| Terkîb Husûsiyeti
Yazma denilen terkîb ameliyesi, bu san’atın en esaslı fârikalarından birisi
ve belki de birincisidir. Çünkü bu bulunmazsa diğerlerine de yer kalmaz. Bu
san’atda terkîb diğer yazılarda görülen çizme ve şekillendirme demek
olmadığı gibi, resim yapmadaki tersîm ameliyesi gibi yazı yapmak veya taklîd
etmek demek de değildir. Bir takım fakir unsurları, maddî hendese
çizgilerini sâdece toplayıvermek, şu veya bu şekil altında sıralayıvermek,
birbiri üzerine gelişi güzel bindirivermek veya birbirine karıştırarak
yığıvermek demek de değildir. Belki: Hat san’atında terkîb, rûhî hendeseyi
muayyen bir mevzû üzerinde ve en güzel bir tarzda bünyeleştirircesine
canlandırarak bir vahdette nizamlamak, nizamlı birçok vahdetleri bir âhenkde
düzenleyerek bir fıtrat güzelliği halinde ifâdelendirmektedir.
İslâm yazılarının hemen hemen hepsinde hâkim bir kanun olan bu esâsı tatbik
etmenin her eli kalem tutana müyesser olmadığı da bir gerçektir. Bu yazılar
arasında görülen farkların çoğu, bu terkîb kanununa fiilen intibak edip
edememesinin zarûrî birer netîcesidir. Yazı bellemek, bu san’at kazanmak
için yapılan terkîb ameliyeleri bu mânâca bir bir terkîb değil, belki buna
götürecek olan bir egzersiz ve taklîd safhasıdır. Bu kısım yazıların asıl
terkîbe yükselebilmeleri için bâzı teknik şartlara fiîlen riâyet mecbûriyeti
vardır. |
|
Seyyâliye Husûsiyeti
Bir yazı bünyesini terkîb ederken, ilk
unsur olarak yer alan harfler, birbirine ilişmeye, takılmaya, sağ ve soldan
bitişip kaynaşmaya ve böylelikle içtimâî bir birlik ifâde etmeye son
derecede kabiliyetli olduklarından, bunun îcâbı olarak her harfin yerine
göre çeşitli bünye değişmelerine uğraması, terkîp işini alabildiğince
genişletmiş, zenginleştirmiş, hal ve makama uygun ince vaziyetler almağa
imkân vermiştir. Bu değişmelerde ve birlik nizâmına girmede harfler, cevher
denilen en esaslı kısımlarını her yerde ufak farklarla muhâfaza edebilmeleri
sayesinde yalnız ve bir arada durumlarının gerektirdiği hallere intibak
edebilecek elâstikî bir kabiliyet almış ve bu sâyede maddî hendese, istidad
ve kabiliyetlerin, bilgi ve tecrübenin kuvvetiyle mütenâsip olarak rûhî
hendese içinde yoğurula yoğurula erimiş ve yazılar bir seyyâliyet husûsiyeti
kazanabilmiştir.
Bu karakteri, bir menba’dan kaynayan suyun, arazinin tabiî meyline göre
kendi hızıyla yollar bularak hiç bir sun’î müdâheleye uğramaksızın akıp
gitmesi hâline benzetebiliriz. Bu sâyededir ki, yazının bedâati; tabîatın
yanında değil, içinde yaşanabilen bir fıtrat karakteri ifâde edebilir hâle
gelmiştir. Diğer bir ifâde ile; her san’at eserinde aradığımız ifâde
canlılığı, sûret parlaklığı yazıda kendine hâs bir çehre ile tecellî eder.
Celî yazılarda bunun daha muhteşem örneklerini görürüz.
Fakat îtiraf edelim ki, böyle bir yazı, hakîkî mânâda canlı bir mahlûk da
değildir. Belki, san’at rûhunun bünyede kalemle resim ve nakşolunmasından
doğan rûhî hendesenenin bedî’ karakterlerini taşıyan maddî bir sûretten
ibârettir. Lâkin bu sûret hâliyle öyle bir ifâdeyi hâmildir ki seyyâl olan
bu hâl, başka hiçbir san’at eserinde görülmez. Biz bu seyyâliyet h^lini “Ne
canlı, ne cana yakın, içe akan bir hâli var” gibi kelimelerle anlatmaya
çalışırız ve bu kelimeleri, diğer san’at eserlerinde kullandığımızdan farklı
bir mânâda söylediğimiz de biliriz. Zîrâ bu husûsiyeti başka san’at
eserlerinde görmeyiz. Fakat, yazının bu seyyâliyeti yanında daha doğrusu
içinde bir de metin olma vasfının bulunması lüzûmu düşünülürse, bu iki
karakteri bir yazı bünyesinde âhenkleştirebilmenin ne zorluklu bir iş
olduğunu anlamak müşkül olmaz. |
|
Metânet
Terkîb kanununun asıl hedefi, yazı
bünyesine rûhî hendesenin gerektirdiği metâneti sağlayabilmektir. Çünkü bir
yazı ne kadar metin yazılmış olursa, o nispette güzel olur. Nitekim,
Şeyhülislâm Hasan-ı Sincârî “Bidâat-ül Mücevvid” adlı eserinin
mukaddimesinde, “Güzel yazı halâvetli olandır. Halâvetli yazı da metin
olandır.” Diye ifâde eder. Bu met’ânet önce yazının maddî hendesesindeki
mükemmeliyetle tahakkuk ediyor gibi görünse de, hakîkatte rûhî hendesenin
maddî hendeseyi kendi metâneti lehinde kullanabilmesine bağlıdır. Gerçekten,
Ma’kılî’de olduğu gibi donuk hendeseye bürünmüş bir yazıda muntazam
yontulmuş bir taş metâneti kadar sertlik duyulabilirse de, estetik yazıda
aranılan metânet; tutmuş, taş kesilmiş bir çimento metâneti değil, rûhî
hendesenin ifâdesindeki seyyâl metânettir.
Bunu şu misâl ile daha açık ifâde edebiliriz: Bünye teşekülü bakımından
gürbüz, sıhhatli, kuvvetli görünen ve gözler yıldıran pehlivanın bu görünüşü
hakîkatte maddî ve zâhirî bir haldir. Onda aranılan asıl metânet ise, ona
bunları sağlayan rûhunun mânevî bir zayıflığa, gizli bir hastalığa mübtela
olmasında, irâdesinin ve rûhaniyetinin kuvvetli bulunmasındandır. Korkak,
gâbî, imkânlardan istifadeyi düşünemeyecek kadar beceriksiz, birkaç dakika
sonra tıknefes oluveren, sert bir kaya gibi durmaktan başka bir rol alamıyan
bir pehlivanla, çevik, zeki, tedbirli ve mukavemetli, yerine göre pasif,
yerine göre aktif olabilecek kadar elâstiki ve seyyâl bir varlık ifâde eden
pehlivan arasında ne kadar fark varsa bir yazının maddî ve rûhî
hendeselerindeki metânetler arasında da o kadar fark vardır.
İşte, san’atda aranan ve tahakkukuna çalışılan asıl güzel yazı, göze sert
görünen ve rûha donuk bir taş katılığı telkîn eden değil, yazanın rûhundaki
ve bundan doğan rûhî hendesedeki metâneti ve bu metânet içinde süzlüp gelen
cana yakınlığı tanıttıran ve rûhu, seyyâliyetiyle istilâ eden yazıdır.
Çelik, tahta, mukavva, lâstik arasındaki metâneti nasıl ayırt edebiliyorsak,
yazılar arasında da böyle dereceli metânet sezmek dâimâ mümkündür. Maamâfih,
yazıdaki metânet, yazıya munhasır bir husûsiyet olduğundan bir aynını diğer
san’at eserlerinde göremeyiz. Bunlarda görülen metânet, asıllarındaki
metânette nispetle tâyin ve takdîr olunduğu halde, güzel yazıda doğrudan
doğruya takdîr olunur. Bu, öyle bir metânettir ki, yazının maddî
hendesesinde, metâneti kendi seyyâliyeti içinde estirerek estetiği lehinde
kullanır da, yazı hem akıcı ve yumuşak bir karakter gösterir, hem de nüfuz
istemeyen bir mukavamet hissetttirir. Estetik değeri de, bu metânetin bir
seyyâliyet içinde arzettiği âhenklerden okunur. Füsûn ve câzibe hâli bu
mertebede kendini gösterir. Maamâfih, bir yazının bedâati için, metânet
başlıbaşına bir âmil de değildir. Daha başka şeylerin de bulunması gerekir.
|
| El ve
Kalemle Yazma
Terkîb husûsiyetinin tahakkuku el ve
kalem husûsiyetine bağlıdır. Çünkü, hat san’atında estetik yazı ne çizmedir,
ne de umûmi mânâda yazmadır. Belki terkîb husûsiyeti’nin ve estetik
îcapların şartları içinde; el ve kalemin, husûsî bir teknik tâkibiyle
yürütülmesidir. Böyle bir yürütmede, diğer yazılar, yazmalar ve yazışlarda
bulunmayan ve başka san’atlarda görülmeyen bu el ve kalem husûsiyetinin öyle
izleri tezâhür eder ki, her birine “san’at rûhunun maddeye aksetmiş izleri
ve sûretleridir” diyebiliriz. El ve kalemle bu tarzda bir yazma, hiç bir
yazıda ve hiçbir san’atda bulunmayan bir fârikadır.
Bu mânâca, yazının el ve kalemle yazılması ve kalemlerin yazı nevi’lerine
göre muayyen bir kalınlığa tâbi’ tutulmaları ve bir kalemin hafî ve celî
seyirler içinde rol alabilmesi, yâni; muayyen haddin altında ve üstünde
derecelere inip çıkabilmesi terkîb işini daha ince bir hâle getirmiştir.
Çünkü bu hâl ve tavırların her birinde gereken rûhî hendesenin, diğerinden
az çok farkla tatbîk edilmesi, harf ve kelime bünyelerine yeni yeni estetik
karakterler bulup katma işini de doğurmuştur. Bütün bunları el ve kalemle şu
veya bu kayıd ve şart altında inceden inceye, en bedî’ bir sûret lehinde
işlemek, en kalın kalemlerin çıkaracakları harf ve kelime bünyelerine aynı
incelikleri ve karakterleri verebilmek, her birinin husûsiyetini en bedî’
bir sûret içinde tebârüz ettirmek, yazanın kendi canından koparıp o sûrete
katmak kadar müşkül bir iş olduğu için; terkîb ameliyesini, seyyâliyeti daha
ileri götüren bir mâhiyette başarmak ve aynı amanda metâneti de sağlamak
zarûrî olduğundan; san’atkârı, değer san’atlarda görülmeyen daha ince bir
fâaliyetin gidişine uygun bir sûrette el ve kalem yürütmek zorunda
bırakmıştır. Gerçi, bu zorlu işte en mühim rol, el ve kalemi ilgilendirmekle
berâber, san’atkârın bu hususlara âit bilgisi, kudret ve isteği, cehd ve
dikkati kâfî olmayıp “meleke” denilen olgunluğa ermiş bulunmak da, en esaslı
şartlardandır. Bu şartlara riâyet sâyesindedir ki, hat san’atı İslâm’ın
elinde ve kaleminde, yepyeni bir hâl ve kıymet kazanmıştır. |
| İbdâ
Yazıdaki ibdâ’ ve bedâat, nisbî olmakla
berâber, diğer san’atlardaki ibdâ’lardan bambaşkadır. Güzel san’atlar
târihinde ve estetik âleminde beşer faâliyetine yeni bir devir ve sâha açmış
olan bu san’at, beşer rûhunu, tabîat ve eşyâyı taklît temâyülünün ve
kabuklaşmış alışkanlıkların üstüne çıkarak, ona san’at ve bedâat sâhasında
ve rûhunun enginlerinde yeni ufuklar göstermiş, kâinât her yönden mütâlea
ettirip, rûhunda sindirecek hâle getirdikten sonra; nispî olmakla berâber,
yeni bir fıtrat ifâde edebilecek kadar kuvvetli bir ibdâ’ ile hilkatle
tabîat arasında yer alan,, yâni “fıtrî bir bedîa” sunabilmenin imkânını
göstermiştir. Böylece, beşer zevkini ve duygularını, taklidlere düşmekten
kurtarıp, daha yüksek, daha ince, daha esrârengiz bir çalışma seviyesine
çıkabilmenin mümkün olduğunu öğretmektedir. Bu hâle, değer san’atların
hiçbirisinde rastlayamayız. Bu sözümüz, onları hafif görmek ve küçümsemek
demek olmayıp; maksadımız, yazı güzelliğinin onlara bedâat âleminde yeni bir
örnek sayılabilecek kadar görülmeye değer olduğunu ifâdedir.
Meselâ güzel bir Sülüs veya Ta’lîk veya bunların celî’leri ile yazılmış bir
levha, mûsikîye tatbîk edilebildiği takdirde, mûsikinin ne renk alacağını
şimdiden kestirmek mümkün olmamakla berâber mûsikî üstadlarının bu mevzûda
yapacakları etütler, Batı müziğinde ehemmiyetle yer almış olan “mefhumlu ve
mânâlı müzik” gibi, hattâ ondan daha enteresan yeni bir san’atın doğmasını
mümkün kılsa gerektir. Bir şartla ki, müzisyen, yazı estetiğini bilir ve
anlar olsun.
Yazı estetiğinin ve tekniğinin resme ve mîmâriye de tatbîki mümkündür.
Meselâ, güzel yazı estetiği üzerine yapılmış bir bina, kurulmuş bir park,
âhenkleştirilmiş bir köprü.... gibi eserler, güzel bir yazı gibi, gönülleri
rûhî hendeseleriyle de bir dereceye kadar alâkalandırabilir. Nitekim, bu
san’atta da böyle bir tatbik şeklinin ibtidâî ve ufak numûnelerini, resimle
yazının karıştırılmış örneklerinde görürüz. Müsennâ yazılar ve tuğralar
böyle bir fikrin mahsûlüdür. Her biri ayrı bir etüt mevzûu olacak kadar
ehemmiyetli olan bu işler, kalp ve ircâ’ kanunu’na daha yeni ve daha geniş
bir tatbîk sâhası bulmak demek olduğuna göre, bugün için ham bir hayâl
görünen bu fikirden ileri medeniyetlerin istifâde etmiş olmaları aykırı
görülemez.
Hâsılı, ibdâ’ husûsiyeti biri yazılara, diğeri yazanlara âit olmak üzere iki
bakımdan tetkîke değer bir mevzû’dur. Yazı bakımından; zengin, ince bir
kıymet ifâde eden bu husûsiyet, yazanlar elinde mütemâdiyen çeşitlenmiş;
telâkkîye, modaya tâbi’, gelip geçici, göze sürûr olmakla kalan güzellikler
üstünde, gönülleri ve basîretleri büyüleyen karakterleriyle asırlara hitâp
eden şâheserler de vücût bulmuştur. Bu kısım yazılar, diğerlerinden ayırt
edilmek üzere Cenâh-ı tâvûs (=Tavus kuşunun kanadı) diye
vasıflandırılagelmiştir.
Fakat, burada bir noktayı açıklamamız lâzımdır. Cenâh-ı Tâvûs tâbiri bir
ıstılah olmakla beraber, hat san’atının ideal bir ifâdesi değildir. Ancak,
bedâati yüksek yazılara verilmiş mecâzî bir etikettir. Çünkü, bu san’atta
ibdâ’ ve bunun san’atkâra va’d ettiği sâha kadar geniştir ki, hattât bu
genişliği sezemeyip de kendisine idel olacak müşahhas ve muayyen örneklere
bağlanıp kaldığı takdirde, kendisini taklit ile çerçevelemiş olacağı; bu ise
san’atın gayesine aykırı bulunduğu cihetle, yüksek san’at dâhîleri
kendilerini böyle bir kafese hapsetmekten her zaman uzak kalmışlardır.
Kaleme hâkim olan san’atkârlar, ibdâ’larında hiçbir kayıt ve şart
tanımazlar, o geniş imkân sâhasında bizzat yaza yaza, ibdâ’ları içinde
yüksele yüksele cevelân etmek isterler. Çünkü onlar şuna kani’ olmuşlardır
ki, bir san’atkârın rûhu, (nun) gibi esrârengiz, maddî âlemlerden çok daha
geniş ve zengindir. Elverir ki, bu genişlik ve zenginliğe fiilen intibak
edebilecek aşk ve kudreti üzerinde duysun, (alleme bil galem) deki Rabbânî
meşki rûhunda bulsun.
Bu kudreti hâiz bir el, kalemle yazarak mevcût örnekler üstünde bir bedâatin
tahakkukunu görmek merâkı ile eserler sunmağa çalışırken, kendisini “ilâhî
bir beğenmemezlik” duygusunun iğnelendiğini sezer ve her iğnelenmeden ilham
alarak mevcûdun üzerine daha güzelini ekleme gayretiyle, cenâh-ı tâvûs gibi
etiketlere kapılmamaya, yeni yeni bedîalar vermeğe çalışır. San’atkârın
durumundaki bu nezâket ve ağırlık düşünülürse, bu san’atta, bilhassa ibdâ’
bakımından beşer kudretinin üstünde bir i’câz ve tesirin hâkim olduğu ve
Kur’ân’daki “Kasem”in ehemmiyetli ve esrârengizliği bir dereceye kadar
anlaşılır. Bu anlaşılmadan sonradır ki, tahrîk husûsiyeti’nin inceliği
kendini gösterir. |
|
Tahrîk
Tahrîk, “kalemi hareket ettirmek”
demek ise de, diğer san’atlarda görülmeyen bir husûsiyet ve ehemmiyetli ve
bir o kadar da çetin zorlukları vardır. En olgun bir san’atkâr bile, bütün
ömrünce bununla güreşmekten kurtulamamıştır. Çünkü, yazarken elde faâliyete
geçen kalem, yerine göre tam veya yarım, yâhut üçte iki veya üçte bir tavır
ve hareketlere tâbi’ olmak zorundadır. Her birinde, yerine ve îcabına göre
ağır, hızlı veya ikisi ortası, hafifçe veya bastırarak, düz, eğri, kırık,
birden veya parça parça hareketlerle ine çıka, açıla büküle, kıvrıla dolana,
yayıla toplana, bozula kapana yürürken kalem cereyânını, kalem hakkını,
kalem takıntılarını harflerin tabîatlarına uygun olarak vermek sûretiyle
âhenkli bir vahdet hâlinde gayeye ermekte ve böylece en küçük parçalardan
noktalara, noktalardan düz hatlara, bunlardan kırık veya eğik satıhlara,
donuk dikliklerden bir ifâde taşıyan gayet muntazam münhanilere kadar
gidebilmektedir.
İşte, yazı estetiği tahrîk denilen böyle bir dokuma ile bünyeye işlenir ve
işlenirken, mahsûlünün bir “fıtrat” karakteri göstermesi aranır. Bütün bu
safhâlarda san’atkâr yardımcı vâsıtalardan ne kadar âzâde ve müstağni
kalabilirse, yazı da o nispette fıtrî karakterini göstermeye imkân bulur. Bu
nispette de kısmet kazanır.. Bu işlerde en ziyâde tesirli görünen âmil, el
ve kalemin, tahrîk esnâsında yerine sarf olunacak sûrette rol almış
bulunması ve bunun için de tahrîk’in baştan sona kadar muhâkemeli, kuvvetli
ve isâbetli olmasıdır. İşte böyle bir tahrîk, başka san’atlarda görülmeyen
öyle bir husûsiyettir ki, estetik yazının bel kemiği mevkiindedir.
|
| Ölçülü
Olma Her güzel yazıda bir
asâlet sezilir. Bunun nereden geldiği dikkati çeker. Bu, yazı nev’i için
tespit edilmiş olan belirli ölçülere riâyetten doğmaktadır. Hattat, elini ve
kalemini bunlara göre ayarlayarak yürütmek sâyesindedir ki, yazısında o
asâleti ve ölçülerin gerektirdiği husûsiyeti sağlar. Yazı, bu ölçülerle
san’atkâr elinden kendine has fıtrat elbîsesini giyerken veya giydirilmeye
çalışılırken, bu elbisenin gerektirdiği biçimi ve nizâmı da almış bulunur
veya almaya ihtiyaç gösterir. San’atkârın, böyle ihtiyaçları dâimâ gözönünde
tutması icâp eder. Dolayısıyla, bu ölçüleri, âhenk kanunun her yazı nev’ine
göre formülleşmiş tâl’i derecedeki kalıpları gibi düşünülebiliriz.
Bu ölçülere riâyetledir ki, yazıyı gözün bünyevî teşekkülüne uygun ve
severek kavramasına elverişli sûretlere sokmak mümkün olduğu gibi, güzellik
bakımından rûhî hendesenin gerektirdiği fıtrî karakterleri şu veya bu nev’e
göre bünyeye vermek, her birinin güzelliğindeki hâl ve tavır inceliklerini
göstermek, bünyedeki maddî ve hissedilen hendeseyi rûha akabilecek bir hâle
getirmek kaabil olur.
Yalnız, burada dikkati çeken bi cihet vardır. Hattat, selâhiyetlerini
bağlayan irâdesini dizginleyen bu ölçülere riâyet ederek yazarken, san’at
rûhundan kopup gelen rûhî hendesenin fitrî îcapları ile bağdaştırmak zorunda
kalır. Fakat, dikkate şâyandır ki; san’atkârı, kayıt altına alıyor gibi
görünen bu ölçüler, aynı zamanda, el ve kalemi daha geniş bir imkân ve
elâstikî bir faâliyet içinde yürütmeye de yararlı olur. Çünkü, bu ölçülerin
bilinmiş olması, gidilecek yolun ve hedefin nispeten bilinmiş olması
demektir. Yol ve hedef bilinince de zorlukları hafifler, yavaş yavaş
kolaylaşır. Yazan, o ölçüleri de ibdâ’ları lehinde kullanmaya imkân ve
kudret bulur.
Meselâ, şu yazı nev’i hakkında tatbik olunagelen ölçüler, san’atkârı “dehâ
ve ibdâ’ kudretine uyabilmek için- yeni yeni imkânlar araştırmaya sevkeder.
Kaide üstü durumlara götürür. Bu arama, aynı zamanda eski ölçülere yeni ve
bedî’ durumları bağdaştırmaya ve bunları yeni yeni metotlara bağlanmaya
sevkeder. Bu sûretle hem eski ölçüleri daha mütekâmil seviyeye yükseltmeye,
hem de yeni yeni ölçüler, mevzûn kalemler bulmaya fırsat ve imkân verir.
Nitekim, muayyen kalemlerin inceye doğru derece derece inmeleri, derece
derece kalınlıklara çıkmaları sağlanırken, alışılan ölçülerin az-çok
değiştirilmesine zarûret hâsıl olmuş ve esaslar kaybedilmediğinden, aradaki
alâka ve münâsebetin gizli bir bağla muhâfazası mümkün olmuştur. Yazılarda
görülen bu “yenilik içinde eskinin devamı” hâline soy gütme denir. Bu hal
mevzûn yazılarda bir kanundur. Teceddüd ve bekaa, yâhut soy gütme kanunu
denilen bu gizli bağ sâyesinde, milyonlarca yazı içinden nevi’leri ve
nevi’lerin derecelerini bilip sınıflandırmağa imkân hâsıl olur.
Düşünelim; birçok çeşitli yazılar arasından Sülüs vav’larını bir tarafa,
Muhakkak vav’larını birtarafa, Reyhânî vav’larını bir tarafa, Celî’leri bir
tarafa.... seçip çıkarmak ne demektir? Hepsinin soyu, yâni ölçüsü, formülü
belli olduğu içindir ki, bunlarla tarta tarta, birbirine benzemeyen
karakterlere bürünmüş şekiller arasında saklı kalmış olan karaterlere göre
ayırt etmek – bir soydan gelen erkek ve dişi büyük, küçük kardeşleri
fizyonomilerinden veya kanlarından tanımak gibi- mümkün olmuştur.
|
|
Güzellik
Yazı estetiğinin diğerlerinden farklı
bulunduğunu Estetik husûsiyet bahsinde arzetmiştik. Burada ölçülü olmak
husûsiyetinden doğan ikinci derecede ve daha canlı bir estetik husûsiyet de
bahis mevzûu olur ki bunu da ötekisinden ayırt için güzellik husûsiyeti diye
vasıflandırıyoruz. Bunun, yazı nevi’leri kadar çeşitleri bulunabileceği
gibi, yazanların şahsiyetlerinden eklenen karakterlerle birbirinden ayrı
husûsiyet arzeden güzellikler de vardır. Meselâ; bir Sülüs yazıdaki estetik
husûsiyeti bir Ta’lîk yazıda görmeyiz. Şu hattâtın şe nev’ yazısındaki
güzelliği, bir diğerinin aynı nevi’den yazdığı müteaddid yazıları arasında
bile birbirinden farklı güzellik husûsiyeti arzettiğine şâhit oluruz.
Bu husûsiyetler, bir taraftan asırların san’atkârlar elinde süzüp getirdiği
estetik imkânların bir meyvesi olduğu gibi, bir taraftan da, her yazanın
san’at rûhundan katılmış vasıfları da taşır. Onun için, “şu yazının
güzelliği” dediğimiz zaman, “eskiden doğru gelen birçok güzelliklerin
âhenginden doğan ve son san’atkârın elinde ileri veya geri yeni bir sûrete
sokulmuş bulunan bir mahsûl” anlaşılmalıdır. Bilhassa, ileri seviyede
bulunan öyle bedî’ bir realitedir ki, bu şekilde sûret elde etmek için;
taklît çerçevesini aşmak, mâzîyi hâl’de derc ettikten başka, onun üstünde
bir güzelliği tahakkuk ettirmek îcâbeder. Bu sayededir ki, san’atkâr kendi
şahsiyetini ve şahsiyetinin fıtrat hâlini eserlerinde yaşatmaya imkân bulur.
Böyle bire eserde görülen güzellğin husûsiyeti ise, kendisinden başka, tabiî
ve sun’î hiçbir eserde bulunmaz. |
|