|
CENNET'TE
YAZMAK
Hattat Halim Özyazıcı,
Osmanlıdan intikal eden en önemli hattatlarımızdan Hattat Hamid Aytaç’ın
talebesidir. Fakat genç sayılabilecek bir yaşta vefat etmiştir.
Hattat Hamid gayretli, verimli ve üretken bir hayat yaşamıştır. Adeta hat O’nun
hayatı olmuştur. Artık son demlerini yaşadığını fark etmiş ve hattan ayrı düşmek
istemediği için ölümden tedirginlik duymaktadır. Bu ruh haliyle bir gece
rüyasında talebesi Hattat Halim Efendi’yi görür. Halim Efendi günlük, güneşlik,
yemyeşil bahçeler, rengarenk çiçekler içinde fakat habire yazmaktadır. Tıpkı
hayatında olduğu gibi hızlı hızlı yazmakta her yan yazıyla dolmuş durumdadır.
Hattat Hamid hayretle seyrederken Halim Efendi; “hocam bizi burada da
bırakmadılar, habire yazıyorum” der. Ertesi gün Hattat Hamid, neşeli bir
vaziyette öğrencilerine der ki; “Çocuklar artık rahatça ölebilirim. Boşuna
telaşlanmışım, Cennet’te de yazdırıyorlarmış.”
HEM OKUR, HEM
YAZAR
Keçecizâde
İzzet Molla; Hattat Mustafa Râkım’ın sanat gücünü bugünlere emanet ederken,
şiirde de üstün olduğunu belirtmektedir.
Hattat Yesârizâde, Hattat Mustafa İzzet Efendi için, hükümdar II.Mahmud’a;
— Kulunuz biraz okurum hünkârım, İzzet Efendi de iyi yazar, ikimiz bir arada
olunca bir âdem oluruz, Hattat Mustafa Râkım için ise;
— O hem okur, hem yazar bir âdemdi, der.
ÖMRE BEDEL BİR
SANAT
Hattat Ali bin Abdullah
yetmiş yaşına kadar hayat sürer. Ömrünün her senesine karşılık birer Mushaf
yazar. Vasiyet ederek son yazdığı Mushaf’tan elde ettiği ücretin, vefatında
defin işlerinde kullanılmasını ister.
O "VAV"
Meşhur bir hikayedir:
Hafız Osman fırtınalı bir günde dolmuş kayıkla Beşiktaş’a geçecektir. Bir kayığa
biner. Yol bitmek üzereyken kayıkçı ücretleri ister. Fakat Hafız Osman o gün
aceleyle çıktığı için yanına para almayı unutmuştur. Kayıkçıya, “efendi, yanımda
param yok, ben sana bir “vav” yazayım, bunu sahaflara götür karşılığını alırsın”
der. Kayıkçı yüzünü ekşitip söylenerek yazıyı alır. Bir müddet sonra kayıkçının
yolu sahaflar tarafına düşer. Bakar ki yazılar, levhalar iyi fiyatlarla alınıp
satılıyor. Cebindeki yazıyı hatırlar ve götürür satıcıya. Satıcı yazıyı alır
almaz “Hafız Osman vav’ı” diyerek açık artırmaya başlar. Sonuçta iyi bir fiyata
“vav”ı satar kayıkçı. Kayıkçı bir haftalık kazancından daha fazlasını bu “vav”
ile kazanmıştır. Bir gün Hafız Osman yine karşıya geçecektir ve yine aynı
kayıkçıyla karşılaşmıştır. Yol bitmek üzereyken yine ücretler toplanır. Hafız
Osman da yol ücretini uzatır kayıkçıya. Kayıkçı “efendi para istemez, sen bir “vav”
yazıver yeter” der. Hafız Osman gülümseyerek der ki; “efendi o “vav” her zaman
yazılmaz.”
MÜTEVAZI OLANI
ALLAH YÜCELTİR
Ömrünü Kur’an-ı Kerim
yazarak geçiren Kayışzade Hafız Osman, devrin padişahlarına dahi hat hocalığı
yaptığı halde, ulaştığı şöhrete rağmen asla kibir ve gurura kapılmamış, tam bir
tevazu içinde yaşamıştı.
Bir gün öğrencilerinden biri derse gelmemiştir. Ders sonrası Hafız Osman, yolda
o öğrencisine rastlar. Öğrencisinin makul bir mazeret nedeniyle derse
gelemediğini öğrenince hemen orada yol kenarına oturarak dersini verir.
ELİ KIRILMADAN
GETİR
Bir gün ketebe
cemiyetinde, Hattat Hafız Osman Efendiye bir zat gelir.
— Sana çocuğumu göndereceğim, sizden meşk etsin istiyorum; amma falana
gönderdim. Eli kırılsın da ondan sonra size gelsin, der.
Hafız osman:
— Aman eli kırılmadan bana getir, sonre eli kırılınca tedavi kabul etmez,
demiş.
SERİ-ÜL’KALEM
Bir yazarımız hazırlamakta
olduğu kitabı için İstanbul’un fethi ile ilgili hadis-i şerifin bir hattat
tarafından yazılmasını arzu eder. Bir dostunun aracılığı ile Hattat Halim
Efendi’nin bağ evine giderler. İsteklerini söylediklerinde Hattat Halim Efendi
hiç yüksünmeden “olur, başımın üstüne” diyerek kabul eder.
Kısa bir süre sessizce düşündükten sonra kağıt üzerine pergel ile bir daire
çizer sonra onun ortasına daha küçük bir daire… Önce kurşun kalemle iki daire
arasında oluşan boşluğa yazıyı kabaca yerleştirir, sonra kamış kalem ve
mürekkeple yazıyı yazmaya başlar. Bir taraftan sol eli ile kağıdı döndürerek,
sağ eli ile de gayet seri ve harikulade bir şekilde kalemi kaydırıp yazıyı
yazar. Sülüs yazıyla daire istifli hadisi yazma işlemi kısa sürede tamamlanır.
GÖNLÜMÜ YAZIYA
VERDİM
Şeyh Hamdullah'a, bu yazıyı
nasıl elde ettiğini sormuşlar, O da; "gözlerimi hocamın eline, gönlümü yazıya
verdim, elimle kalemi de gereğine bağladım, bir harfi nasıl yazmak icab ediyorsa
yazıncaya kadar yazmaktan bıkmadım." cevabını vermiş!
GEL KEYFİM GEL
Beşir Ayvazoğlu'nun
kaleminden Uğur Derman'dan nakil:
“Ebruculukta kullanılan ve Hindistan’dan geldiği için tedariki zor olan, morumsu
vişne çürüğü renkli lök boyasının Mısır Çarşısı’ndaki bir dükkânda bulunduğunu
işiten Necmeddin Efendi bu boyanın peşine düşer. Lâkin o gün 13 Kasım 1918’dir
ve 30 Ekim’de imzalanan meş’um Mondros Mütarekesi’ni müteakip gemilerle gelen
İngiliz-Fransız kuvvetleri İstanbul’u işgale başlamışlardır. Lök boyasını temin
eden ve başına bir iş gelmemesi için vapura binmeyip sandal tutarak yabancı
askerlerin arasından güç bela Üsküdar’a dönen Necmeddin Hoca, evine zorlukla
erişir. Aradan neredeyse beş yıl geçtikten sonra, 6 Ekim 1923 günü yabancı
kuvvetlerin gemilerle İstanbul’dan ayrılışını, limanı gören bahçesinden dürbünle
seyrederken o neş’e ile evine girip ‘Gel keyfim gel’ celi talikini ebrulu olarak
yazar ve renkleri serperken işgal günü zorlukla bulduğu lök boyasını da bilhassa
kullanır.”
Uğur Bey’in anlattığına göre, Necmeddin Okyay, o gün, tekneden çıkardığı “Gel
keyfim gel” ebrusunu seyrederken bir yandan da kahvesini yudumlayarak keyfine
keyif katmaktadır. Fakat birden, heyecandan olsa gerek, kahvesi ebrunun üzerine
dökülüverir. Bu ebru, Uğur Bey’in koleksiyonundadır ve üzerindeki kahve lekeleri
hâlâ durmaktadır.
YAZMAK / KARALAMAK
Klasik Hat Sanatımızda
geleneğe bağlılık ve sanatta yeterlilik son derece önemlidir. Bir hattat,
hocası; "artık belirli bir seviyeye ulaştın, eserlerine imza koyabilirsin"
demedikçe imza koymaz. Hatta o kadar ki, yirmi otuz sene, geceli gündüzlü hiç
nefes almadan çalışan üstadlar bile eserlerini imzalarken korku duyarlarmış.
Mükemmele ulaşmak isteyen sanatçı eserini kesinlikle mükemmel görmez. Bu
düşünceyle bazı hattatlar yazısını "eser" yerine koymayıp "sevvedehü (karaladı)"
diye imzalar, "ketebehü (yazdı)" şeklinde imza atmazlarmış. Ya da tevazu ile
"ed'af-ül'küttab (katiplerin en zayıfı)" şeklinde imzalar da çok rastlanan imza
türlerindendir
BAĞCI ve HATTAT
Verimli ve üretken
hattatlarımızdan Halim Özyazıcı, 1924 yılında Bab-ı Ali caddesi'nde bir dükkan
açarak serbest hattat olarak çalışmaya başlamıştı. 1928 Harf İnkılabı ile
çalışma imkanı kalmayınca Topkapı'da bir araziyi satın alarak bağ haline
getirmiştir. Toprağını ıslah ettiği ve duvarını kendisi çevirdiği bu bağda otuz
çeşit üzüm yetiştirmiştir. Geçimini buradan sağlamaktaydı ama hat sanatından da
kopmuş değildi. Gelen yazı siparişlerine de cevap veriyordu.
Hattat Halim Efendi bu dönemde yazdığı yazılara "sabıkan hattat / halen bağıban
(eskiden hattat / şimdi bağcı)" şeklinde imza atıyordu.
BAŞKA HOCAYA
GİTMEM
Şevki efendi, dayısı Mehmed
Hulusi Efendiden sülüs ve nesih yazılarını meşk etmiştir. Daha ondört yaşında
icazet aldığı zaman dayısı, "Oğlum yazıyı ben bukadar öğretirim. Bundan
ilerisini Mustafa İzzet Efendi'den ve diğer hattatlardan öğren" demesi üzerine,
Şevki Efendi: "Ben sizden başka hocaya gitmem ." cevabını vermiş. Hoca efendi bu
ihlas ve samimiyet karşısında müteessir olup ağlamıştır.
GEÇİM SIKINTISI
Hattat Yakup efendi, hat yazısıyla
meşk etmekteydi. Bir arkadaşı O´na: "Boş işlerle uğraşma Yakup efendi!
İhtiyaçlarını giderebileceğin, çok para kazanabileceğin başka bir işle meşgul
ol" der.
Aradan uzun zaman geçer... ve Yakup efendi yazılarıyla ün yapmıştır. Dolayısıyla
maddi durumu çok iyi duruma gelmiştir.
Bir gün yine o arkadaşıyla karşılaşır Yakup efendi. Ve der ki: "Canım arkadaşım,
bu sanat öyle bir sanattır ki; onunla ugraşanlar geçim sıkıntısı çekmezler....
GÖNÜL UYUMAZ
Hattat Hamid geceleri geç saatlere
kadar, hattat bazen sabahlara kadar çalıştığı için gündüz çalışma masasında yazı
yazarken kimi zaman elinde kalemle uyuklar.
Öyle ki, bazen harfin yarısını yazıp uyukladığı olurdu. Fakat bu halde bile eli
yazının üzerinde hiç titremeden bekler, birkaç dakika sonra gözlerini açtığında
kaldığı yerden aynen devam ederdi. Üstadın bu şekilde tamamladığı harfleri
bozulmadan ve pürüzsüz yazması son derece enteresandır
BİR ŞAHESER
BULDUM
Hattat Kamil Akdik
hızlı adımlarla ve etrafına bakınarak yürümektedir. Yürümek değil, sanki
koçmaktadır. Yüzünde heyecanlı bir tebessüm. Eli bağrında, sanki bir şey
saklamaktadır. Bir dostu bu hali uzaktan görmüştür.
Sonraki bir karşılaşmada o halinin ve telaşının sebebini sorar: “Üstad, neydi o
geçen günkü haliniz? Tatlı bir telaş vardı üzerinizde, hayırdır inşaallah!”
Üstad keyifle gülümseyerek; “büyük hattatlardan birinin çok nefis bir yazısını
gayet ucuz bir fiyata almıştım. Satıcı durumun farkına varıp ucuz gitti diyerek
satmaktan vaz geçmeden hemen uzaklaşayım diye hızlı hızlı gidiyordum” der.
MUSKANIN TESİRİ
II. Bâyezid Amasya’da
validir, av merakı ileri derecededir ve en marifetli tazılara sahiptir.
Maiyetindeki sipâhilerden biri de ava meraklı ama tazısı başarılı olamaz.
Amasya’da iyi nam yapmış Mustafa Dede’nin çare olacağını düşünen sipâhi, biraz
et satın alıp şeyhin kapısına dayanır. Karşısına 15 yaşlarında bir çocuk çıkar,
babasının evde olmadığını söyler. Sonra sipâhiye;
— Ağam hacetiniz nedir ki?
Sipâhi mahcup boynunu büker, elindeki eti işaret eder;
— Şu eti getirdiydim ki şeyhe bir muska yazdıram; bizim it hiç av tutamaz hep
şehzadenin tazılarını yakalar, der.
Çocuk cin gibidir ete de dayanamaz. Der ki;
— Sen hiç merak etme, ben babamdan izinliyim, o olmadığı zaman ben yazıyorum.
Çocuk çabucak bir muska yazıp sipâhiye verir eti alır. İkisi de sevinçlidir.
Muska birkaç gün sonra çıkılan avda tesirini gösterir; sipâhinin iti Şehzadenin
tazılarından evvel gider avı yakalar. Şehzade Bâyezid hayrettedir. İti getirtir
bakar ki, boynu muskalı. Muska çıkartılır, yazı okunur; “tamah ettim etine,
muska yazdım itine” yazılıdır.
Şehzade sipâhinin başından geçen hikayeyi dinleyince bu delikanlıyı tanımak
ister, tanır ve yanına alır. Yıllar sonra padişah olunca onu da İstanbul’a
getirtir. Bu çocuk, asırlardır kendisiyle iftihar ettiğimiz Hattat Şeyh
Hamdullah’tır.
LAMELİFLER
Hattat Hamid Aytaç’ın en önemli
eserlerinden biri Şişli Camii yazılarıdır. Hamid büyük özenle cami yazılarını
yazıp uygulamaktadır. Fakat kapı üzerindeki müsenna yazıyı bir türlü
tamamlayamamıştır.
Ne kadar uğraştıysa da lamelifleri yerleştiremez. Bunun sıkıntı içerisindeyken
yorgunlukla bir süre uyuklar ve rüyasında lamelifleri kolayca yerleştiriverir.
Uyanır uyanmaz hemen rüyasındaki şekliyle lamelifleri yazarak istifi tamamlar.
HAMİD TA'LİK
ÖĞRENİYOR...
Yine Hamid…
Hattat Hamid, hüsn-ü hatta kendisini geliştirmenin yollarını aramaktadır. Bu
konuda her fırsatı değerlendirir. Ta’lik yazıyı öğrenmek arzusu da dayanılmaz
hale gelmiştir.
Bir dükkanın vitrininde Yesari’ye ait bir celi ta’lik levha görmüştür. Artık her
gün o dükkanın önüne gelir saatlerce yazıyı seyreder. Birinci gün… ikinci gün…
üçüncü gün… derken günlerce, bıkmadan usanmadan gelip dükkanın önünde ta’lik
levhayı incelemektedir. Dükkan sahibi durumun farkındadır ama bi şey dememiştir
o güne kadar. Fakat artık dükkan sahibi de bu durumdan sıkılmıştır. Hamid yine
gelmiş yazıyı incelemek üzereyken dükkan sahibi: “nedir bu canım, böyle her gün,
sıktın artık. Al şunu da bırak yakamı” deyip levhayı Hamid’e verir. Hamid müthiş
bir sevinçle levhayı alıp koşarak atölyesine gider.
Derler ki, Hattat Hamid ta’lik yazının esrarına, bu levhayı inceleye inceleye
vakıf olmuştur.
O' NA
SAYGISIZLIK OLUR
Şeyh Hamdullah, Sultan II.
Beyazıd’a ve çocuklarına hat hocalığı yapmıştır. O’na son derece hürmet ederdi.
Sultan II. Beyazıd Şeyh Hamdullah’a o kadar hayrandı ve o kadar itibar ederdi
ki, etrafındaki ulema kendilerinin küçümsendiğini düşünerek Şeyh’i kıskanmaya
başladılar. Ne yapıp edip Şeyh’i gözden düşürmeye çalışıyorlardı. Sultan Beyazıd
bunu fark ederek, bütün ileri gelen ulemayı saraya davet etti.
Toplantıyı açarken onların kitaplarını da üst üste koymaya başladı. Sonunda
hazır bulunanlara elindeki Şeyh Hamdullah tarafından yazılmış olan Kur’an-ı
Kerim’i göstererek bunu kitap yığınının en altına koyacağını söyledi. Ulema;
-“Olmaz, olmaz! Kur’an-ı Kerim’i en alta koymak O’na saygısızlık olur” diye
itiraz ettiler. Bunun üzerine Sultan Beyazıd; -“Hakkınız var!’” dedi, -“Hakkınız
var ama bu Kur’an-ı Kerim’i yazmış olan üstadı sizlerin altında tutmak da
saygısızlık olmaz mı?” dedi. Ulema, Sultan’ın bu kurnazca hazırlanmış
tertibinden mahcup oldular ve Şeyh Hamdullah’ı kıskanmaktan vazgeçtiler.
SEN HAT
ÖĞRENMELİSİN
Orhan DAYAL, 1970 yılında
akademi mezunu bir genç olarak o dönemin ilk ve önemli sanat galerilerinden biri
olan Ekrem Ark Sanat Galerisinde çalışmaktadır. Dayal hem galerinin idari işleri
ile ilgilenmektedir hem de resim alınıp satılmasında aktif rol oynamaktadır. Bu
arada kendisi de resimler yapmaya başlamıştır. Yaptığı resimler Hattat Hamit
Aytaç’ın beğenisini kazanır. Aytaç keşfettiği bu genç yeteneği bir gün yanına
davet eder ve “Sen güzel resimler yapıyorsun. Hat öğrenmelisin. Elin bu sanata
çok yatkın” der. Orhan DANYAL 1972 yılında güzel sanatlar fakültesi resim
bölümünden mezun olur ve halen Sultanahmet’teki Ticarethane sokak’ta kendisine
ait küçük atölyede Hamit AYTAÇ’la başlayan hat serüvenine devam ediyor.
BIRAKMAK YOK!
MEŞKE DEVAM
Hattat Hüseyin Öksüz,
eczacılık eğitimi süresince Hamid Hoca’dan meşk eder. Fakülte bitmiştir ve
Konya’ya dönüş zamanıdır artık. Hocaya veda etmek için gider. Fakat meşke de
devam etmeyi çok arzu etmektedir.
Teklif Hamid Hoca’dan gelir: “Aman evladım sakın yazıyı bırakma. Sen dersini yaz
bana mektupla gönder, ben tashihini yapar sana gönderirim. “
Hüseyin Öksüz Konya’ya dönmüş ve eczanesini açmıştır. Artık mektuplaşarak meşk
devam eder.
RAHATSIZ
EDİLMEMESİ RİCA OLUNUR
Eczacılık Fakültesini
bitirdikten sonra Hüseyin Öksüz Konya’ya dönmüş ve Hamid Hoca ile mektuplaşarak
meşke devam etmektedir. Postada gecikmeler olunca elden göndermeye karar verir.
Mektupları o zaman İstanbul’da mimarlık tahsiline devam eden bir hemşehrisi
eliyle göndermeye başlar. Mimar, sempatik ve hoşsohbet bir kişiliğe sahip olduğu
için Hamid Hoca’yla da sık sık sohbet eder.
Birgün yine mektup getirmiştir, hocanın atölyesine gelir, fakat girmeden döner.
Kapıda: “meşgulüm, rahatsız edilmemesi rica olunur” yazılıdır. Birkaç gün sonra
tekrar gelir, fakat aynı not hala durmaktadır. Uzaktan geldim deyip Hamid
Hocanın yanına girer. Hamid Hoca mimarı görünce: “Ooo evladım gel, gel. Gel de
bir insan yüzü görelim. Kaç gündür kimse gelmiyor” der. Mimar: “Hocam kapıda
‘rahatsız etmeyin’ diye bir not var. Ben birkaç gün önce gelmiştim ama notu
görünce geri döndüm. O yazıyı siz yazmadınız mı?” deyince Hamid Hoca: “Yok
evladım ben yazmadım” demiş. O günlerde Milli Eğitim Bakanlığı Hamid Hoca’ya 40
Hadis siparişi vermiştir. Meğer sipariş acele istendiği için, hocanın geleni
gideni çok olur çalışamaz düşüncesiyle kapıya bu notu yazıp gitmişler.
YAVAŞ AMA TİTİZ
Hattat Hamid yazılarını çok
yavaş yazmaktadır. Halim Efendi gibi seri’ül-kalem değildir. Eli yavaş ama
titizdir. Yazıyı evvela kurşun kalemle müsvedde halinde taslak yapar, sonra onu
kamış kalem ile şeffaf kağıda yazar, yazdığı bu yazıyı tashih eder, rötüş yapar,
adeta yazı ile oynardı. Bu yazının da üstüne başka bir şeffaf kağıt koyar, daha
titiz ve dikkatli bir şekilde, ikinci kağıda aktarırdı. Hoca bu ameliyeyi,
yazıyı tam beğeninceye kadar yapar ve kağıda bütün bunlardan sonra yazardı.
Bir gün titiz ve yavaş yazmasından mevzu açılmıştı, Hamid Hoca dedi ki;
Bir gün Beşiktaşlı Nuri Korman'ın hanımı geldi, benim böyle yavaş yazdığımı
görünce; “aaa ! Hamid Bey! Bizim bey kalemi bir aldı mı hemen yazıverirdi, sen
böyle ne kadar yavaş yazıyorsun!” deyince, canım sıkıldı ve “hanımefendi bir
seferde yazılan yazıya bir sefer, bakılır atılır; ama emek verirsen o yazı yazı
olur”, dedim. Kadıncağız bozuldu, ben de utandım ama olan olmuştu. (Dr. Mehmet
Refii Kileci'den nakil)
“Biz ‘Allah’
yazıyoruz kardeşim, yanmayız
Bir ara Hattat Hâmid’in
odasının bulunduğu han büyük bir yangın geçiriyor. Eğer Hattat Hâmid’in odasına
da yangın gelecek olursa —ki eski İstanbul yangınlarını düşünelim— mevcut olan
bütün eserler yanıp kül olacak. Hancı geliyor: “Üstad!” diyor, “çabuk davran,
toparlan, yangın geliyor, yanacaksın!”. Hattat Hâmid hiç istifini bozmadan
çalışmasına devam ederek diyor ki: “Biz ‘Allah’ yazıyoruz kardeşim, yanmayız;
siz başınızın çaresine bakın”, ve hakikaten bunu nasıl güçlü bir imanla
söylediyse, ateş Hattat Hâmid’in kapısına kadar geliyor ve kapısında sönüyor.
"Devri Kapandı"
Denildiği Yıllarda Hat Sanatına Sahip Çıkmak
"O yıllarda (1940’lı yıllar) Güzel
Sanatlar Akademisi’nin yüzlerce talebesi olmasına rağmen o zamanın gençleri bu
bölüme (Şark Tezyini Sanatlar Şubesi) rağbet etmiyordu. Hat sanatı neredeyse
unutulmuş, kenara itilmiş durumdaydı. Bir din görevlisi olarak Recep (Berk)
kardeşimle beraber düşündük ki, bu Müslüman-Türk sanatı unutulup gitmesin, biz
öğrenelim de bizden sonrakilere bunun ne olduğunu gösterebilelim... Bir de o
zamanlar Güzel Sanatlar’a bir Alman çocuğu gelmeye başlamıştı. Babası İstanbul
Üniversitesi’nde Arapça hocasıymış, demişki oğluna; ‘Türkler bu sanatı
kaybediyorlar git bunu öğren’. Baktım Alman çocuğu bizim sanatımızı öğreniyor,
bizim yazdığımız ibarelere anlam veriyor. Biz hafızız, din adamıyız, Kur’an
okuyoruz ama arapçadan anlamıyoruz. Kendimi ayıpladım. Bir taraftan da Arapça
öğrenmeye başladım.
60 YILDA YAZILDI
Hattat Hasan Rıza ve Çırçırlı Ali
Efendilerin de hocası olan Mehmed Şefik Bey, Ali Vasfi Efendi ve Kazasker
Mustafa İzzet Efedi’den meşk etmiş kudretli bir sanatkardır.
Şefik Bey’e bugün İstanbul Üniversitesi’nin abidevi giriş kapısı üzerinde
bulunan “Daire-i Umur-i Askeriye” yazısı sipariş edilir. Hoca titizlikle yazıyı
yazar. Yazının karşılığı olarak 60 altın lira verilecektir. Yaşına ve sanatına
hürmeten ücreti yerinde verilmesi daha uygun iken devlet mekanizması yüzünden
ücretini almak üzere Yıldız Sarayı’na çağrılır. İşlemleri yapan memur: “İşe bak
ya, biz aylarca çalışıp çabalayıp 6 lirayı zor alıyoruz, sen altı saatlik iş
için 60 altın alıyorsun” diye mırıldanır. Şefik Bey duymuştur tabi. “Evladım 6
saatlik iş değil bu. O yazı 60 yılda yazılmış bir yazıdır” der.
TABUT İÇİNDE
YAZI TAKIMLARI
Matbaa ile kitap basma
tekniği Türkiye'de iki yüzyıldan fazla süre geçtikten sonra 18.yüzyılın birinci
çeyreğinin sonunda uygulanmaya başlandı. 1727 yılında kurulan matbaaya, o
dönemde yalnız İstanbuldaki mevcutları onbinlerle ifade edilen (hat) yazı
sanatcılarından ciddi tepkiler gelmişti. Kitap yazmakla ve çoğaltmakla geçinen
hat sanatcıları İstanbul sokaklarında tabut icinde yazı takımları gezdirerek
protestolarda bulunmuşlardı.
EFENDİMİZ
(sav)’İN HER BİR YAŞI İÇİN "BİR GÜL"
Hattat Hüseyin Kutlu, İstanbul Hekimoğlu Ali Paşa Camii’nde 24 yıl görev
yapmıştır. Göreve başladığında Hekimoğlu Ali Paşa Camii harap bir külliyeyle
çevrilidir ve cemaat yok denecek kadar azdır. Kütüphanesi, esrarkeşlerin yuvası,
kurbanlık koyunların alınıp satıldığı avlusu perişan, sebil musluğu ise boynunu
bükeli yıllar olmuştur. Haziredeki mezar taşlarının hali içler acısıdır.
Hattat Hüseyin Kutlu kısa sürede camii ve külliyesini fiziki bakımdan ihya
etmiş, bir yandan da cemaatle ilgilenmeye başlamıştır. Külliyenin kütüphanesi
ise bir sanat merkezi halini almış ve yeni hattatlar yetiştirmeye başlamıştır.
Bu gayretin neticesinde 2001 yılında 2001 adet ve 33 çeşit lale yetiştirerek bir
de “lale” konulu 66 adet hat eserinden oluşan sergi hazırlamış Hattat Hüseyin
Kutlu ve talebeleri.
2002 yılında ise Peygamber Efendimiz (sav)’in her bir yaşına izafeten, her
birinin rengi, şekli ve kokusu farklı olan 63 çeşit gül yetiştirip “gül” temalı
92 adet hat eseri ile güzel bir sergi daha düzenlenmiştir.
HAT SAN'ATINA
DEVAM İZNİ
Hattat Hamit'in asıl
Adı Musa Azmi'dir. Garip bir tecelli ile "Hamid" müstear ismiyle tanınan
sanatçı, 1893 yılında Diyarbakır'da doğmuştur. Sanatkar bir aileden gelen Hamid
Aytaç'ın büyük dedesi de hattattır. Öğrencilik devresinde Kur'an-ı Kerim'i
onlarca kez yazan Aytaç, mektepte vaktini resim ve güzel yazıya ayırdığından
derslerini ihmal eder. Bunun üzerine babası yazı ile uğraşmasını yasaklar.
Ancak, henüz 13 yaşındayken II. Abdülhamid Han'ın tahta çıkışı sebebiyle
hazırladığı tuğra ve bazı yazıları çok beğenilir. Hazırladığı yazılar nedeniyle
padişahtan 1 altın lira, babasından da hat sanatına devam izni alır.
DİŞ KİRASI
Hicri 1310 yılı ramazanında
(Mart-Nisan 1893) Tevfik Paşa'nın Çemberlitaş'taki konağında bir akşam iftar
veriliyor. Teravih namazının edasından sonra, sohbet edilir ve davetliler birer,
ikişer giderlerken, her birinin diş kirasını Paşa bizzat veriyor, iftarda
bulunan Sami Efendi de, en sona kalır ve çıkarken Tevfik Paşa ona ;
-Eh, haydi selâmetle git" der.
Bunun üzerine aralarında şu konuşma geçer:
-İyi amma, benim diş kiram nerede?
-Aman Samiciğim, diş kirası misafirler içindir, sen bu evin adamısın.
-Yok, ben de isterim...
-Yahu, sana göre bir ey kalmadı ki?
-Ben diş kiramı almadan şuradan şuraya gitmem!
Bu söz üzerine, Tevfik Paşa, mühimsemez bir tavırla ;
-Eh yukarıda bir murakka olacak, bari onu da sana vereyim. Böyle söyleyerek,
Sami Efendi'ye iki parmak kalınlığında, Hattat İsmail Zühdî'nin (?-1806) bir
sülüs-nesih murakka'ını (Arapça yazı örneklerini) verir.
Meğer Tevfik Paşa, gündüzden Bayezid Camii avlusunda, ramazana mahsus açılan
sergiden bahsi geçen murakkayı alıp Sami Efendi için hazırlamış ve onu biraz
kızdırıp söyletmek için, hemen çıkarıp vermemiş... Sanatında çok titiz olan bu
yazı üstadı, ilk sayfayı açar açmaz, merak ve heyecandan zamanı unutur. Sağına,
soluna ve önüne, o devrin aydınlatma vasıtalarının en iyisi olan büyük gaz
lambalarından birer tane koydurur, sayfaları çevirmeye başlar.
Nihayet uşağın:
-Efendi hazretleri sahur vakti geldi, müsaade buyurunuz, beraber yiyelim,
hitabıyla daldığı sanat âleminden
uyanır.
Hokka Gibi
Hattatların Hatıraları Kitabı

10 TL
335 Sayfa
KTSV:
0216 - 391 11 22
|