|
Bilindiği gibi süsleme sanatları, milletlerin kültür ve sanat anlayışını
gösteren faktörlerin başında yer almaktadır. Bu nedenle de süslemenin ana unsuru
olan motiflerin, büyük bir önem taşıdığı ve bezeme sanatının temelini teşkil
ettiği görülür.
Motifler, çoğu kez toplulukların gelenek ve göreneklerini yansıtan, onların
zevk, görüş ve inançlarının ifadesi olarak, bu kavramlar içinde gelişip,
üsluplaşmış, o milletlerin sanat simgesi ve temsilcisi olmuştur.
Asırlar boyu çok geniş bir alana yayılmış olan Türk boylarının, uzun yıllar çok
farklı inanç ve sanat anlayışına sahip olan toplum ve medeniyetlerle yapmış
olduğu çeşitli sanat ilişkileri nedeniyle, bugün çok engin bir kültür hazinesine
sahip bulunmaktayız.
Bu alanda yüksek uygarlıklar düzeyinde sayısız sanat eserinin meydana geldiği
bilinmektedir.
İşte bu eserlere bakıldığında, Türk bezeme sanatlarının hemen hemen her dalında
çok uzun bir dönemden itibaren kullanılan "Rumi"ler başta gelmektedir.
Rumi motifi başlangıcından günümüze kadar, taş, çini, ahşap, kumaş ve kitap
sanatları gibi, bütün süsleme alanlarının vazgeçilmez bir öğesi olmuş, özellikle
Anadolu Selçukluları tarafından geliştirilerek, bu dönemden itibaren bolca
kullanılmaları nedeniyle de, Anadolu anlamına gelen "Rumi" deyimini almıştır.
Bu motife aynı amaçla, "Selçuki" adı da verilmektedir.
Gelibolulu Mustafa Ali, 16. yy'da kaleme aldığı "Meva'idü'n-Nefais Fi-Kava'idi'l-Mecalis"
adlı eserinde, nakkaş adı ile bilinen sanatkârları, "Karakalem, Rumi, hatai
(yani pergel resmi) çizen ressamlar" olarak tanımlıyor.
Buna göre, motife bu adın oldukça geç dönemlerden itibaren verildiği
anlaşılmaktadır.
İlk Rumi Motifleri
Rumi motifinin, günümüze gelen en erken örneği, Uygur Türkleri'ne ait, 9., 10
yy.'da yapılmış olan, Bezeklik fresklerinde gördüğümüz, bir su canavarının
kanatın da yer alır. Burada görülen şekil, daha sonraki yüzyıllarda, çok sık
rastlayacağımız bir klasik Rumî formunun aynen uygulanan örneklerlerindendir.
Orta Asya'nın bozkırlarında yaşayan Türkler'in, hayvanlara karşı büyük bir ilgi
duyduğu bilinir. Onların sahip olduğu güç ve aralarında yaptığı mücadeleler,
sanatkârlara daima ilham kaynağı olmuştur. Çoğu kez hayvanları, kuvvet, bereket,
kötülük, iyilik gibi çeşitli kavramların sembolleri olarak kabul etmişler ve bu
motifleri aynı amaçla birçok sanat eserinin ana teması olarak da
kullanmışlardır.
Özellikle Noin-Ula ve Pazırık Kurganları'ndan çıkarılan Hun Türklerine ait
çeşitli eşyaların üzerinde, bolca hayvan figürlerini işlenmiş olduğu dikkati
çeker. Bunların çoğunluğunu birbirleri ile mücadele eden hayvan resimleri teşkil
etmektedir.
Araştırıldığında, hayvan kültürünün, ilk çağlarda, en ilkel dinlerle başladığını
görmekteyiz ki, bu kült zamanla genişlemiş ve çeşitli efsane ve inançların
etkisi altında, aralarında kanatlı, kanatsız birçok hayvanın da bulunduğu çok
zengin bir hal almıştır. Bunların yanında, kanatları olmadığı halde değişik
inançlar altında, sonradan kanat takılan aslan, kaplan, fil gibi kara hayvanları
da çoğunlukladır.
Daha ileriki dönemlerde, kitabı olan dinlerde dahi, bu çeşit kutsal hayvanların
varlığından söz edilmektedir ki, Hızır'ın kır atı, Hazret-i Peygamber'in Miraç
olayında görülen "Burak" isimli, insan başlı ve bazen de kanatlı olarak çizilen
atı bunlardandır.
Tarihi eski olan milletlerde, mitolojik malzemenin çok engin olduğu dikkati
çeker. Bu özelliğe fazlası ile sahip olan "Türk Mitolojisi"nin de bu alanda
büyük önem taşıdığını biliyoruz.
Hemen hemen bütün hayvanların yer aldığı çeşitli inanç ve efsanelerin arasında
özellikle kuşlara çok daha fazla önem verilmiş ve konunun ana malzemesi olarak
da bolca kullanılmıştır.
Orhon Kitabeleri'nde, ölen kimselerin, kuş şeklinde göğe yükseldiğini anlatan
bahislere rastlanmaktadır ki, bugün dahi ölenler için, "Kuş gibi uçtu gitti"
tabiri halk arasında güncelliğini korumaktadır.
Kuşlarla ilgili inançların, Altay'larda çok yaygın ve etkili olduğu görülür.
Yakutlar'da ağaç dalları arasında bulunan çeşitli kuşların, Şaman'ın ruhu olarak
kabul edildiğine ve Şaman'ın doğmadan evvel kuş şeklinde hayat ağacının üzerinde
bulunduğuna inanılırdı. Günümüzde de İslâmî inançlarla ilgili bazı metinlerde,
cennette bulunan Tuba ağacının üzerindeki cennet kuşlarının varlığını belirten
ibarelere oldukça sık rastlamaktayız.
Oğuz Han'n oğlu Deniz Han'ın boyun ongunu "çayır kuşu" olduğu gibi, çoğu Türk
boyları'nın da kuşlarla ilgili armaları vardı. Eski Türk büyüklerinden pek
çoğunun, Togan, Tuğrul, Sungur, Bağrı gibi kuşlarla ilgili isimler aldığı
dikkati çeker.
Kuşlar arasında büyük önemi olan "Kartal"ın eski Türklerde, arma ve totem olrak
kullanıldığı bilinmektedir. Örneğin Şamanlık'ta, Kartal'ın bir kadınla
birleşmesinden Şaman'ın doğduğuna inanılırdı.
Ancak, kartal Orta Asya Türklerinde koruyucu bir ruh olarak da kabul edilmiş ve
bu nedenle de savaşta kullanılan silahların üzerine işlenmiştir. Kartal aynı
zamanda bir kudret, kuvvet ve asalet sembolü olarak da kabul edildiği için,
Selçuklu dönemi tarihçisi İbni Bibi'ye göre, genellikle Anadolu Selçuklu
hükümdarlarının çadırlarının tepesinde bulunur ve hükümdarı bütün kötülüklerden
koruduğuna inanılırdı. Yine bu dönemde, kale, saray ve han kapılarında bulunan
tek veya çift başlı kartal figürlerinin bir asalet ve hükümdarlık sembolü olarak
kullanılması yanında, kötülük ve düşmanlardan korunmak için kullanılan bir
tılsım olarak da yer aldığını zannetmekteyiz.
Anadolu Selçuklularında olduğu kadar, İran ve Suriye bölgesinde yapılmış olan
çeşitli el sanatları ürünlerinde görülen taht sahnelerinde kuş ve kartal
figürlerine oldukça sık rastlanmaktadır.
Esasen mahalli etkilerle bazı farklılıkların olmasına rağmen, Selçuklu sanatının
her bölgesinde, kısmen bütünlüğünü koruyan bir bezeme tarzı görülmektedir.
Türkler 8. yy.dan itibaren gruplar halinde İslâm bölgelerine girmişler,
buralarda oldukça önemli görevler almışlardır.
Ama büyük kitleler halinde, çok daha etkili olarak Yakın Doğu topraklarına
yerleşmeleri ve mahalli kültürlerin üzerinde büyük rol oynamaları ancak 11. yy
ortalarından sonra Selçuklu döneminde gerçekleşir. Bu dönemde Horasan'dan
Anadolu'nun ortalarına kadar uzanan bir Türk İmparatorluğu'nun kurulması, bütün
İslâm sanatında önemli gelişmelere yol açmıştır.
Bir yandan istila ettikleri toprakların eski kültürlerini, diğer taraftan Orta
Asya sanatının etkilerini taşıyan Selçuklu dönemi sanat eserleri büyük bir
çeşitlilik ve genellikle karşımıza çıkar.
Orta Asya'nın yüzyıllar boyu süren hayvan üslûbu bu dönemde büyük bir
stilizasyonla bütün süslemeyi hakimiyeti altına alan bir güç kazanmıştır. Bu
dönemde süsleme sanatlarımızın ana kuralları konmuş, klasik motiflerimizin
karakteri belirlenmiştir.
Dönemin en belirgin süsleme örgesi olan Rumi'ler, form ve nitelik açısından
büyük farklılık ve çeşitlilik göstermektedir.
Bezemelerde kullanılan hayvan motifleri, tabii hallerde olduğu kadar, stilize ve
yarı stilize şekillerde de ele alınarak işlenmiş ve bu motifler sadece süsleme
amacı ile tatbik edilenlerin yanında, bazen bitkisel anlamda olduğu kadar, bazen
kavramsal nitelikte de yorumlanmıştır.
Yine bu dönemde, Türk Osmanlı süsleme sanatlarının son yıllarına kadar devam
eden, hurde, piçide, dilimli ve kanatlı gibi bütün Rumi çeşitlerinin kısmen
şekillendiği, bazılarının ise form olarak en ileri safhasına eriştiği de dikkati
çeker.
Selçuklularda hayvan resimlerinin giderek belirli bir hat üzerinde yer aldığı ve
bunun yanında, kanat uçlarından birleşerek günümüzde kapalı formlar olarak
adlandırdığımız şekillere dönüştüğü görülmektedir. Tek olduğu kadar, üç veya
dört hayvanın kanat uçlarından birleşerek meydana getirdiği düzenlemeler, daha
ileriki dönemlerde, Osmanlı süsleme sanatının sonuna kadar devam eden Rumi
üslûbunun 1/4 - 1/2 gibi simetrik desenlerinin ana temelini kurmuştur. Bu
çizimlerde daha ileriki yıllarda görülen tek fark, motifin tamamen stilize bir
tarzda ele alınarak tabii görünümlerinin ortadan kaldırılmış olmasıdır.
Selçuklu sanatındaki Rumi üslubunda, genellikle kuş görünümünde olanlar, tek
başına olduğu kadar, hatai'lerin de eşliğinde herhangi bir kompozisyonu
tamamlayacak tarzda düzenlenebilmektedir. Bu tür çalışmalarda, motifler belirli
bir hat üzerinde devam ederek, özellikle kuşların, baş, gövde ve kanatları bütün
yapısal karakterini korumaktadır. Bunlara bakıldığında, hayvan yapısının bütün
ayrıntıları dikkati çeker. Üslûbun en belirgin örneklerini Selçuklu dönemi maden
sanatının çeşitli ürünlerinde görebilmekteyiz.
Yine aynı dönemde, grifon, ejder, harpi ve melek gibi, çeşitli hayali
yaratıkların kanatlarında da Rumi'lere oldukça sık rastlanır.
Kara hayvanının özelliği ve göklere yükselmenin tek sembolü olan kanat, değişik
inançların etkisi altında birleşerek yeni süsleme örneklerinin meydana
getirilmesine neden olmuştur. Ancak bu örneklerde görülen kanatların, çoğu kez
tabii şekillerden ziyade, stilize bir yorumlama ile ele alındığı da dikkati
çeker.
Rumi'lerin Selçuklularda, oldukça yaygın bir tarzda kullanıldığı bir diğer alan
ise, tamamen süsleme amacı ile ele alınan yazı altı nakışları ve "Varka ve
Gülşah" "mesnevisi"nde olduğu gibi, minyatürlerin zemin süslemeleridir ki,
bunlar bazen konunun içeriğini aksettiren kavramsal nitelikte de olabilmektedir.
İslâmiyetin Etkisi
Türklerin, İslâmiyet'i kabulünden sonra, tabii hallerde hayvan resimlerinin
süsleme içinde kullanılması azalmaya başlamıştır. Özellikle Osmanlı
süslemelerinde buna oldukça az rastlanır.
Her türlü tasvirden kaçınan İslam Sanatı, yasaklanan insan ve hayvan figürlerini
çizmek isteyen sanatkârları, giderek soyutlamaya götürmüş ve genellikle
geometrik şekil ve düzenlemelerde ilerlemeye, bu alanda yaratıcı olmaya
zorlamıştır.
Bu nedenle de, Selçuklu döneminden sonra, rum motifleri, aşırı bir üslûplanma
altında, hayvani yapılardan tamamen sıyrılmış, her türlü inanç ve
kavramsallıktan uzak, dekoratif süsleme örgelerinden oluşmuştur.
XV. XVI. yy.'lar bezeme sanatlarımızın her alanda en üstün seviyesine ulaştığı
bir dönemdir. Buna paralel olarak süsleme motiflerimizde de büyük bir zenginlik
görülür.
Kullanılan her örge bu dönemde milli karakterine kavuşmuş, tutarlı, dengeli ve
estetik açıdan, kusursuz bir nitelik kazanmıştır.
Rumi'lerin her yere uyan bünye yapıları ve daima kendini yenileyen değişik
örnekleri ile Osmanlı süsleme sanatındaki etkinliği yine başta gelir. Özellikle
Fatih Sultan Mehmet döneminde, hükümdarın özel kütüphanesi için yaptırılan pek
çok sayıdaki yazma eserde, rumi üslûbunun yepyeni bir Türk Osmanlı karakterinde
ele alınarak yorumlandığını görmekteyiz.
Rumilerde Çizim
Özellikleri ve Kuralları
Rumi'ler çizim özelliklerine göre, sade, piçide, hurde, kanatlı gibi değişik
isimler alırlar.
Kompozisyonlardaki işlevlerine göre de, tepelik, ortabağ veya kapalı form olarak
şekillendirilir. Bu motifin çizimleri yüzyıllar boyu daima belirli kurallar
içinde yapılmıştır. Selçuklu döneminde konup, Osmanlılarda geliştirilerek en
üstün seviyesine ulaşan bu kuralların bugün değiştirilmesine çalışıldığında veya
bu kurallara dikkat edilmediğinde, bütün estetik değerlerinin kaybolduğu
görülmektedir.
· Simetrik düzenlemeler dışında, genellikle, kavisli ve helezonik hatlar
üzerinde ve aynı yöne olmak üzere yerleştirilir.
· Başka tür motiflerin de kullanıldığı kompozisyonlarda daima kendi hatlarında
devam ederek diğerlerininkine karışmaz. (Esasen kademeli bir düzenleme
özelliğine sahip olan süsleme sanatlarımızın bütün çizimlerinde bu kural her tür
motif için geçerlidir.)
· Kesişen hatlarda, Rumi'ler daima ince olan çizginin üzerinde kalacak şekilde
yerleştirilir.
· Motiflerin düzenlenmesinde, aralarında belirli oranda bir mesafenin
bırakılmasına dikkat edilir.
· Nadir olarak düz hatlar üzerinde görülürse de, ana yapılarında bir fark
yoktur.
· Birden fazla Rumi çeşidine yer verilen kompozisyonlarda, her biri ayrı tür
motif gibi yorumlanarak, birbirlerinin hatlarına karışmadığı görülmektedir.
Yakın Dönemde Rumi
Osmanlı Devleti'nin son dönemlerine doğru, süsleme sanatlarımızın temel yapısını
güçlendiren çizim kurallarına pek önem verilmediği ve Batı sanatının da etkisi
altında, klasik süsleme motiflerinin giderek özelliğini kaybettiği dikkati
çeker.
Bu tesir 19. yy'da daha da artmış, yapılan kompozisyonlardaki gerilemeye
paralel, motiflerde de büyük bir bozulma meydana gelmiştir.
Aynı dönemde, neo-Klasik denilen bir üslûp altında yapılan eserlerde görüldüğü
gibi, Rumi çizimlerindeki denge ve görünüşlerindeki estetik tamamen
kaybolmuştur.
Bugün ister antikacıdan olsun, isterse eski eserlerin onarımı konusunda olsun,
desen ve motif bilgisinin gereğine şiddetle ihtiyaç duyulmaktadır.
Herhangi bir eserin değerlendirilmesi halinde, maddenin ana yapısı, tarih, imza
gibi hususların yanında o eserin üzerindeki desen ve motiflerin de büyük önem
taşıdığı bir gerçektir. En doğru yargılara bunlar üzerinde yapılan tetkikler
sonucu varılmaktadır.
Özellikle yine eski eserler üzerinde yapılan onarımlarda da, motiflerin
değiştirilerek bozulmasına, dolayısı ile sanat eserlerinin tahrifine yol
açmayacak bilgi düzeyindeki sanatkâr ve uzmanların kullanılmasına dikkat
edilmesi gerekir.
Aksi halde bilgisiz ve sorumsuz kişilerce yapılan her türlü restorasyonların, bu
alanda büyük kayıplara neden olacağı, kültür ve sanat dünyamıza faydadan çok
zarar getireceğini de belirtmek isterim.
*********************
Faydalanılan eserler/Bibliography
· · Mine Esiner Ozen, Yazma Kitap Sanatları
Sözlüğü İst. 1985
· · Ali Gelibolulu, Menakıb-ı Hünerveran, st. 1926
· · Ali Gelibolulu, Meva'idü'n-Nefais-Fi Kava'idi'l-Mecalis, İst. 1975
· · Celal Esat Arseven, Sanat Ansiklopedisi, I-V, 1943-1952 İst.
· · İsmet Binark, Eski Kitapçılık Sanatlarımız, Ankara 1975
· · Oktay Aslanapa-Ernst Diez, Türk Sanatı, İst. 1955
· · Filiz Çağman, Anadolu Medeniyetleri, Cilt 3, İst. 1983
· · Süheyl Ünver, 50 Türk Motifi, İst 1967
· · Süheyl Ünver, Müzehhib kavramı Karamemi, İst 1951
· · Orhan Hançerlioğlu, İnanç sözlüğü, Ankara 1975
· · Prof. Gönül Oney, Selçuklu Mimarisinde Figürlü Kabartma ve Heykel, Snat
Dünyamz, s. 6 Ocak 1976
· · Nejat Diyarbekirli, Hun snatı, İst. 1972
· · Emel Esin "Kuşci" Türk sanatında Atlı Doğancı İkonoğrafisi Hakkında, Sanat
Tarihi Yıllığı, İst. 1974-1975, s.6
· · Dr. Ülker Erginsoy, İslâm Maden sanatı, İst. 1978
· · Murat Uraz, Türk mitolojisi, İst 1967
· · Prof. Suut Kemal Yetkin, İslam Sanatı tarihi, Ankara, 1954
· · Prof. Suut Kemal Yetkin, İslam Ülkelerinde Sanat, İst. 1974
· · Prof. Dr. Gönül Öney, Anadolu Selçuklu Mimarisinde Süsleme ve El Sanatları,
İş Bankası Yayınları, Ankara 1978
RUMİ
Türk süsleme sanatının temel unsurlarından olan “Rumi”
başlangıcından itibaren sadece el yazmalarında değil çinilerde giysilerde
ağaç oymacılığında kısacası süsleme sanatının tüm dallarında temel bir motif
olarak süregelmiştir. Bu motif Anadolu Selçukluları'nın ellerinde gelişmiş
olup Rumi ismini de onlara borçludur.
Günümüze kadar ulaşan Ruminin en eski örneklerine Uygur Türkleri tarafından
IX. ve X. yüzyıllarda yapılan fresklerde resmedilen deniz canavarının
kanadında rastlıyoruz. Burada görülen şekil sonraki yüzyıllarda sıkça
karşılaşacağımız “Rumi”nin klâsik bir örneğidir.
Orta Asya steplerinde yaşayan Türklerin hayatında hayvanların önemli bir
yeri olduğunu biliyoruz. Hayvanların gücü ve kavgaları sanatçılar için her
zaman ilham kaynağı olmuştur. Hayvanlar genellikle kuvvetin doğurganlığın
kötü ve iyinin sembolleri olarak temsil edilmiştir. Naom Ula ve Pazırık
kazılarında gün ışığına çıkartılan Hun Türklerine ait çeşitli sanat
eserlerinde genelde hayvan figürlerine rastlanmaktadır. Bu sahnelerin ana
teması hayvan döğüşleridir. IX. yüzyıldan sonra oluşan akımların Selçuklular
tarafından devralınmasıyla bu figürleri Rey Bağdat Musul Diyarbakır ve Konya
gibi sanat merkezlerinde gerçekleştirilen kazılarda gün ışığına çıkartılmış
bir çok sanat eserinde görüyoruz. Orta Anadolu geleneğinde alışkın olduğumuz
hayvan şekilleri Selçuklular tarafından özgün bir biçimde resmedilmiş;
böylece tüm süslemelerde öne çıkan bir unsur haline gelmiştir.

Bu dönemde Rumiler değişik şekillerde ve konseptlerde kullanılmış; kuş
biçimli Rumiler ya kendi başına ya da hatailerle birlikte yer almıştır. Bir
çizgi şeklinde resmedilse de Rumilerde şekillendirilen kuşların baş gövde ve
kanatları anatomik özelliklerini tamamıyla muhafaza ederek bir hayvan
figürünün en ince detaylarını ortaya koymaktadır. Bu tarzın en özgün
örneklerine Selçuklu metal işleme sanatında rastlanmaktadır.

Selçukluların Rumileri yoğun olarak kullandıkları bir
başka alan minyatür zeminleri olmuştur.Yine aynı dönemde mitolojik
ejderhalar kartallar ve melekler gibi hayalî varlıkları temsil eden Rumilere
de rastlıyoruz..
Türklerin İslâmiyet'i kabulünden sonra ve özellikle
Osmanlı Dönemi Sanatı'nda hayvan figürleri nadiren özgün şekliyle
resmedilmiştir. XV. yüzyılda Rumiler

hayvan figürlerinden gitgide sıyrılarak kökeninden uzaklaşmış ve her tür
inanç ve kavramsallıktan ırak bir tarz haline dönüşmüştür.
XVI. yüzyıl Türk süsleme sanatının her alanda zirveye taşındığı bir dönem
olmuştur. Bu doğrultuda bu dönemin süsleme motiflerinde çok büyük bir
zenginlik görüyoruz. Kendini sürekli yenilemek suretiyle her ortama uyum
sağlayan Rumiler bu dönemde de süsleme sanatında öne çıkmıştır.
Daha sonraki yüzyıllarda Türk süsleme sanatının esasını teşkil eden çizim
kuralları terk edilmeye başlanmış ve Batı Sanatı'nın da etkisiyle klâsik
motifler zamanla özünü yitirmiştir.
XIX. yüzyılda sanatta Batı tesirleri daha da artmış ve bu dönemde neo-klâsik
tarzda oluşturulan eserlerde de görüleceği üzere çizimlerdeki denge ve Rumi
özellikler tamamıyla ortadan kalkmıştır.
Genelde dairesel ve köşe çalışmaları olarak beliren serbest çizim rumi
kalıplarında ¼ ve ½ oranlarına uyulmuştur.
Cahide Keskiner
Türk Motifleri Turing Yayınları
|