Hİlye-İ Şerİfler ve
Medenİyetİmİzdekİ Yerİ
Hilye, süs, cevher; güzel sıfatlar, fizikî
görünüş, Efendimizin kutsal niteliklerini ve fizikî durumunu
anlatan yazı anlamlarına gelmektedir. Kültür tarihimiz açısından
da hilyeler başta Efendimiz olmak üzere çeşitli din
büyüklerimizin fizikî ve ahlakî güzelliklerini anlatan metinler
olarak tarif edilebilir. Bilindiği üzere, İslâm’da resim yasak
sayılmıştır ama sahabeden sonraki Müslüman nesil hep Hazreti
Peygamber’in fiziksel görünüşünü merak etmiştir.
Efendimiz yaşarken kendisini merak edenlerin gidip o pâk cemali
görme imkânı vardı; ama sahabeden sonraki nesil yani tâbiin ve
tebe-i tâbiin Hazreti Peygamber’in mübarek cemallerini
hep merak etmişler ve bu konuda sürekli öncekileri sorulara tâbi
tutmuşlardır. İşte sonradan gelenlerin o hasretli meraklarını
gidermek için yapılan tarifler, hilye geleneğinin başlamasına
vesile olmuştur. Hicretin birinci asrında birçok hilye
rivayetleri oluşmuş ve sonunda Tirmizi “Eş-şemâilu’n-nebeviye
ve’l-hasaisu’l-Mustafavviyye”sinde bu rivayetleri derlemiştir.

Günümüze dek ulaşan hilye metinlerinin mesnedi de çoğunlukla
Tirmizi’nin bu eseri olmuştur. Gerek Buhari gerekse Tirmizi
menşeli kaynaklardan öğrendiğimiz kadarıyla Allah Resulü sallahu
aleyhi ve sellem hilyesi hakkında bilgi veren birçok sahabe
vardır ama bunlar arasında tariflerindeki tasvir ve detay
itibariyle öne çıkan raviler şunlardır: Hz. Ali (r.a), Enes bin
Malik (r.a), Hind bin Ebi Hale (r.a), Bera bin Azib (r.a) ve
Cabir bin Semüre (r.a).
Bugün birçok evde bulunan levhalarda kullanılan hilye de Hz.
Ali’nin rivayet ettiği hilyedir ki “Hilye-i Saadet” diye
isimlendirilen bu metnin tercümesi şu şekildedir: Hz. Ali
radıyallâhu anh, güzeller güzeli Peygamber Efendimiz sallallâhu
aleyhi ve selemin evsâf-ı cemâliye ve kemâliyesini yâd ettiği
zaman şöyle derdi: “Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve
selem ne uzun, ne kısaydı. Uzuna yakın orta boyluydu. Saçları ne
kıvırcık ne de düz idi. Kıvırcıkla düz arası dalgalı bir saça
sahipti. Nuranî yüzleri ne tam yuvarlak ve şişkin, ne de uzun ve
zayıftı. Bilakis değirmiydi. Latîf tenleri kırmızıya çalan
pembemsi, nurânî bir beyazdı. Gözleri siyah, kirpikleri
uzuncaydı. Kemikleri iri, omuzları genişçeydi. Nârin
bedenlerinde bulunan tüyler, göğüslerinden aşağıya inen kısımda
daha belirginceydi.
Mübarek el ve ayakları, kararında bir dolgunluktaydı. Yürürken,
âdeta yokuştan aşağı iner gibi mehâbetle yürür ve ayağını yere
sağlam basardı. Birisiyle konuşacakları veya bir şeye
bakacakları zaman, bütün bedeniyle o tarafa yönelirlerdi. İki
omuzu arasında peygamberlik mührü vardı ki zaten O, nübüvvet
manzûmesinin mührü son peygamberdir. İnsanlar içinde sadr-ı
sinesi en geniş olanı O’ydu. İnsanların en doğru sözlüsü, en
yumuşak huylusu, en geçimlisi, en mürüvvetlisi, en âlicenabı, en
zarifi, en kibarı, en latîfi yine O’ydu. O’nu ilk defa gören
birisi, ister istemez onun karşısında bir mehâbet hissine
kapılır; O’nun atmosferine girip O’nu yakından tanıma şerefine
erince de artık O’na âşık olur, O’na tutulur, O’na vurulur ve
O’na meftun olurdu. O’nu vasfetmek isteyen biri, aczini itirafla
“Ne O’ndan önce ne de O’ndan sonra, O’nun gibisini gördüm,
göreceğime de ihtimal vermiyorum!” derdi. Salât u selâm,
tahiyyât u ikram, her türlü ihtiram O’na, O’nun âl ve ashâbına
olsun yâ Rab!” Hilye tablolarının göbek kısmında genellikle Hz
Ali’nin bu rivayeti kullanılmıştır ama bunun yanında son asır
itibariyle meşhur olan bir metin daha vardır ki o da Ahmed
Cevdet Paşa’nın önemli eserlerinden biri olan Kısas-ı
Enbiya’sının dördüncü cüzündeki “Bazı Evsaf-ı Seniyye-i
Muhammediyye” başlığı altında yazmış olduğu “Hilye-i Saadet”tir.
Filibeli Ahmed Hilmi de “Tarih-i İslâm” adlı eserinde bu metni
aynen kullanmıştır. Bu metninhülasası 1886 yılında Hattat Hacı
Ahmed Arif Efendi tarafından nesih bir hatla levha hâline
getirilmiş ve Matbaa-yı Osmaniye’de basılmıştır. Aynı levha 1970
yılında Ajans-Türk müessesi tarafından 1970’de ofset baskıyla
yeniden basılmıştır. Ayrıca bu metin yine 1970 yılında Diyanet
İşleri Başkanlığı’nca “Diyanet Dergisi Özel Sayı”sına
alınmıştır. Ahmed Cevdet Paşa’ya ait olan hilye metni ise
şöyledir: “Resul-i Ekrem ve Fahr-i Âlem Muhammed Mustafa
sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, hilkatçe ve ahlakça, nev-i
beni âdemin ekmeli idi Hep, enbiya-i izam aleyhi’s-salatü ve
sellem ha zaratı, tam’ül-aza ve güzel yüzlü olup, Habib-i Hüda
onların en güzeli idi Mübarek cismi güzel, her azası mütenasip,
endamı gayet matbu; alnı, göğsü, iki omuzlarının arası ve
avuçları geniş; boynu uzun, mevzun ve gümüş gibi saf; omuzları,
pazuları, baldırları iri ve kalın; bilekleri uzun, parmakları
uzunca; elleri ve parmakları kalıncaydı. Mübarek karnı göğsü ile
beraber olup şişman değildi. Ayaklarının altı çukur olup düz
değildi. Uzuna karib orta boylu, iri kemikli, iri gövdeli, güçlü
kuvvetli idi. Ne zayıf ne semiz, belki ikisi ortası ve sıkı etli
idi.
Mübarek cildi ise ipekten yumuşak idi. Kemal-i itidal üzere
büyük başlı, hilal kaşlı, çekme burunlu, az değirmi çehreli ve
söbüce yüzlü idi. Şişman yüzlü ve yumru yanaklı değildi.
Kirpikleri uzun, gözleri kara, güzel ve büyücek; iki kaşının
arası açık, fakat kaşları birbirine karibdi. Çatık kaşlı
değildi. Ve iki kaşının arasında bir damar vardı ki vakt-i
gazabda kabarıp görünür idi. O Nebiyy-i Mücteba, ezherü’l-levn
idi, yani ne kireç gibi ak ne de kara yağız, belki ikisi ortası
ve gül gibi kırmızıya mâildi. Beyaz, nuranî ve berrak olup
mübarek yüzünde nur lemean ederdi. Gözlerinin akında dahi az
kırmızılık vardı. Dişleri, inci gibi abda ve tavda olup
söylerken ön dişlerinden nur saçılır, gülerken fem-i saadeti,
bir latif şimşek gibi ziyalar saçarak açılırdı. Saçları, ne pek
kıvırcık ne de pek düzdü; saçlarını uzattığı vakit, kulaklarının
memelerini örterdi. Sakalı sık ve tam idi. Uzun değil idi ve bir
tutamdan ziyadesini alırdı. Âlem-i bekâya rıhlet buyurduklarında
saçı, sakalı henüz ağarmağa başlayıp başında biraz ve sakalında
yirmi kadar beyaz kıl vardı. Cismi nazif, kokusu latif idi. Koku
sürünsün, sürünmesin teni ve teri en güzel kokulardan âlâ
kokardı. Bir kimse O’nunla musafaha etse, bütün gün O’nun
rayiha-i tayyibesini duyardı ve mübarek eliyle bir çocuğun
başını meshetse, rayiha-i tayyibesiyle o çocuk, sair çocuklar
arasında malum olurdu.
Doğduğu vakit dahi nazif ve pak idi ve sünnetli, göbeği kesik
olarak doğmuştu. Havassı fevkalâde kavi idi. Pek uzaktan işitir
ve kimsenin göremeyeceği mesafeden görürdü. Hep harekatı
mutedildi. Bir yere azimetinde acele ve sağ ve sola meyletmeyip
kemal-i vakar ile doğru yoluna gider ve fakat sürat ve suhulet
ile yürür idi. Şöyle ki, âdeta yürür gibi görünür, lâkin yanında
gidenler, sürat ile yürüdükleri hâlde geri kalırlar idi. Elhasıl
en mükemmel ve en müstesna surette yaratılmış bir vücud-ı mes’ud
ve mübarekti. Cevdet Paşa’nın metninde de görüldüğü üzere hep
“en mükemmel, en müstesna” gibi hürmet ifadeleriyle işlenen
“Hilye-i Saadet” Osmanlı toplumunda kutsal bir değer olarak
düşünülmüş ve insanlar tarafından bereket getirmesi; afetten,
beladan korunma mülâhazasıyla ceplerde taşınmıştır. Hatta
Hilye-i Saadet’in olduğu mekânların hep yangınlardan, sellerden,
depremlerden ve sair afetlerden korunması umulmuştur. Bu yönüyle
de hilyeler yeni evlilere mutluluk getirmesi için, yuvalarına
bela gelmemesi için verilebilecek en güzel hediyelerden biri
sayılmıştır. Hilyelere atfedilen bu değer hâlen devam
etmektedir.
Günümüzde de birçok evde çok güzel hilye tabloları duvarları
süslemektedir. Ama acıdır ki özellikle yeni evlenen çiftler için
en güzel hattatlara Hilye-i Şerifler yazdırıp onlara birer düğün
hediyesi olarak sunma geleneği, günümüzde sönmeye yüz tutmuş
durumdadır. Edebiyat tarihi açısından hilyeler Nihat Sami
Banarlı’nın yaklaşımıyla “dinî edebiyat” kapsamında
değerlendirilmiştir. Bilindiği üzere dinî edebiyattaki sevgili
kavramının merkezinde de hep Hazreti Peygamber sallahu aleyhi ve
sellem var olagelmiştir. Efendimizin etrafında gelişen dinî
edebiyat türleri sire’tü’n-nebiler, mevlidler, hilyeler, nat-ı
şerifler, miraciyeler şeklinde isimlendirilmektedir. İşte
konumuza bakan yönüyle edebiyat tarihinde, eldeki hilyelerden
yola çıkılarak manzum hilyeler de yazılmıştır ki bu noktadaki en
meşhur isim Hakanî Mehmed Bey’in “Hilye-i Hakanî” adlı
mesnevisidir.Manzum hilye yazımı, yakın zamanlara dek
süregelmiştir. En son örneklerinden biri de Eski Bursa
Milletvekili Mustafa Fehmi Gerçeker’in “Hilye-i Fahri Âlem” adlı
manzum eseridir. Hilyelerin bu denli rağbet görmesinin sebebi
hem Türklerin samimi Müslümanlığı hem de Hz Ali’den rivayet
edilen “Hilyemi gören beni görmüş gibidir. Beni gören insan bana
muhabbetle bağlanırsa Allah (c.c.) ona cehennemi haram kılar, o
kişi kabir azabından emin olur, mahşer günü çıplak olarak
haşredilmez” şeklindeki hadistir ki bu hadis- i şerif,
hilyelerin kültür tarihimizde bir yer edinmesinde tetikleyici
bir fonksiyon eda etmiştir.
Dinî hayattaki söz konusu samimiyet, sanatın her alanına
yansımış, hattatlar ve müzehhipler de bu alanda çok ciddi
eserler ortaya koymuşlardır. Özellikle hilyelerin göğüs cebinde
taşınması ve duvarlarda asılması hattatların bu alanda
kendilerini göstermelerine vesile olmuştur. Bu konuda ilk örnek,
ünlü hattatımız Hafız Osman tarafından levha hâline
getirilmiştir. Tam bu noktada yeri gelmişken ifade etmek gerekir
ki rahmetli Abdulkerim Abdulkadiroğlu hocamız Milli Kültür
dergisinde, ilk hilye hattatının Ahmed Karahisari olma
ihtimalini de dikkatlerimize sunmaktadır. Başlatıcısı gerek
Hafız Osman olsun gerekse Ahmed Karahisari veya henüz
bilmediğimiz başka bir isim olsun, eldeki bilgilerden hareketle
kabul ettiğimiz kadarıyla, hilye yazma geleneği dört beş asır
boyunca sürekli bir şekilde devam etmiş ve Mahmud Celaleddin,
Hacı Ahmed Arif, Mehmed Şefik, Mustafa İzzet, Mehmed Hulusi,
Hasan Rıza, Kamil Akdik gibi büyük sanatkârların bu alanda da
eserler ortaya koymalarına vesile olmuştur. Tezyinata bakan
yönüyle de hilyeler temelde şu bölümlere ayrılmıştır: 1.
Başmakam: Buraya genellikle besmele yazılır. 2. Göbek: Bu kısma
da çoğunlukla Hz Ali’den rivayet edilen metin yazılır. 3. Hilal:
Göbek kısmındaki daireyi saran hilal şeklindeki ucu açık
çemberdir. Her hilyede bulunmak zorunda değildir. 4-5-6-7.
bölümlere de Hulefa-i Raşidî’nin isimleri yazılır. Söz konusu
bölümlerde bazen Hazreti Peygamber sallahu aleyhi ve sellemin “Ahmed,
Mahmud, Mustafa, Hamid” şeklindeki diğer muazzez isimleri de
olabilir. 8. bölüm: Bu kısımda da Hazreti Peygamber sallahu
aleyhi ve sellemi öven bir ayet yazılıdır.
Genellikle şu ayet-i kerimeler kullanılır: “Biz ancak Seni
âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya 107) “Hiç şüphesiz ki
Sen büyük Görüldüğü üzere, gerek hat sanatında gerek tezhip
sanatında gerekse edebiyatta çok özel bir yeri olan hilyeler,
günümüzde de yeniden keşfedilmeyi, yeniden gündelik hayatımızda
bir yer edinmeyi beklemektedir. Özellikle edebiyata bakan
yönüyle, kültür tarihimizde sanatçılar hilye metinlerini
aktarmaktan, bunları manzum bir şekilde yeniden ele almaktan
çekinmemişler, hatta bu işi bir hizmet olarak düşünmüşlerdir.
Fakat manzum ve mensur hilyelerin dışındaki metinlerde Hazreti
Peygamber’in bedeni anlatılırken genellikle soyutlamalara
başvurulan bu alanda, son dönemlerde ciddi sanat eserleri ortaya
konamamaktadır. Geçmişe baktığımızda hilyeler hat
sanatçılarının, tezhip sanatçılarının ve manzum hilye yazan
diğer sanatçıların kendilerini gösterdikleri özel bir alan
olmuştur. Bu alanlardaki sanatçıları var eden hilyelere ait
birikimler, şiirde ise pek açık bir şekilde işlenmemiştir.
Hilyelerde etraflıca işlenen Efendimiz sallahu aleyhi ve
sellemin vücudu, şiire konu olunca meselenin mücerret bir
şekilde işlenerek geçiştirilmesi çabası dikkatlerimizi
çekmektedir. Özellikle şairlerde görülen bu tavır da iki açıdan
değerlendirilebilir: Birincisi Hazreti Peygamber sallahu aleyhi
ve selleme olan yoğun sevgi ve o sevgi bağlamındaki derin
hürmettir. İkincisi de İslâm medeniyetinin dünyaya ve güzellik
kavramına olan bakışıdır. Netice olarak denilebilir ki kültür
tarihimiz açısından çok önemli bir yere sahip olan hilye-i
saadetlerin yazımı ve tezyinatı, Hazreti Peygamber sallahu
aleyhi ve sellemin resmedilemeyen bedenîn sanata konu olması
noktasında en güzel örneklerdir ve edebiyatta, hat sanatında,
bir yönüyle de mücerret resimlerde yeniden işlenmeyi
beklemektedir. Özellikle günümüz nesillerin de mana dünyalarına
hitap edebilecek manzum hilyelerin yazımı bir vazife olarak
ediplerimizin önünde durmaktadır.
