Her alandaki darlık ve kısırlığın baş sebeplerinden birisi
de bütüncü olamayıştır. Tekçi çözümlerin çoğulcu ve kapsamlı
yaklaşımlara tercih edilişidir. Bir şahıs, bir ekol veya bir
tarzın dışındakileri kabul etmeme ve hatta yok sayma, vahim
bir hatadır. Üretici, atılımcı ve yenilikçi olamayışın en
önemli sebeplerinden birisi de budur.
Ruhları güzellik ve incelik ateşiyle tutuşturan sanat ise
medeniyetin diğer alanlarından daha çok bütüncülüğü çağırır
ve hatta emreder. Sanat, tekçiliği tiksintiyle reddeder;
bütünü ve mükemmeliyeti ifade etmeye çalışır, çalışmasının
neticesi de tamlık ve bütünlük arz eder. Zaman ve olayların
akışı, fıtrattaki yenilik hassasının işleyişi sonucunda
kurulan ekoller de kendi içlerinde bir bütünlük ve tamlık
oluşturur. Ekoller, etkilendiği ve belki de ders aldığı
öncüllerden farklı olan, mükemmeliyete kendi anlayış ve gücü
ile erişmiş; temelleri ve hudutları, seçip içeri aldıkları,
beğenmeyip dışarıda bıraktıkları belli olan bütünlerdir.
Bağlı oldukları sanatın tarihi akışı içinde kıyas ve
değerlendirilmeye tabi tutulan birimlerdir. Lakin o sanatın
genel ve tarihi bütününü tek başlarına ifade edemezler;
mükemmeliyet gücünün derecesi ne kadar büyük olursa olsun,
yeniliğe ve atılıma da engel teşkil edemezler.Konunun daha
iyi anlaşılması için bir adım daha atalım: Ülkemizde
tezhiple uğraşan bir kısım çevrelerin 16.yy Osmanlı Tezhip
Ekolü’nden başka süsleme tarzı tanımadıklarını görürüz. “16.
yy. olgunluk devridir; bu devirde zaaf ve düşkünlük yoktur,
bu çağ bir altın ölçüler çağıdır vs.” derler. Evet,
hakikaten 16.yy İslam medeniyetinin son parlayış dönemi
olmuştur ve bu devirde hemen her alanda büyük atılım ve
başarılar kaydetmişizdir; fakat bu dönemini temelini
araştırdığımızda bin yıllık İslam tarihini, beş yüz yıllık
Anadolu ve Ortadoğu maceramızı buluruz. Konumuz dolayısıyla
tezhibe ağırlık verirsek şu sonuca varırız ki Bağdat, Şam,
Semerkand, Herat ve Tebriz tezhip ekollerini bilmeden, iyice
araştırıp incelemeden sonraki dönemleri ve bilhassa 16.yy
Osmanlı tezhibini de anlayamayız. Neden mi? Bir örnek
verelim: Bursa’daki Yeşil Camii’nin mihrabının sağında
“amel-i üstadan-ı tebrîz (Tebriz Üstatlarının İşi)” ibaresi
vardır. Bundan da anlaşılıyor ki Osmanlı tezhibinin ustası
Tebriz ekolüdür; bu ekol yazıyla süslemeyi ustalıkla
birleştiren ve kaynaştıran bir ekoldür. Fatih Sultan Mehmed
zamanında bile bu ekolün büyük etkisi vardır. Osmanlı klasik
tezhibi ondan sonra şekillenmeye ve kıvam almaya
başlamıştır.
Sadece 16. yüzyıla bakarak o devir hakkında tam bir kanaate
sahip olamayacağımız gibi yalnızca İslam sanatlarına bakarak
da yeni bir atılıma imza atamayız. Çin ve Hind
medeniyetlerine bu gözle baksak; eski Yunan ve Latin, Barok
ve Rokoko sanatlarını derinlemesine incelesek zararlı mı
çıkarız?
Birçok sergide bir atılıma dayanak olabilecek birçok
yenilikçi eserler sergilenmeye başlanmıştır. Bu da
sevindiricidir. Bunların sayısının artmasını, bir kıvama
ulaşıp yeni bir tarz ve ekol oluşturmasını temenni ederim.
Hat ve tezhip sanatındaki atılımlar, medeniyetimizin sanat
alanında kendini yeniden üretebildiğini gösterir ki bu da
gerçekten önemli ve değerlidir.
kaynak:
HM Hepsev’in bu yazısı, Yeni Şafak Gazetesi’nde (10 Ağustos
1995) ve Yüce Devlet Dergisi’nde (1 Kasım 1995, 4. sayı,
s.11) yayınlanmıştır
Bezeme sanatının kağıt üzerindeki uygulamasıdır ve eski
kitap sanatlarında yazıyı süsleme maksadıyla kullanılmıştır.
Adını, en önemli malzemesi olan altından almıştır. Tezhip
kelimesi, Arapça altın demek olan, zehep kökünden türemiş
olup, ‘altınlamak’ anlamına gelir. Fakat tezhip sanatında
altın ile birlikte kullanılan, geçmişte toprak boyalardan,
şimdi ise hazır boyalardan elde ettiğimiz, bedahşi lacivert
(lapislazûli), Türk alı, aşı boyası, Türk mavisi (türkuaz),
limon küfü gibi klasik renkler de vardır.
Tezhipli eserlere müzehhep eser, tezhip yapana da müzehhip
denir. Tezhip sanatı, geçmiş devirlerde daha çok yazı ile
birlikte kullanılmış ve hat sanatının elbisesi, süsü olarak
bu sanat dalının yanıbaşında yer almıştır. Fakat bugün
tezhib, ebru veya dokulu kağıtlar üzerine işlenerek başlı
başına dekoratif bir sanat halinde, duvarlarımızı
süslemektedir.
Kitap sanatlarında en yoğun tezhiplere dinî yazmalarda
rastlanır. Bunun yanında edebî eser olan divanlarda,
padişaha sunulacak ilmî yazmalarda da yoğun tezhibe
rastlanır. Bilhassa mushafların zahriye veya serlevha
sayfalarında, bir hilye-i şerif üzerinde işlenmiş yoğun
tezhipler, sanatın yanında zanaatın da ne kadar önemli
olduğunu göstermektedir.
Böylece tezhipden örnekler göstererek Tezyini sanatlarımıza
da girmiş olduk. “Tezyinat kelimesi” pekçok dekoratif sanatı
içine alan, bir terimdir. “Tezyin”, Arapça ziynet
kelimesinden türemiş olup, “süs” manasına gelir. “Tezyina”
bunun çoğulu yani “süslemeler” demektir. Tezyini sanatlara
günümüzde süsleme veya bezeme sanatları da denir. Cild,
tezhip, hat, minyatür, kat’ı gibi kitap sanatlarını, taş,
metal ve ahşap oymaları, sedefkârlık, çini, kalem işi,
revzen, tekstil ve dokuma gibi dekoratif sanatları içine
alan geniş bir uygulama alanı vardır.
Bütün bu sanat dallarında motif ve desen bilgileri aynı
esaslara dayanır. Sadece desenin uygulanacağı yere,
kullanılacağı teknik ve malzemeye göre ayrıntılarda bazı
farklılıklar gösterirler. Mesela desen tasarlanırken
çizilecek desenin çeşidi, yoğunluğu, motifleri, büyüklüğü ve
renklerinin seçimi, işleneceği yüzeyin şekline, büyüklüğüne,
yapıldığı maddeye, kullanılacak tekniğe göre yapılır. Onun
için Türk tezyini sanatlarında kalıp usulü kullanılmamış,
bezenecek her yüzeye uygun yeni bir desen çizilmiştir.
Gene bir çini panodaki hatayi motifi, tezhip edilecek
desendeki hatayiye göre çok daha büyük ve ayrıntılıdır. Taş
üzerine oyulacak desenin motifleri de iridir. Fakat sert
zemine işleneceği için daha sade görünüşlü olmalıdır. Hatta
sadece tezhib sanatı için çizilecek desenlerdeki motiflerin
boyutu bile, işlemede kullanılacak tekniklere göre değişir.
Halkar tekniğinde daha iri ve ayrıntılı, zemini boyalı
klasik tezhibde, zer-ender zer veya çift tahrir (havalı)
tekniğinde çok sade ve küçük motifler kullanılır. Renk
seçiminde ise, taş, ahşap, fildişi ve deri üzerine işlenen
desenler için zeminin doğal yapısına uygun renkler ve altın
tercih edilir. Tezhipte, çinide ise bulunduğu yüzyıla göre
değişen, Türk sanatının klasik renk zevki dikkate alınır.
İşte bunun gibi pekçok ince ayrıntılar, Türk sanatının gözü,
gönlü dinlendiren ihtişamlı zevkini, estetiğini ortaya koyan
önemli hususlardır.
Şimdi Türk sanatı ve diğer birçok Doğu sanatlarının özünü
teşkil eden bir başka konuya geçelim, üsluplaştırma:
Minyatür ve bezemelerde kullanılan bütün figür veya
motiflerin çıkışları, çizilişleri, bu esasa dayanır. Klasik
ismiyle, “üsluplaştırma veya üslup çekmek”, batı
dillerindeki adı ile “stilizasyon” veya başka bir deyiş ile
“soyutlaştırma” denilen bu çizim şekli, şöyle tarif
edilebilir: “Sanatkarın modelini kopya etmeden, sadece ana
çizgilerini koruyarak, onu kendi istek ve düşünceleri
doğrultusunda, göstermek istediği şekilde çizmesidir.
“Üsluplaştırılmış bir nesnede, hem modelin kimliği, hem de
sanatkârın yorumu birlikte seyredilir.
Sanat dünyasında önemli bir yeri olan bu sanat anlayışında
gölgenin yerini tarama almış, perspektif kısmen
kullanılmıştır. Hatta minyatürde vurgulanmak istenen nesne
veya fikirin dikkat çekmesi için, renk ve tasarım ile gerçek
dışı yorumlara bile yer verilmiştir. Üsluplaştırmada
bilhassa çizginin ifade gücü ve ahengi başlı başına
incelenmesi gereken önemli bir noktadır. Hatta burada renk,
çizgiye yardımcı olan, destek veren bir unsurdur. Kalın,
ince, koyu, açık, sert, yumuşak, çizgilerle çizilen
üsluplaştırılmış motifler ve bu motiflerden meydana gelen
desenler, dile gelerek, pek çok şey anlatır. Kendini ilgiyle
seyredene, adeta sanatkarın iç dünyasını, karakterini,
üslûbunu ve o çizgiyi çizerkenki halini fısıldar. Çizginin
bu tılsımlı gücü, hüsn-ü hat sanatında hassas bir ölçü ve
ahenk ile yazılmış istiflerde de seyredilir.
Kıymetli Hocamız Prof Dr. A. Süheyl Ünver (1898- 1986) bu
konu ile ilgili görüşünü şöyle dile getirirdi; “Türk
tezyinatı göz musikisidir, onun da notası vardır. Bu
notaları bilmiyen göz bakar, fakat eseri okuyamaz ve
anlayamaz.”
Picasso ise, hat sanatı ile ilk tanıştığı zaman manayı
anlamamasına rağmen, çizgilerdeki ahenge hayran kalmış ve
‘Benim resimde varmak istediğim yere, İslâm yazısı çoktan
gelmiş’ demiştir. (2)
Mimar Turgut Cansever Hocanın 1997 (Ocak) yılında dinlediğim
bir konuşmasından şu sözleri not etmişim. “Biçimler
ifadedir, açıklamadır. Posmodernizmin içine düştüğü mesele
bu ikilemin bir kanadına önem verip diğer kanadını ihmal
etmesidir. Halbuki biçimler, anlatmak istedikleri mana ile
bir bütün olduğu zaman insanlığa hizmet verir, işlev
kazanır. İslâm mimarisinde bu bütünlük kurulmuştur.”(3)
Klasik Türk tezyini sanatlarının genel olarak iki önemli
ortak konusu vardır. Desende temel unsur olan motifleri,
çıkış kaynağı, tarihi gelişimi, çizim tekniği, özellikleri,
desen içinde kullanılış şekli ve çeşitleri ile iyi tanımak,
desen tasarımında atılacak ilk önemli adımdır. Bundan sonra
ikinci önemli adım, klasik Türk bezeme sanatlarında desen
bilgisidir.
Değerli Hocam Rikkat Kunt (1903-1986); “Desen sanatın
namusudur.” derdi. Rikkat Hanım bu sözü ile, tezyini
sanatlarda desen tasarımının önemini, veciz bir şekil ile
vurgulamakla kalmıyor, aynı zamanda gereken titizliği
göstermeyip, emanet veya devşirme desenler ile eser
verenlere de seslenerek, “Bezeme sanatı, kopyadan ibaret
değildir. Bütün klasik sanatlarda olduğu gibi, kendi
kuralları içinde yeni düşünce ve terkiplere açık bir
sanattır.” demek istiyordu. 20. Yüzyılın değerli müzehhip ve
hocalarından Muhsin Demironat (1907-1983) ise, desen
çizimini anlatırken:
Kompozisyon hazırlamayı nasıl öğreneceğiz dersek, bunun iki
yolu vardır:
1 - Motif bilgisi ve desen çizme tekniğini iyi bir ustadan
öğrenmek,
2 - Göz eğitimi için çok görmek, el eğitimi için çok çizmek.
Her ne kadar sanatta kabiliyet ve azim ön planda gelirse de,
kendi kendine yetişmek ile bir üstad görerek yetişmek
arasında, çok büyük fark vardır.” derdi. Bu tavsiyeler
atalarımızın, “Ustadsız sanat haramdır.” sözünü de
doğrulamış oluyor. 21. Yüzyılın üslupları araştırılırken
dikkat edilecek başka bir konu da şudur:
Gelenekli sanatlarda desenler, kendi üslupları içinde iki
önemli özellik taşırlar.
1- Milli üslûbu koruyan, birleştirici ortak özellikler, ki
bunların korunması şarttır. Çünkü bunlar, gelenek haline
gelmiş kalıcı özelliklerdir. Meselâ Türk sanatının her
dalında çok belirgin bir özellik olan eserin dışını sade
bırakıp içini daha yoğun süslemek arzusu, sanatta veciz
ifade üslûbunun tercih edilmesi, aynı zamanda Türk’ün
dünyaya bakışını ve hayat görüşünü de göstermektedir.
Günümüzde gösteriş meraklısı zihniyetin tutsağı olan bazı
kesimler, maalesef atalarının sanatla ifade ettikleri bu
inceliği anlamak ve taktir etmek şöyle dursun, tenkit konusu
yapmaktadır. Halbuki sadelik içinde, az malzeme ile
seyircisini cezbedebilmek ve eserinde gerçek güzelliği
yansıtmak, başarılması daha zor bir iş değil midir? Nitekim
atalarımız Türk sanatını tarif ederken: “Dışta sadelik, içte
ihtişam. İşte Türk sanatı.” Diyerek bütün bu gerçekleri,
gene Türk üslubu olan veciz bir dille anlatmışlardır.
2 - İkinci grup özellik ise ait olduğu sanat dalını
zenginleştiren, tasarım hacmini genişleten üsluplar
arasındaki farklılıkları belirleyen, ayırıcı özelliklerdir.
Bu özellikler, yeni üslûp arayışları sırasında
değiştirilebilir.
Kısaca Türk kültür tarihinin akışı içinde tezyini sanatların
göz kamaştıran gelişmelerinde dikkat çeken en önemli taraf,
desen ve renk tasarımlarında yakalanmış olan estetik
olgunluk ve millî ruhdur.
Sonuç olarak sanat, şüphesiz yaşayan dinamik bir varlıktır.
Hayatın akışı içinde bulunduğu zamana ve mekâna bağlı olarak
devam ederken, değişmelere uğrar. Zira yeni arayışların
yapılması, duygu ve düşüncelerin yeni üsluplar ve kalıplarda
ifade bulması, kısaca değişim, insanlarda doğuştan var olan
bir ihtiyaçtır. Bunun için en uygun alan, moda ve sanattır.
Bu arada klasikler arasına katılan, evrenselleşmiş eserler
de pek çoktur. Her devirde insanların takdirini kazanan bu
klasik eserler, aynı zamanda sahibini de
ölümsüzleştirmiştir. Bunlara duyulan hayranlık hiç tükenmez.
Hatta bunları kopya yapabilmek bile bir yetenek, eğitim ve
bilgi ister.
Voltaire bu konuda şöyle demektedir: “Sanat bir dereceye
iner ki, klasiği kopya bile edilemez. Onun için kopya bir
küçüklük, bir zûl görülür. Keşke buna muktedir
olsalardı.”(3)
Fakat kopya çalışmak her ne kadar başarılı ve faydalı olursa
olsun kopya ile yetinmek, sanatta bir amaç olmamalıdır.
Sadece kopya veya taklitlerle sürdürülen sanat
çalışmalarının ortaya çıkardığı eserler, o sanatı gelecek
yüzyıllara taşıyamaz.
Şüphesiz sanatta belli bir yere gelmek, açılmamış kapıları
açmak için sağlam ve güvenli bir zeminde bulunmak gerekir.
Bizler de 21. yüzyılın yeni üsluplarını ararken, sanatın
milli özelliklerini, geleneklerini göz ardı etmemeliyiz.
Zira, sanat evrenseldir. Fakat sanatkârın millî bir kimliği
vardır ve bu kimlik mutlaka eserlerine yansır. Mesela modern
resmin babası Picasso’nun evrensel olmuş sanatında İspanyol
kültüründen izler görülür. Gene müzik dünyasında ün yapmış,
Finlilerin milli kahramanı Sibellius, bu şöhretini vatan
sevgisi ve özgürlük için bestelediği eserleri ile
kazanmıştır. Mimarlık tarihinde dünyaca bir deha kabul
edilen Mimar Sinan’ın eserlerinde akıl almaz bir ustalıkla
kullandığı kubbe, inancının odak noktası olan tevhid
şevkinin maddeye yansıması değil de nedir?
Daha pek çok örnekte görüldüğü gibi, milli olmayan bir
sanat, milletlerarası değere de sahip olamaz. Kısaca sanatta
evrenselliği yakalamak, üstün yetenek yanında şahsî, millî
ve yöresel kimliğin güçlü olmasıyla mümkündür. Büyük
Atatürk’ün 1923 de söylediği şu sözü ile son vermek
istiyorum. “Milli benliğini bulmayan milletler, başka
milletlerin şikarıdır.” yani avıdır.
1- Estetik, Cemil Sena Ongun, s. 26, 1971.
2- M. Uğur Derman, Hat Sanatında Türkler’in Yeri, İslâm
Sanatında Türkler, s. 52, Y.K.B.K. Yay İstanbul, 1976.
3- İsmet Binark, Ekrem Hakkı Ayverdi Bibliyografyası, s.
279, İstanbul, 1999.
(Diyanet aylık sayı 135)
Mine Esİner Özen
Tığ, yazma kitap süslemesinde kullanılan ve yapılan desenin
bitiminde bulunan bir yardımcı süsleme motifidir. Tığ'ın
tezhibinde kullanılan şekliyle, kelime anlamına sözlüklerde
rastlanmıyor. Yalnız Celâl Esad Arseven'in Sanat Ansiklopedisi'nde
(c. XV. S. 1986) "Cilt ve tezhip işlerinde bezemelerin dışa doğru
ok gibi çıkan ucu sivri kısımları. Bu kısımlar umumiyetle boya ve
altınla yapılır." Açıklaması görülüyor. Süsleme motifine verilen
tığ adı, Türkçeye Farsçadan geçen tip: "kılıç" kelimesinden
kaynaklanmış olmalıdır: zira tezhibde kullanılan tığ motifi de,
kılıç gibi ucu sivri, ince uzuncadır.
Tezhip, Boya ve Tığ
Yazma kitaplarda ve murakkalarda, boya ve altın yapılan her türlü
süsleme işine tezhip adı verilir. Tezhibde altının yanı sıra kök
boyalar, renkli toprak boyalar, madeni oksitler, bazı renkli
taşların tozları tutkallı su ile karıştırılarak kullanılmıştır.
Yazma eselerde zahriye adı verilen baş sayfa, hatime diye
adlandırılan son kısım başlık (serlevha). Kur'an'da bölüm başları
(sure başı, fasıl başı), secde kenarları, hizib gülleri, ayetlerin
baş ve bitim noktaları (vakfe, durak), bazı eserlerin yazı dışında
kalan bütün kenarları tezhiblenmiştir.
Müzehhib (kitap süslemesini yapan kişi), kalıbını hazırlar ve sert
bir zemin üzerinde dikine iğneleyerek, tezhipleyeceği kâğıt
üzerine koyar. Üzerinden kömür tozu geçirmek suretiyle kalıp
silkme işlemini tamamlar. Bütün sayfa tezhibleyeceği kâğıt üzerine
koyar. Üzerinden kömür tozu geçirmek suretiyle kalıp silkme
işlemini tamamlar. Bütün sayfa tezhiblenecekse boyanan kısımların
elle bozulmaması için motifin dörtte biri silkilir, boyandıkça
diğer kısımlara geçilir.
Önce konturlar çizilir, daha sonra altın sürülerek mührelenir ve
toprak boyalarla boyama işlemi yapılır. Silkme ile geçirilen
desende motife en uygun düşecek şekilde tığlar çekilerek tezhip
tamamlanır.
Tezhip üslub, yapıldığı devir ve şehre, uygulandığı yere göre
değişmiş, ancak süslemeden boş kısma geçiş, pek az örnek dışında,
daima tığlarla yapılmıştır.
"Türk süsleme sanatlarında genellikle bir yardımcı eleman olarak
kabul edilen tığlar tezhibde mühim bir yer işgal ederler. Tezhibin
bittiği yerden başlayarak paralel hatlarla dışa doğru ok gibi
uzanırlar ve sivri bir şekilde nihayet bulur. Süslenen bölüm ile
geride kalan boşluğun dengesini sağlamak amacı ile yapıldıkları
bellidir." (1)
Kitap süslemesinde yazılı ve tezhibli kısmın oranı kadar, boş
bırakılacak kısmın oranı da güzelliği etkiler. Tığlar ise bu iki
kısım arasında dengeyi sağlar ve gözün boşluğa geçişini
rahatlatır. Ancak kullanıldığı yere göre tığların belli oranlarda
yapılması ve tezhibe uyum sağlaması çok önemlidir. Nefis ve pek
nefis tezhibli olarak sınıflandırılmış eserlerde, tığların dene ve
oranı ile sadeliğine rağmen çeşitliliği insanı hayrete
düşürmektedir.
Tezhib ekollerine göre tığlar
Tığların devirlere göre değişen yüzlerce çeşidi vardır. Ama hemen
hepsinde motif genişten dara geçmekte, incelerek son bulmaktadır.
Tığ süslemelerinde çoğunlukla çizgi, nokta ve küçük kıvrımlardan
yararlanılmıştır.
Zamanla rumî, geometrik şekiller, bulut, çiçek motifleri, hayvan
figürlerine benzeyen şekiller de görülmüştür.
Memluk tezhibinde süsleme, altın, mavi ve tahinî renkte yapılmış,
tığlar ise mavi ile ve seyrek olarak çekilmiştir. Uzunca düz bir
çizgi üzerinde küçük yatay çizgi veya iki yana açılan birer kıvrım
biçimindedir.
Selçuklu tezhibinde altın, lacivert, beyaz ve kızılkahve renklerle
geçme, geometrik motifler ve Selçuklu münhanileri (2) çizilmiştir.
Başlık ve tam sayfa tezhibinde tığlar yoktur veya küçük çıkma ve
çok seyrek çizgileri halindedir. Madalyonda ise Selçuklu
münhanilerinin birleşme noktalarında yalın çizgi ve küçük
yuvarlaklardan oluşan seyrek, mavi renkli tığlar görülür.
Amasya tezhibinde zerenderzer (altın üzerine altınla yapılan)
süslemeyi, mavi, zarif tığlar tamamlar. Başlık tığlarında geçme
motifine de rastlanır. Madalyon tığlarında küçük çıktılar, kalında
inceye geçen stilize, sade ama çok güzel motifler vardır.
Fatih devrinde Saray Nakışhanesi'nde tezhiblenmiş pek çok kitap,
bugün Süleymaniye Kütüphanesi'nde Fatih koleksiyonunda ve saray
mensuplarına ait diğer koleksiyonlardaki eserler arasında
bulunmaktadır. Bu eserlerde görüldüğü üzere Fatih devrinde tezhib
sanatı çok gelişmiştir. Aşırılığa kaçmayan, yazıyı bütünleyerek
ortaya çıkaran, dengeli ve çok güzel süsleme, tığlara da
yansımıştır. Bu devirde mavi renk ve altınla çekiliş tığların,
geçmeli, geometrik şekilli en güzel örnekleri görülür. Bir
noktadan açılan iki küçük eğri ortasında minik üçgenler, birbirine
paralel iki küçük yatay çizgi, kalınlaştırılmış noktalar, içi dolu
küçük üçgenlerden oluşan çiçek motifleri öylesine ustalıkla yer
değiştirmiştir ki, birbirinin aynı tığ yok gibidir.
Çok sayıda yazma eser gözden geçirildiğinde, tığlarda hakim renk
mavi görünmektedir. Ancak eserine ve tezhibine göre bu ana renge
altın, kırmızı ve yeşil renkler de katılmıştır.
Klasik tezhibin ikinci parlak dönemi 16. yy'da yaşanmıştır. Motif,
renk ve kompozisyon zenginliği, tekniğin mükemmelliği, desende
görülen çeşitlilik ve ince zevk, altının bol ama renklerle çok
uyumlu kullanılışı bu devir tezhibinin başlıca özellikleridir.
Tığlar da buna paralel olarak gelişmiş; en olgun ve güzel
biçimlerini kazanmışlardır. Çizgiler zenginleşmiş, rumilerin
katılmasıyla zarif motifler ortaya çıkmıştır. Tığ çeşitleri iyice
artmış aralarına doldurma motifler eklenmiştir. 16. yüzyılın son
yarısında realist çiçek motifleri de, pek sık olmamakla birlikte,
tığlarda yer almıştır. Bu yüzyılda mavi ve altınla tığlar
çekilmiş, zaman zaman bunlara kırmızı da katılmıştır.
17. yüzyılda altının tezhibde daha da bol kullanıldığını
görüyoruz. Tığlarda realist çiçek motifleri, hayvan figürlerine
benzer şekiller, zerefşan (serpme altın) zemin üzerinde iğne
perdahlı süsleme yer alır.
18. yüzyılda tezhib iki tarzda yapılmıştır. Klasik tezhibin
değişmeye başladığını gösteren büyük çiçekli, iri ve karışık
motifli süslemeler yapılmış, büyük ve renkli çiçekler tığda da yer
almıştır. Ayrıca, barok ve rokoko üslûpları da tezhibe girmiş, bu
tarzda yapılan kurdeleler, vazolu vazosuz, çok renkli çiçekler ve
aşırılığa varan süslemeler tığa yer bırakmamıştır.
Bulundukları yere göre Tığlar
Tığlar bulundukları yer ve biçime göre özellikler gösterirler.
Zahriyede yuvarlak ya da beyzî madalyonu tamamlayan tığlar, bu
merkezden yayılan ışık demetleri gibi incelenerek boşluğa
karışırlar.
Mihrabiye veya dörtgen kitap başlarında, paralel olarak yükselen
oklar gibidir. Bazen tek bir tığ, bazen da servili tığlar görülür.
Sure ve hizib güllerinde düz zemin üzerine çekilen tığlar olduğu
gibi, zerefşan zemin üzerinde görülen ve iğne perdahlı olanları,
çiçeklileri de vardır.
Sure ve hizib güllerinde tığlar motifin üstünde uzun altta kısa
bırakılmıştır.
Aynı sayfa kenarında iki, üç sure gülü bulunduğunda, çoğunlukla
tığlar birleşmiştir.
Aynı motifli veya iki ayrı motifli tığın sıralanmasıyla
düzenlenen, bazen da araları küçük şekillerle doldurulmuş olarak
görülen tığlar, tezhibin güzelliğini artırır ve noktalar.
1) Azade Akar- Cahide Keskiner. Türk Süsleme Sanatlarında Desen ve
Motif, İstanbul 1978, s.24
2) Daima birbiri arkasından çıkan ve bir yanda yaklaşıp incelerek
sıralanan eğriler Genellikle Selçuklular tarafından
kullanılmalarına, kavisli ve yumuşak ana yapılarına dayanılarak,
Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver tarafından bu ad verilmiştir.
Türk Sanat geleneklerinin özünü koruyan, maziden günümüze
Türk kültürünün devamını sağlayan ve Türk kimliğini çizen
gelenekli sanatlarımızı derinlemesine incelemek, temelinde
yatan felsefeyi ve bunun çizgilere, şekillere yansımasını
anlamak ve anlatmak, bir manada kendimizi anlamak, millî
kimliğimizi tanımak ve tanıtmaktır. Çünkü bir milletin
tarihi yaşadığı hayattır. Kültürü ise, kendi tarihi içinde
yaşarken edinmiş olduğu inanç ve davranış biçimidir. Bu
kültür, sahip olduğu gelenekler ile nesilden nesile
aktarılır. Gelenekler aynı zamanda ait olduğu milletlerin
kimliğini belirler. İşte bu nedenle geleneksel sanatlar,
millî kültürümüzün temel taşlarından biridir.
Tarihin sayfalarını geriye çevirerek Türk sanatının mazisine
göz atacak olursak, Orta Asya bozkırlarının, önemli Türk
kültür merkezlerine vatan olduğunu ve buralarda Türk
sanatının ilk meyvelerinin yeşerdiğini görürüz. Türkler’in
siyasî tarihleri yanında, kültür tarihinin de bu bozkırlarda
başladığı, çeşitli iklim ve coğrafyalarda, farklı inanç ve
medeniyetlerin ışığında gelişe gelişe Anadolu yarımadası’na
gelerek Selçuk-Osmanlı medeniyetlerine zemin hazırladığı
tarihî bir gerçektir. Uzun yıllar komşusu olduğu Sasanî ve
Çin medeniyeti ile yakın teması olan Orta Asya Türk
devletleri, kendilerine has bir sanat üslubu
yakalamışlardır. Büyük Hun İmparatorluğundan günümüze kadar
tıpkı bir zincirin halkaları gibi devam eden Türklerin sanat
geleneği, sanat tarihi dünyasında küçümsenmeyecek bir
kimliğe ve yere sahip olmuştur.
Bugün küreselleşme gayreti içinde bulunan yeni dünya
düzeninde yerini alacak olan Türkiye, bir yandan Avrupa
Birliğine girme ve Ortadoğu’da, Asya’da lider ülke olma
çabalarını yoğunlaştırırken, diğer yandan sahip olduğu
zengin kültürünü daha yakından tanımalı, sahip çıkmalı ve
korumayı ihmal etmemelidir. Bunun bir yolu da, millî
kültürümüzün önemli bir kanadı olan geleneksel sanatlarımıza
gösterilecek şuurlu bir ilgi ve hassasiyettir. Ancak bu
takdirde, milletimize ve bilhassa yeni kuşaklara, sağlam
temeller üzerinde yükselen parlak bir gelecek hazırlamış
oluruz. İşte bu beraberliğimizde sizlerle Türk’ün sanat
dünyasına girerek, güzellik, aşk, sanat, sanatkar, zanaat,
gibi bazı temel sanat kavramlarına kısaca temas etmek, daha
sonra, gelenekli sanatlarımızın önemli bir kısmını teşkil
eden ve bizim ilgi alanımız olan, çini tezyini sanatlarından
söz açmak istiyoruz.
Bilindiği gibi sanat, en genel tanımı ile bir anlatış, bir
ifade şeklidir. Anlatılan, sanatkarın iç ve dış dünyasıdır.
Başka deyişle sanat, insanın yaşadığı dünyayı gönül
penceresinden seyrederken, gördüklerini, hissettiklerini
sembollerle dile getirmesidir. Böylece insanın yetenekleri
şekillenmiş, duygu ve düşünceleri adeta maddede billurlaşmış
olur. Sanatı var eden, besleyen ve olgunlaştıran,
zihinlerdeki fikir ve düşünce, gönüllerdeki aşk ve
heyecandır. Sanat eserleri, bunların maddeye yansıması veya
bir takım kalıplara girerek şekil ve görünüş kazanması ile
meydana gelir.
Bir başka manada sanat, insanlığın yoluna ışık tutan,
toplumun yaralarını saran, insanı insan yapan idealleri,
biçim, renk, ses veya kelimeler aracılığı ile estetik düzen
içinde çevresine sunan, bir aktivite, bir hizmet veya
hizmetten de öte bir ihtiyaçtır.
Atalarımız, “Aşk olmayınca, meşk olmaz” demiş ve işin özünü
ne güzel ifade etmişlerdir. Zira güzellik, aşk ve sanat,
birbirini var eden ayrılmaz üç temel kavramdır. Güzelden
maksat Aşk’ tır. Aşkın dili ise Sanat’tır.
Şair diyor ki:
“Suretin nakşında her kim görmedi nakkaşını,
Vahib-i suret anın gözsüz yaratmış başını.”
Fakat bunu görebilmek, hissedebilmek için, gönül gözünün de
iştirakı ile gerçek güzeli tanımak gerekir. Peki gerçek
güzel nedir?
Plotinos, kendi fikir dünyasından seyrettiği gerçek güzeli
şöyle tarif etrniş: “Varlıklar içinde güzel olmayan hiç
birşey yoktur. Zira varlıkların her zerresi, mutlak varlığın
nurundan bir parıltıdır. Şu halde herşey birbirinden az ya
da çok güzeldir”(l)
(1078-1166) Yıllarında yaşayan İslâm mutasavvıfı Abdülkadir
Geylani ise çirkinlik hakkındaki düşüncelerini ortaya
koyarak güzeli şöyle anlatmıştır: “Dünyada çirkinlik yoktur.
Çirkinlik, o hüsn-i bimisâlin, kemâlini aşikâr eden bir
güzelliktir.” yani “Yeryüzünde çirkin yoktur. Sizin çirkin
dediğiniz, emsali olmayan o ilâhi güzelliğin mükemmelliğini
ortaya çıkaran güzelliktir” bu da bize, her değerin ancak
zıtları ile var olabileceğini bir kere daha hatırlatmış
oluyor.
İşte bu güzele duyulan sevgi ve hayranlığın dili, sanattır.
Seyre daldığı bu güzelliğin gönlüne düşen aşk, sahip olduğu
üstün yetenek ve zeka ile eserinde anlatan kişiye ise
sanatkâr denir. Demek ki sanatkar, yaratılmışı keşfederek
üstün idrak ve yeteneklerinin sınırları içinde yorumlayan ve
bunu eserinde yansıtan kişidir.
Çok zaman halk arasında karıştırılan ve birbiri ile yarış
halinde olan iki kavram daha vardır. Bunlardan biri sanat,
diğeri ise zanaattır. Zanaat, son şeklini almış bir
tasarımın ustalıkla yerine işlenmesi veya uygulanmasıdır. Bu
işi yapana zanaatkâr veya zanaat erbabı denir. Bilhassa el
sanatlarında zanaatın payı inkar edilemez. Sanat alanında
yaratıcılık ne kadar önemli ise, zanaatta da işçilik,
tecrübe ve el becerisi o kadar önemlidir.