Tezhip Sanatımızda Ekoller ve Yeni Atılımlar

02/03/2011
 

Her alandaki darlık ve kısırlığın baş sebeplerinden birisi de bütüncü olamayıştır. Tekçi çözümlerin çoğulcu ve kapsamlı yaklaşımlara tercih edilişidir. Bir şahıs, bir ekol veya bir tarzın dışındakileri kabul etmeme ve hatta yok sayma, vahim bir hatadır. Üretici, atılımcı ve yenilikçi olamayışın en önemli sebeplerinden birisi de budur.

Ruhları güzellik ve incelik ateşiyle tutuşturan sanat ise medeniyetin diğer alanlarından daha çok bütüncülüğü çağırır ve hatta emreder. Sanat, tekçiliği tiksintiyle reddeder; bütünü ve mükemmeliyeti ifade etmeye çalışır, çalışmasının neticesi de tamlık ve bütünlük arz eder. Zaman ve olayların akışı, fıtrattaki yenilik hassasının işleyişi sonucunda kurulan ekoller de kendi içlerinde bir bütünlük ve tamlık oluşturur. Ekoller, etkilendiği ve belki de ders aldığı öncüllerden farklı olan, mükemmeliyete kendi anlayış ve gücü ile erişmiş; temelleri ve hudutları, seçip içeri aldıkları, beğenmeyip dışarıda bıraktıkları belli olan bütünlerdir. Bağlı oldukları sanatın tarihi akışı içinde kıyas ve değerlendirilmeye tabi tutulan birimlerdir. Lakin o sanatın genel ve tarihi bütününü tek başlarına ifade edemezler; mükemmeliyet gücünün derecesi ne kadar büyük olursa olsun, yeniliğe ve atılıma da engel teşkil edemezler.Konunun daha iyi anlaşılması için bir adım daha atalım: Ülkemizde tezhiple uğraşan bir kısım çevrelerin 16.yy Osmanlı Tezhip Ekolü’nden başka süsleme tarzı tanımadıklarını görürüz. “16. yy. olgunluk devridir; bu devirde zaaf ve düşkünlük yoktur, bu çağ bir altın ölçüler çağıdır vs.” derler. Evet, hakikaten 16.yy İslam medeniyetinin son parlayış dönemi olmuştur ve bu devirde hemen her alanda büyük atılım ve başarılar kaydetmişizdir; fakat bu dönemini temelini araştırdığımızda bin yıllık İslam tarihini, beş yüz yıllık Anadolu ve Ortadoğu maceramızı buluruz. Konumuz dolayısıyla tezhibe ağırlık verirsek şu sonuca varırız ki Bağdat, Şam, Semerkand, Herat ve Tebriz tezhip ekollerini bilmeden, iyice araştırıp incelemeden sonraki dönemleri ve bilhassa 16.yy Osmanlı tezhibini de anlayamayız. Neden mi? Bir örnek verelim: Bursa’daki Yeşil Camii’nin mihrabının sağında “amel-i üstadan-ı tebrîz (Tebriz Üstatlarının İşi)” ibaresi vardır. Bundan da anlaşılıyor ki Osmanlı tezhibinin ustası Tebriz ekolüdür; bu ekol yazıyla süslemeyi ustalıkla birleştiren ve kaynaştıran bir ekoldür. Fatih Sultan Mehmed zamanında bile bu ekolün büyük etkisi vardır. Osmanlı klasik tezhibi ondan sonra şekillenmeye ve kıvam almaya başlamıştır.
Sadece 16. yüzyıla bakarak o devir hakkında tam bir kanaate sahip olamayacağımız gibi yalnızca İslam sanatlarına bakarak da yeni bir atılıma imza atamayız. Çin ve Hind medeniyetlerine bu gözle baksak; eski Yunan ve Latin, Barok ve Rokoko sanatlarını derinlemesine incelesek zararlı mı çıkarız?
Birçok sergide bir atılıma dayanak olabilecek birçok yenilikçi eserler sergilenmeye başlanmıştır. Bu da sevindiricidir. Bunların sayısının artmasını, bir kıvama ulaşıp yeni bir tarz ve ekol oluşturmasını temenni ederim. Hat ve tezhip sanatındaki atılımlar, medeniyetimizin sanat alanında kendini yeniden üretebildiğini gösterir ki bu da gerçekten önemli ve değerlidir.
 
kaynak:
HM Hepsev’in bu yazısı, Yeni Şafak Gazetesi’nde (10 Ağustos 1995) ve Yüce Devlet Dergisi’nde (1 Kasım 1995, 4. sayı, s.11) yayınlanmıştır

TEZHİP

02/03/2011
 

Bezeme sanatının kağıt üzerindeki uygulamasıdır ve eski kitap sanatlarında yazıyı süsleme maksadıyla kullanılmıştır. Adını, en önemli malzemesi olan altından almıştır. Tezhip kelimesi, Arapça altın demek olan, zehep kökünden türemiş olup, ‘altınlamak’ anlamına gelir. Fakat tezhip sanatında altın ile birlikte kullanılan, geçmişte toprak boyalardan, şimdi ise hazır boyalardan elde ettiğimiz, bedahşi lacivert (lapislazûli), Türk alı, aşı boyası, Türk mavisi (türkuaz), limon küfü gibi klasik renkler de vardır.
 
Tezhipli eserlere müzehhep eser, tezhip yapana da müzehhip denir. Tezhip sanatı, geçmiş devirlerde daha çok yazı ile birlikte kullanılmış ve hat sanatının elbisesi, süsü olarak bu sanat dalının yanıbaşında yer almıştır. Fakat bugün tezhib, ebru veya dokulu kağıtlar üzerine işlenerek başlı başına dekoratif bir sanat halinde, duvarlarımızı süslemektedir.
 
Kitap sanatlarında en yoğun tezhiplere dinî yazmalarda rastlanır. Bunun yanında edebî eser olan divanlarda, padişaha sunulacak ilmî yazmalarda da yoğun tezhibe rastlanır. Bilhassa mushafların zahriye veya serlevha sayfalarında, bir hilye-i şerif üzerinde işlenmiş yoğun tezhipler, sanatın yanında zanaatın da ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.
 
Böylece tezhipden örnekler göstererek Tezyini sanatlarımıza da girmiş olduk. “Tezyinat kelimesi” pekçok dekoratif sanatı içine alan, bir terimdir. “Tezyin”, Arapça ziynet kelimesinden türemiş olup, “süs” manasına gelir. “Tezyina” bunun çoğulu yani “süslemeler” demektir. Tezyini sanatlara günümüzde süsleme veya bezeme sanatları da denir. Cild, tezhip, hat, minyatür, kat’ı gibi kitap sanatlarını, taş, metal ve ahşap oymaları, sedefkârlık, çini, kalem işi, revzen, tekstil ve dokuma gibi dekoratif sanatları içine alan geniş bir uygulama alanı vardır.
 
Bütün bu sanat dallarında motif ve desen bilgileri aynı esaslara dayanır. Sadece desenin uygulanacağı yere, kullanılacağı teknik ve malzemeye göre ayrıntılarda bazı farklılıklar gösterirler. Mesela desen tasarlanırken çizilecek desenin çeşidi, yoğunluğu, motifleri, büyüklüğü ve renklerinin seçimi, işleneceği yüzeyin şekline, büyüklüğüne, yapıldığı maddeye, kullanılacak tekniğe göre yapılır. Onun için Türk tezyini sanatlarında kalıp usulü kullanılmamış, bezenecek her yüzeye uygun yeni bir desen çizilmiştir.
 
Gene bir çini panodaki hatayi motifi, tezhip edilecek desendeki hatayiye göre çok daha büyük ve ayrıntılıdır. Taş üzerine oyulacak desenin motifleri de iridir. Fakat sert zemine işleneceği için daha sade görünüşlü olmalıdır. Hatta sadece tezhib sanatı için çizilecek desenlerdeki motiflerin boyutu bile, işlemede kullanılacak tekniklere göre değişir. Halkar tekniğinde daha iri ve ayrıntılı, zemini boyalı klasik tezhibde, zer-ender zer veya çift tahrir (havalı) tekniğinde çok sade ve küçük motifler kullanılır. Renk seçiminde ise, taş, ahşap, fildişi ve deri üzerine işlenen desenler için zeminin doğal yapısına uygun renkler ve altın tercih edilir. Tezhipte, çinide ise bulunduğu yüzyıla göre değişen, Türk sanatının klasik renk zevki dikkate alınır. İşte bunun gibi pekçok ince ayrıntılar, Türk sanatının gözü, gönlü dinlendiren ihtişamlı zevkini, estetiğini ortaya koyan önemli hususlardır.
 
Şimdi Türk sanatı ve diğer birçok Doğu sanatlarının özünü teşkil eden bir başka konuya geçelim, üsluplaştırma: Minyatür ve bezemelerde kullanılan bütün figür veya motiflerin çıkışları, çizilişleri, bu esasa dayanır. Klasik ismiyle, “üsluplaştırma veya üslup çekmek”, batı dillerindeki adı ile “stilizasyon” veya başka bir deyiş ile “soyutlaştırma” denilen bu çizim şekli, şöyle tarif edilebilir: “Sanatkarın modelini kopya etmeden, sadece ana çizgilerini koruyarak, onu kendi istek ve düşünceleri doğrultusunda, göstermek istediği şekilde çizmesidir. “Üsluplaştırılmış bir nesnede, hem modelin kimliği, hem de sanatkârın yorumu birlikte seyredilir.
 
Sanat dünyasında önemli bir yeri olan bu sanat anlayışında gölgenin yerini tarama almış, perspektif kısmen kullanılmıştır. Hatta minyatürde vurgulanmak istenen nesne veya fikirin dikkat çekmesi için, renk ve tasarım ile gerçek dışı yorumlara bile yer verilmiştir. Üsluplaştırmada bilhassa çizginin ifade gücü ve ahengi başlı başına incelenmesi gereken önemli bir noktadır. Hatta burada renk, çizgiye yardımcı olan, destek veren bir unsurdur. Kalın, ince, koyu, açık, sert, yumuşak, çizgilerle çizilen üsluplaştırılmış motifler ve bu motiflerden meydana gelen desenler, dile gelerek, pek çok şey anlatır. Kendini ilgiyle seyredene, adeta sanatkarın iç dünyasını, karakterini, üslûbunu ve o çizgiyi çizerkenki halini fısıldar. Çizginin bu tılsımlı gücü, hüsn-ü hat sanatında hassas bir ölçü ve ahenk ile yazılmış istiflerde de seyredilir.
 
Kıymetli Hocamız Prof Dr. A. Süheyl Ünver (1898- 1986) bu konu ile ilgili görüşünü şöyle dile getirirdi; “Türk tezyinatı göz musikisidir, onun da notası vardır. Bu notaları bilmiyen göz bakar, fakat eseri okuyamaz ve anlayamaz.”
 
Picasso ise, hat sanatı ile ilk tanıştığı zaman manayı anlamamasına rağmen, çizgilerdeki ahenge hayran kalmış ve ‘Benim resimde varmak istediğim yere, İslâm yazısı çoktan gelmiş’ demiştir. (2)
 
Mimar Turgut Cansever Hocanın 1997 (Ocak) yılında dinlediğim bir konuşmasından şu sözleri not etmişim. “Biçimler ifadedir, açıklamadır. Posmodernizmin içine düştüğü mesele bu ikilemin bir kanadına önem verip diğer kanadını ihmal etmesidir. Halbuki biçimler, anlatmak istedikleri mana ile bir bütün olduğu zaman insanlığa hizmet verir, işlev kazanır. İslâm mimarisinde bu bütünlük kurulmuştur.”(3)
 
Klasik Türk tezyini sanatlarının genel olarak iki önemli ortak konusu vardır. Desende temel unsur olan motifleri, çıkış kaynağı, tarihi gelişimi, çizim tekniği, özellikleri, desen içinde kullanılış şekli ve çeşitleri ile iyi tanımak, desen tasarımında atılacak ilk önemli adımdır. Bundan sonra ikinci önemli adım, klasik Türk bezeme sanatlarında desen bilgisidir.
 
Değerli Hocam Rikkat Kunt (1903-1986); “Desen sanatın namusudur.” derdi. Rikkat Hanım bu sözü ile, tezyini sanatlarda desen tasarımının önemini, veciz bir şekil ile vurgulamakla kalmıyor, aynı zamanda gereken titizliği göstermeyip, emanet veya devşirme desenler ile eser verenlere de seslenerek, “Bezeme sanatı, kopyadan ibaret değildir. Bütün klasik sanatlarda olduğu gibi, kendi kuralları içinde yeni düşünce ve terkiplere açık bir sanattır.” demek istiyordu. 20. Yüzyılın değerli müzehhip ve hocalarından Muhsin Demironat (1907-1983) ise, desen çizimini anlatırken:
 
Kompozisyon hazırlamayı nasıl öğreneceğiz dersek, bunun iki yolu vardır:
1 - Motif bilgisi ve desen çizme tekniğini iyi bir ustadan öğrenmek,
2 - Göz eğitimi için çok görmek, el eğitimi için çok çizmek. Her ne kadar sanatta kabiliyet ve azim ön planda gelirse de, kendi kendine yetişmek ile bir üstad görerek yetişmek arasında, çok büyük fark vardır.” derdi. Bu tavsiyeler atalarımızın, “Ustadsız sanat haramdır.” sözünü de doğrulamış oluyor. 21. Yüzyılın üslupları araştırılırken dikkat edilecek başka bir konu da şudur:
 
Gelenekli sanatlarda desenler, kendi üslupları içinde iki önemli özellik taşırlar.
1- Milli üslûbu koruyan, birleştirici ortak özellikler, ki bunların korunması şarttır. Çünkü bunlar, gelenek haline gelmiş kalıcı özelliklerdir. Meselâ Türk sanatının her dalında çok belirgin bir özellik olan eserin dışını sade bırakıp içini daha yoğun süslemek arzusu, sanatta veciz ifade üslûbunun tercih edilmesi, aynı zamanda Türk’ün dünyaya bakışını ve hayat görüşünü de göstermektedir.
Günümüzde gösteriş meraklısı zihniyetin tutsağı olan bazı kesimler, maalesef atalarının sanatla ifade ettikleri bu inceliği anlamak ve taktir etmek şöyle dursun, tenkit konusu yapmaktadır. Halbuki sadelik içinde, az malzeme ile seyircisini cezbedebilmek ve eserinde gerçek güzelliği yansıtmak, başarılması daha zor bir iş değil midir? Nitekim atalarımız Türk sanatını tarif ederken: “Dışta sadelik, içte ihtişam. İşte Türk sanatı.” Diyerek bütün bu gerçekleri, gene Türk üslubu olan veciz bir dille anlatmışlardır.
 
2 - İkinci grup özellik ise ait olduğu sanat dalını zenginleştiren, tasarım hacmini genişleten üsluplar arasındaki farklılıkları belirleyen, ayırıcı özelliklerdir. Bu özellikler, yeni üslûp arayışları sırasında değiştirilebilir.
Kısaca Türk kültür tarihinin akışı içinde tezyini sanatların göz kamaştıran gelişmelerinde dikkat çeken en önemli taraf, desen ve renk tasarımlarında yakalanmış olan estetik olgunluk ve millî ruhdur.
 
Sonuç olarak sanat, şüphesiz yaşayan dinamik bir varlıktır. Hayatın akışı içinde bulunduğu zamana ve mekâna bağlı olarak devam ederken, değişmelere uğrar. Zira yeni arayışların yapılması, duygu ve düşüncelerin yeni üsluplar ve kalıplarda ifade bulması, kısaca değişim, insanlarda doğuştan var olan bir ihtiyaçtır. Bunun için en uygun alan, moda ve sanattır. Bu arada klasikler arasına katılan, evrenselleşmiş eserler de pek çoktur. Her devirde insanların takdirini kazanan bu klasik eserler, aynı zamanda sahibini de ölümsüzleştirmiştir. Bunlara duyulan hayranlık hiç tükenmez. Hatta bunları kopya yapabilmek bile bir yetenek, eğitim ve bilgi ister.
Voltaire bu konuda şöyle demektedir: “Sanat bir dereceye iner ki, klasiği kopya bile edilemez. Onun için kopya bir küçüklük, bir zûl görülür. Keşke buna muktedir olsalardı.”(3)
Fakat kopya çalışmak her ne kadar başarılı ve faydalı olursa olsun kopya ile yetinmek, sanatta bir amaç olmamalıdır. Sadece kopya veya taklitlerle sürdürülen sanat çalışmalarının ortaya çıkardığı eserler, o sanatı gelecek yüzyıllara taşıyamaz.
 
Şüphesiz sanatta belli bir yere gelmek, açılmamış kapıları açmak için sağlam ve güvenli bir zeminde bulunmak gerekir. Bizler de 21. yüzyılın yeni üsluplarını ararken, sanatın milli özelliklerini, geleneklerini göz ardı etmemeliyiz. Zira, sanat evrenseldir. Fakat sanatkârın millî bir kimliği vardır ve bu kimlik mutlaka eserlerine yansır. Mesela modern resmin babası Picasso’nun evrensel olmuş sanatında İspanyol kültüründen izler görülür. Gene müzik dünyasında ün yapmış, Finlilerin milli kahramanı Sibellius, bu şöhretini vatan sevgisi ve özgürlük için bestelediği eserleri ile kazanmıştır. Mimarlık tarihinde dünyaca bir deha kabul edilen Mimar Sinan’ın eserlerinde akıl almaz bir ustalıkla kullandığı kubbe, inancının odak noktası olan tevhid şevkinin maddeye yansıması değil de nedir?
 
Daha pek çok örnekte görüldüğü gibi, milli olmayan bir sanat, milletlerarası değere de sahip olamaz. Kısaca sanatta evrenselliği yakalamak, üstün yetenek yanında şahsî, millî ve yöresel kimliğin güçlü olmasıyla mümkündür. Büyük Atatürk’ün 1923 de söylediği şu sözü ile son vermek istiyorum. “Milli benliğini bulmayan milletler, başka milletlerin şikarıdır.” yani avıdır.
 
1- Estetik, Cemil Sena Ongun, s. 26, 1971.
2- M. Uğur Derman, Hat Sanatında Türkler’in Yeri, İslâm Sanatında Türkler, s. 52, Y.K.B.K. Yay İstanbul, 1976.
3- İsmet Binark, Ekrem Hakkı Ayverdi Bibliyografyası, s. 279, İstanbul, 1999.
(Diyanet aylık sayı 135)

TEZHİP SANATINDA RENK KULLANIMI

02/03/2011
 
 
Türk süsleme sanatlarında milli bir seciye alan , tezhiplerin yapılmasında toprak boyalar kullanılmıştır. Onun için renkler solmamıştır. Kullanılan renklerde toprak kır­mızısı, lâl, mavi, yeşil hakimdir. Tezhipte toprak boya kullanılmadan önce su ile eriti­lir. Boyaların sabit olması için 18. asra kadar içine yumurta sarısı ilave edilmiştir. Yumurta sarısı karıştırılmış boyalar sabit ve parlak olduğu gibi, resimlerde kabarıklık meydana getirir ki, bu makbul sayılır. Ancak yumurta sarısı ile hazırlanan boyalarda, her kullanılışta taze yumurta sarısı karıştırılmış boya kuruduktan sonra tekrar karıştırıla­mayacağı için ikinci defa kullanılmaz. Bu yüzden sonraları yumurta sarısı kullanılmadan vazgeçilmiş onun yerine tutkal kullanılmıştır. Bu usulde önce tutkal suda eritilir ve içine iki damla üzüm suyu karıştırılır. Bu şekilde yapılan boyalar kuruduktan sonra istenildiği zaman tekrar su ile eritilebi­lir ve kullanılabilir. Tutkal suyuna saf pekmez veya üzüm suyu karıştırıldığında boyalarda bir parlaklık meydana gelir. Tutkal yerine zamkı Arabi de kullanılabilir. Ancak bu tarzda boyalar parlak olmadığı gibi zamanla da kararırlar.

Tezhip sanatında renklerin seçimi devirlere göre fark­lılıklar göstermektedir. Selçuklu sanatçıları kullandıkları motifler ve renklerde bir ibadet vecdi duymuşlar, Kuran’ı tezhip ederken aynı duyguları yaşatmışlardır. Desenlerle verilmeye çalışılan sonsuzluk etkisi, renklerde destekleyici bir anlamda tamamlanmaktadır. Altın baş eleman olarak güneşi sembolize ederken, ışığın rengi olan sarı da gerçekte bilgi sembolü olarak kullanılmıştır. Altından sonra tezhipte en geniş yeri alan mavi ise sonsuzluğun rengi olarak gökyüzünü simgeler. Doğuda altınla mavi aynı ölçüde kullanılmakta batıya doğru gidildikçe mavi ikinci derecede bir önem kazanmaktadır .Bütün bunlardan edindiğimiz sonuç, tezhipte kullanılan motifler ve renkler rast gele seçilmemiş hepsinin birer sembolik anlamı olduğu gibi bilinçli olarak seçilerek kullanıl­mıştır. Türk sanatkarı tabiattan gözlemlediğini, hissettiğini, duyguları, inançları değer yargıları ve yaşadığı çevrenin kendinde bıraktığı izleri toplayarak, hissederek sanat eserinde mesajlar vermek istemişti. Ve bunda da her dönemde kendine has karakterini bir ekol olarak meydana getirmiştir.

Altın ve mavi rengin ihtişamı 16. yy'da imparatorluğun en yüksek zirvede olduğu dönemde görüyoruz. Tezhip sanatı 18. yy. ortalarından itibaren Avrupa tesiri altına girmeye baş­ladığında, Barok ve Rokoko sanatında hakim en önemli faktörlerden olan ve Osmanlı tezhip sanatında o devre kadar hiç görülmeyen ışık gölge kontrası karşımıza çıkmakta, renklerin koyulu açıklı kullanımı bezemeye perspektif vere­rek derinlik kazandırmaktadır. Tezhip sanatında kullanılan renklere, devirlere göre baktığımızda şu tabloyu görürüz. Selçuklularda ağırlıklı renk altın ve mavi, kızıl kahve renkleridir. Fatih devri tezhibinde ise, karakteristik Fatih devri mavisi, beyaz, yeşil, siyah ve sülüyen (turuncu). II. Bayazıd tezhibinde altın üzerine altın ile yapılan süslemeler ve mavi ile altın dengesi hakimdir. 16. yy. klasik devirde başlıca renk lacivert ve altındır, motiflerde ise hemen hemen bütün renkler denenmiştir. 17. yüzyılda altının zeminde bol kullanıldığını görüyoruz. 16. yüzyılın parlak canlı ve kendine has renkleri kaybolmuş, altın ön plana çıkmıştır.
 
                                                  

TEZHİPTE TIĞ

02/03/2011
 

Mine Esİner Özen


Tığ, yazma kitap süslemesinde kullanılan ve yapılan desenin bitiminde bulunan bir yardımcı süsleme motifidir. Tığ'ın tezhibinde kullanılan şekliyle, kelime anlamına sözlüklerde rastlanmıyor. Yalnız Celâl Esad Arseven'in Sanat Ansiklopedisi'nde (c. XV. S. 1986) "Cilt ve tezhip işlerinde bezemelerin dışa doğru ok gibi çıkan ucu sivri kısımları. Bu kısımlar umumiyetle boya ve altınla yapılır." Açıklaması görülüyor. Süsleme motifine verilen tığ adı, Türkçeye Farsçadan geçen tip: "kılıç" kelimesinden kaynaklanmış olmalıdır: zira tezhibde kullanılan tığ motifi de, kılıç gibi ucu sivri, ince uzuncadır.


Tezhip, Boya ve Tığ

Yazma kitaplarda ve murakkalarda, boya ve altın yapılan her türlü süsleme işine tezhip adı verilir. Tezhibde altının yanı sıra kök boyalar, renkli toprak boyalar, madeni oksitler, bazı renkli taşların tozları tutkallı su ile karıştırılarak kullanılmıştır.

Yazma eselerde zahriye adı verilen baş sayfa, hatime diye adlandırılan son kısım başlık (serlevha). Kur'an'da bölüm başları (sure başı, fasıl başı), secde kenarları, hizib gülleri, ayetlerin baş ve bitim noktaları (vakfe, durak), bazı eserlerin yazı dışında kalan bütün kenarları tezhiblenmiştir.

Müzehhib (kitap süslemesini yapan kişi), kalıbını hazırlar ve sert bir zemin üzerinde dikine iğneleyerek, tezhipleyeceği kâğıt üzerine koyar. Üzerinden kömür tozu geçirmek suretiyle kalıp silkme işlemini tamamlar. Bütün sayfa tezhibleyeceği kâğıt üzerine koyar. Üzerinden kömür tozu geçirmek suretiyle kalıp silkme işlemini tamamlar. Bütün sayfa tezhiblenecekse boyanan kısımların elle bozulmaması için motifin dörtte biri silkilir, boyandıkça diğer kısımlara geçilir.

Önce konturlar çizilir, daha sonra altın sürülerek mührelenir ve toprak boyalarla boyama işlemi yapılır. Silkme ile geçirilen desende motife en uygun düşecek şekilde tığlar çekilerek tezhip tamamlanır.

Tezhip üslub, yapıldığı devir ve şehre, uygulandığı yere göre değişmiş, ancak süslemeden boş kısma geçiş, pek az örnek dışında, daima tığlarla yapılmıştır.

"Türk süsleme sanatlarında genellikle bir yardımcı eleman olarak kabul edilen tığlar tezhibde mühim bir yer işgal ederler. Tezhibin bittiği yerden başlayarak paralel hatlarla dışa doğru ok gibi uzanırlar ve sivri bir şekilde nihayet bulur. Süslenen bölüm ile geride kalan boşluğun dengesini sağlamak amacı ile yapıldıkları bellidir." (1)

Kitap süslemesinde yazılı ve tezhibli kısmın oranı kadar, boş bırakılacak kısmın oranı da güzelliği etkiler. Tığlar ise bu iki kısım arasında dengeyi sağlar ve gözün boşluğa geçişini rahatlatır. Ancak kullanıldığı yere göre tığların belli oranlarda yapılması ve tezhibe uyum sağlaması çok önemlidir. Nefis ve pek nefis tezhibli olarak sınıflandırılmış eserlerde, tığların dene ve oranı ile sadeliğine rağmen çeşitliliği insanı hayrete düşürmektedir.


Tezhib ekollerine göre tığlar

Tığların devirlere göre değişen yüzlerce çeşidi vardır. Ama hemen hepsinde motif genişten dara geçmekte, incelerek son bulmaktadır. Tığ süslemelerinde çoğunlukla çizgi, nokta ve küçük kıvrımlardan yararlanılmıştır.
Zamanla rumî, geometrik şekiller, bulut, çiçek motifleri, hayvan figürlerine benzeyen şekiller de görülmüştür.

Memluk tezhibinde süsleme, altın, mavi ve tahinî renkte yapılmış, tığlar ise mavi ile ve seyrek olarak çekilmiştir. Uzunca düz bir çizgi üzerinde küçük yatay çizgi veya iki yana açılan birer kıvrım biçimindedir.

Selçuklu tezhibinde altın, lacivert, beyaz ve kızılkahve renklerle geçme, geometrik motifler ve Selçuklu münhanileri (2) çizilmiştir. Başlık ve tam sayfa tezhibinde tığlar yoktur veya küçük çıkma ve çok seyrek çizgileri halindedir. Madalyonda ise Selçuklu münhanilerinin birleşme noktalarında yalın çizgi ve küçük yuvarlaklardan oluşan seyrek, mavi renkli tığlar görülür.

Amasya tezhibinde zerenderzer (altın üzerine altınla yapılan) süslemeyi, mavi, zarif tığlar tamamlar. Başlık tığlarında geçme motifine de rastlanır. Madalyon tığlarında küçük çıktılar, kalında inceye geçen stilize, sade ama çok güzel motifler vardır.

Fatih devrinde Saray Nakışhanesi'nde tezhiblenmiş pek çok kitap, bugün Süleymaniye Kütüphanesi'nde Fatih koleksiyonunda ve saray mensuplarına ait diğer koleksiyonlardaki eserler arasında bulunmaktadır. Bu eserlerde görüldüğü üzere Fatih devrinde tezhib sanatı çok gelişmiştir. Aşırılığa kaçmayan, yazıyı bütünleyerek ortaya çıkaran, dengeli ve çok güzel süsleme, tığlara da yansımıştır. Bu devirde mavi renk ve altınla çekiliş tığların, geçmeli, geometrik şekilli en güzel örnekleri görülür. Bir noktadan açılan iki küçük eğri ortasında minik üçgenler, birbirine paralel iki küçük yatay çizgi, kalınlaştırılmış noktalar, içi dolu küçük üçgenlerden oluşan çiçek motifleri öylesine ustalıkla yer değiştirmiştir ki, birbirinin aynı tığ yok gibidir.

Çok sayıda yazma eser gözden geçirildiğinde, tığlarda hakim renk mavi görünmektedir. Ancak eserine ve tezhibine göre bu ana renge altın, kırmızı ve yeşil renkler de katılmıştır.

Klasik tezhibin ikinci parlak dönemi 16. yy'da yaşanmıştır. Motif, renk ve kompozisyon zenginliği, tekniğin mükemmelliği, desende görülen çeşitlilik ve ince zevk, altının bol ama renklerle çok uyumlu kullanılışı bu devir tezhibinin başlıca özellikleridir. Tığlar da buna paralel olarak gelişmiş; en olgun ve güzel biçimlerini kazanmışlardır. Çizgiler zenginleşmiş, rumilerin katılmasıyla zarif motifler ortaya çıkmıştır. Tığ çeşitleri iyice artmış aralarına doldurma motifler eklenmiştir. 16. yüzyılın son yarısında realist çiçek motifleri de, pek sık olmamakla birlikte, tığlarda yer almıştır. Bu yüzyılda mavi ve altınla tığlar çekilmiş, zaman zaman bunlara kırmızı da katılmıştır.

17. yüzyılda altının tezhibde daha da bol kullanıldığını görüyoruz. Tığlarda realist çiçek motifleri, hayvan figürlerine benzer şekiller, zerefşan (serpme altın) zemin üzerinde iğne perdahlı süsleme yer alır.

18. yüzyılda tezhib iki tarzda yapılmıştır. Klasik tezhibin değişmeye başladığını gösteren büyük çiçekli, iri ve karışık motifli süslemeler yapılmış, büyük ve renkli çiçekler tığda da yer almıştır. Ayrıca, barok ve rokoko üslûpları da tezhibe girmiş, bu tarzda yapılan kurdeleler, vazolu vazosuz, çok renkli çiçekler ve aşırılığa varan süslemeler tığa yer bırakmamıştır.


Bulundukları yere göre Tığlar

Tığlar bulundukları yer ve biçime göre özellikler gösterirler.

Zahriyede yuvarlak ya da beyzî madalyonu tamamlayan tığlar, bu merkezden yayılan ışık demetleri gibi incelenerek boşluğa karışırlar.

Mihrabiye veya dörtgen kitap başlarında, paralel olarak yükselen oklar gibidir. Bazen tek bir tığ, bazen da servili tığlar görülür.

Sure ve hizib güllerinde düz zemin üzerine çekilen tığlar olduğu gibi, zerefşan zemin üzerinde görülen ve iğne perdahlı olanları, çiçeklileri de vardır.

Sure ve hizib güllerinde tığlar motifin üstünde uzun altta kısa bırakılmıştır.

Aynı sayfa kenarında iki, üç sure gülü bulunduğunda, çoğunlukla tığlar birleşmiştir.

Aynı motifli veya iki ayrı motifli tığın sıralanmasıyla düzenlenen, bazen da araları küçük şekillerle doldurulmuş olarak görülen tığlar, tezhibin güzelliğini artırır ve noktalar.
 
1) Azade Akar- Cahide Keskiner. Türk Süsleme Sanatlarında Desen ve Motif, İstanbul 1978, s.24
2) Daima birbiri arkasından çıkan ve bir yanda yaklaşıp incelerek sıralanan eğriler Genellikle Selçuklular tarafından kullanılmalarına, kavisli ve yumuşak ana yapılarına dayanılarak, Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver tarafından bu ad verilmiştir.

 

TÜRK TEZHİP SANATI

02/03/2011
 

Türk Sanat geleneklerinin özünü koruyan, maziden günümüze Türk kültürünün devamını sağlayan ve Türk kimliğini çizen gelenekli sanatlarımızı derinlemesine incelemek, temelinde yatan felsefeyi ve bunun çizgilere, şekillere yansımasını anlamak ve anlatmak, bir manada kendimizi anlamak, millî kimliğimizi tanımak ve tanıtmaktır. Çünkü bir milletin tarihi yaşadığı hayattır. Kültürü ise, kendi tarihi içinde yaşarken edinmiş olduğu inanç ve davranış biçimidir. Bu kültür, sahip olduğu gelenekler ile nesilden nesile aktarılır. Gelenekler aynı zamanda ait olduğu milletlerin kimliğini belirler. İşte bu nedenle geleneksel sanatlar, millî kültürümüzün temel taşlarından biridir.

Tarihin sayfalarını geriye çevirerek Türk sanatının mazisine göz atacak olursak, Orta Asya bozkırlarının, önemli Türk kültür merkezlerine vatan olduğunu ve buralarda Türk sanatının ilk meyvelerinin yeşerdiğini görürüz. Türkler’in siyasî tarihleri yanında, kültür tarihinin de bu bozkırlarda başladığı, çeşitli iklim ve coğrafyalarda, farklı inanç ve medeniyetlerin ışığında gelişe gelişe Anadolu yarımadası’na gelerek Selçuk-Osmanlı medeniyetlerine zemin hazırladığı tarihî bir gerçektir. Uzun yıllar komşusu olduğu Sasanî ve Çin medeniyeti ile yakın teması olan Orta Asya Türk devletleri, kendilerine has bir sanat üslubu yakalamışlardır. Büyük Hun İmparatorluğundan günümüze kadar tıpkı bir zincirin halkaları gibi devam eden Türklerin sanat geleneği, sanat tarihi dünyasında küçümsenmeyecek bir kimliğe ve yere sahip olmuştur.
Bugün küreselleşme gayreti içinde bulunan yeni dünya düzeninde yerini alacak olan Türkiye, bir yandan Avrupa Birliğine girme ve Ortadoğu’da, Asya’da lider ülke olma çabalarını yoğunlaştırırken, diğer yandan sahip olduğu zengin kültürünü daha yakından tanımalı, sahip çıkmalı ve korumayı ihmal etmemelidir. Bunun bir yolu da, millî kültürümüzün önemli bir kanadı olan geleneksel sanatlarımıza gösterilecek şuurlu bir ilgi ve hassasiyettir. Ancak bu takdirde, milletimize ve bilhassa yeni kuşaklara, sağlam temeller üzerinde yükselen parlak bir gelecek hazırlamış oluruz. İşte bu beraberliğimizde sizlerle Türk’ün sanat dünyasına girerek, güzellik, aşk, sanat, sanatkar, zanaat, gibi bazı temel sanat kavramlarına kısaca temas etmek, daha sonra, gelenekli sanatlarımızın önemli bir kısmını teşkil eden ve bizim ilgi alanımız olan, çini tezyini sanatlarından söz açmak istiyoruz.
 
Bilindiği gibi sanat, en genel tanımı ile bir anlatış, bir ifade şeklidir. Anlatılan, sanatkarın iç ve dış dünyasıdır. Başka deyişle sanat, insanın yaşadığı dünyayı gönül penceresinden seyrederken, gördüklerini, hissettiklerini sembollerle dile getirmesidir. Böylece insanın yetenekleri şekillenmiş, duygu ve düşünceleri adeta maddede billurlaşmış olur. Sanatı var eden, besleyen ve olgunlaştıran, zihinlerdeki fikir ve düşünce, gönüllerdeki aşk ve heyecandır. Sanat eserleri, bunların maddeye yansıması veya bir takım kalıplara girerek şekil ve görünüş kazanması ile meydana gelir.
 
Bir başka manada sanat, insanlığın yoluna ışık tutan, toplumun yaralarını saran, insanı insan yapan idealleri, biçim, renk, ses veya kelimeler aracılığı ile estetik düzen içinde çevresine sunan, bir aktivite, bir hizmet veya hizmetten de öte bir ihtiyaçtır.
 
Atalarımız, “Aşk olmayınca, meşk olmaz” demiş ve işin özünü ne güzel ifade etmişlerdir. Zira güzellik, aşk ve sanat, birbirini var eden ayrılmaz üç temel kavramdır. Güzelden maksat Aşk’ tır. Aşkın dili ise Sanat’tır.
Şair diyor ki:
“Suretin nakşında her kim görmedi nakkaşını,
Vahib-i suret anın gözsüz yaratmış başını.”
Fakat bunu görebilmek, hissedebilmek için, gönül gözünün de iştirakı ile gerçek güzeli tanımak gerekir. Peki gerçek güzel nedir?
Plotinos, kendi fikir dünyasından seyrettiği gerçek güzeli şöyle tarif etrniş: “Varlıklar içinde güzel olmayan hiç birşey yoktur. Zira varlıkların her zerresi, mutlak varlığın nurundan bir parıltıdır. Şu halde herşey birbirinden az ya da çok güzeldir”(l)
 
(1078-1166) Yıllarında yaşayan İslâm mutasavvıfı Abdülkadir Geylani ise çirkinlik hakkındaki düşüncelerini ortaya koyarak güzeli şöyle anlatmıştır: “Dünyada çirkinlik yoktur. Çirkinlik, o hüsn-i bimisâlin, kemâlini aşikâr eden bir güzelliktir.” yani “Yeryüzünde çirkin yoktur. Sizin çirkin dediğiniz, emsali olmayan o ilâhi güzelliğin mükemmelliğini ortaya çıkaran güzelliktir” bu da bize, her değerin ancak zıtları ile var olabileceğini bir kere daha hatırlatmış oluyor.
İşte bu güzele duyulan sevgi ve hayranlığın dili, sanattır. Seyre daldığı bu güzelliğin gönlüne düşen aşk, sahip olduğu üstün yetenek ve zeka ile eserinde anlatan kişiye ise sanatkâr denir. Demek ki sanatkar, yaratılmışı keşfederek üstün idrak ve yeteneklerinin sınırları içinde yorumlayan ve bunu eserinde yansıtan kişidir.
 
Çok zaman halk arasında karıştırılan ve birbiri ile yarış halinde olan iki kavram daha vardır. Bunlardan biri sanat, diğeri ise zanaattır. Zanaat, son şeklini almış bir tasarımın ustalıkla yerine işlenmesi veya uygulanmasıdır. Bu işi yapana zanaatkâr veya zanaat erbabı denir. Bilhassa el sanatlarında zanaatın payı inkar edilemez. Sanat alanında yaratıcılık ne kadar önemli ise, zanaatta da işçilik, tecrübe ve el becerisi o kadar önemlidir.
 


 

  
Recent Record
iletişim / contact

  • TELEFON: 0532 316 30 12
  • EMAIL: info@hatdergisi.com
  • MSN: hatdergisi@hotmail.com