığı gazel
sayısı 954 gazel eksiğiyle 1.825 adette kalmıştır.[2]
Ayrıca bir cilt tutarında Farsça şiir yazmıştı.
Kanuni bu üstün şairlik performansıyla Divan
edebiyatının gazel rekorunu da kırmış oluyordu.
Kaynaklarda Kanuni’nin kavaflık (kunduracılık)
yaptığına dair de bir kayıt vardır. Keza seramik
meraklısıydı, bu yüzden “mavi-beyaz” adı verilen ve
bugün Çinlilerin bile bayıldığı pek çok zarif
porselen kap kacak, onun devrinde saraya girmiştir.
Çalışkanlığıysa hakikaten göz kamaştırıcıydı. Çift
emeklilik maaşını hak edecek kadar ve yıldırıcı bir
azimle çalıştı. Yarım asra yaklaşan saltanatında
doğuya ve batıya, güneye ve kuzeye doğru karadan ve
denizden onlarca sefere çıktı. Kanunlarıyla
imparatorluğun bünyesini sağlamlaştırdı. Başta bir
şehir olan Süleymaniye Külliyesi olmak üzere muazzam
bir imar faaliyetini başlattı. Son olarak 70’ini
devirdikten sonra çıktığı Zigetvar seferinde görürüz
onu. Koca Sultan bu kalenin fethinden 5 gün önce
savaş meydanında ruhunu teslim etti. İç organları,
öldüğü yere gömüldü ve türbesinin yanına bir cami
yaptırıldı.
Onun değerli bir asker ve yönetici olduğunu, yarım
asırlık hükümdarlığı boyunca sürdürdüğü üstün
performansından çıkarabiliriz. Dünya tarihinde pek
çok cihangir gelip geçmiş, ancak pek azı Kanuni’nin
sergilediği ‘ömür boyu cevvâliyeti’ sergileyebilmiş
ve bunu bir kadroyla el ele yürütebilmiştir. 25
yaşında tahta çıktığı vakit de, hasta hasta sefere
yollandığında da onu hep iş başında, daima eylem
halinde görürüz.
İşte o
muhteşem kadro
Kanuni’nin bu uzun soluklu başarısının arkasında
ekip kurma ve yönetme becerisinin yattığını görmemiz
lazım. Etrafına topladığı ekibe daima yeni ufuklar
ve hedefler çizen, vizyon sahibi bir “lider” ve “patron”dur
o. Yılmaz Öztuna’nın belirttiği gibi, Kanuni,
muhteşem başarılarla dolu saltanatını, kurduğu bu “muhteşem
ekip” marifetiyle gerçekleştirmiş, adeta bir
orkestra şefi gibi onları yönlendirmiş,
arkalarındaki bitimsiz nefes olmuştur:
"Bizim tarihimizde böyle bir ekip oluşturan liderler
çok azdır. Bu ekibi oluşturmak için hükümdar, hattâ
devlet başkanı olmak gerekmez. O milletin şevketli
çağlarında yaşamaya da lüzum yoktur. Sadece o
kabiliyetle doğmak, kendisi kadar kudretli
insanlarla çalışmak zevkine sahip olmak, onları
kıskanmamak, kendine rakip görmemek gerekir... [Bir
de] Tarihimizde “Büyük” diye geçen Mustafa Reşid
Paşa, böyle bir ekibi, devletin en kritik
dönemlerinden birinde kurdu. Reşid Paşa haleflerini
bile yetiştirdi. Zaten ben, haleflerini
yetiştiremeyen devlet adamına, “gerçek bir lider”
demem."[3]
Şimdi
Kanuni’nin kurduğu bu “muhteşem ekibi” kabaca
hatırlamaya çalışalım:
Devlet
adamları ve komutanlar:
Çok yönlü bir devlet adamı ve aydın olan Makbul
İbrahim Paşa ile Sokollu Mehmed Paşa, Balkan fatihi
Bâli Paşa, Yemen fatihi Özdemir Paşa, Kafkas fatihi
Özdemiroğlu Osman Paşa, Moskova fatihi Devlet Giray,
Kıbrıs fatihi Lala Mustafa Paşa, devlet felsefesini
anlattığı Asafnâme’si ve Osmanlı tarihiyle gerçek
bir aydın olduğunu ortaya koyan Sadrazam Lütfi Paşa.
Barbaros
Hayreddin Paşa'nın Sancağı.
Amiraller:
Barbaros
Hayreddin Paşa, Turgut Paşa (Reis), Uluç Ali Reis,
Aydın Reis, Piyale Paşa, Selman Reis, Murad Reis,
Hadım Süleyman Paşa.
Şairler:
Fuzulî[4], Bâkî, Nev’î,
Taşlıcalı Yahya, Hayalî, Zâtî, Âşık Çelebi,
Trabzonlu Figânî, Bağdatlı Ruhî, Bursalı Cenânî,
Riyâzî.
Mimari-musiki:
Koca Sinan,
Behram Ağa.

Hat ve resim:
Ahmed Karahisarî, Matrakçı Nasuh, Haydar Reis,
vitraycı Sarhoş İbrahim.
İlim adamları:
Zenbilli Ali Efendi, Ebussuud Efendi.
İlim ve fikir
adamları:
Kemalpaşazade, Taşköprülüzade.
Tarihçiler:
Gelibolulu Mustafa Âli, Selanikî, Hoca Sadeddin
Efendi.
Coğrafyacılar:
Piri Reis, Seydi Ali Reis.
Manevî
büyükler:
Sünbül Sinan, Merkez Efendi, Ümmî Sinan, Üftade,
Yahya Efendi.
Şimdilik her biri hakikaten ayrı bir yıldız olan bu
ışıltılı kadronun içinden Lala Mustafa Paşa gibi
birinin önceki yıl Zorlu Grubu tarafından ‘en
başarılı mentor’ seçildiğini hatırlatmakla yetinelim
ve bu kadronun yaklaşık 30 tane Türkiye’yi
yönettikleri gerçeğine gözlerimizi kapamayalım. Biz
bir tanesini yürütmekte bu kadar zorlanıyorsak…