Süsleme Sanatlarımızda 'Rumi'

Cahİde KESKİNER


Bilindiği gibi süsleme sanatları, milletlerin kültür ve sanat anlayışını gösteren faktörlerin başında yer almaktadır. Bu nedenle de süslemenin ana unsuru olan motiflerin, büyük bir önem taşıdığı ve bezeme sanatının temelini teşkil ettiği görülür.

Motifler, çoğu kez toplulukların gelenek ve göreneklerini yansıtan, onların zevk, görüş ve inançlarının ifadesi olarak, bu kavramlar içinde gelişip, üsluplaşmış, o milletlerin sanat simgesi ve temsilcisi olmuştur.

Asırlar boyu çok geniş bir alana yayılmış olan Türk boylarının, uzun yıllar çok farklı inanç ve sanat anlayışına sahip olan toplum ve medeniyetlerle yapmış olduğu çeşitli sanat ilişkileri nedeniyle, bugün çok engin bir kültür hazinesine sahip bulunmaktayız.

Bu alanda yüksek uygarlıklar düzeyinde sayısız sanat eserinin meydana geldiği bilinmektedir.

İşte bu eserlere bakıldığında, Türk bezeme sanatlarının hemen hemen her dalında çok uzun bir dönemden itibaren kullanılan "Rumi"ler başta gelmektedir.

Rumi motifi başlangıcından günümüze kadar, taş, çini, ahşap, kumaş ve kitap sanatları gibi, bütün süsleme alanlarının vazgeçilmez bir öğesi olmuş, özellikle Anadolu Selçukluları tarafından geliştirilerek, bu dönemden itibaren bolca kullanılmaları nedeniyle de, Anadolu anlamına gelen "Rumi" deyimini almıştır.

Bu motife aynı amaçla, "Selçuki" adı da verilmektedir.

Gelibolulu Mustafa Ali, 16. yy'da kaleme aldığı "Meva'idü'n-Nefais Fi-Kava'idi'l-Mecalis" adlı eserinde, nakkaş adı ile bilinen sanatkârları, "Karakalem, Rumi, hatai (yani pergel resmi) çizen ressamlar" olarak tanımlıyor.

Buna göre, motife bu adın oldukça geç dönemlerden itibaren verildiği anlaşılmaktadır.
 


İlk Rumi Motifleri

Rumi motifinin, günümüze gelen en erken örneği, Uygur Türkleri'ne ait, 9., 10 yy.'da yapılmış olan, Bezeklik fresklerinde gördüğümüz, bir su canavarının kanatın da yer alır. Burada görülen şekil, daha sonraki yüzyıllarda, çok sık rastlayacağımız bir klasik Rumî formunun aynen uygulanan örneklerlerindendir.

Orta Asya'nın bozkırlarında yaşayan Türkler'in, hayvanlara karşı büyük bir ilgi duyduğu bilinir. Onların sahip olduğu güç ve aralarında yaptığı mücadeleler, sanatkârlara daima ilham kaynağı olmuştur. Çoğu kez hayvanları, kuvvet, bereket, kötülük, iyilik gibi çeşitli kavramların sembolleri olarak kabul etmişler ve bu motifleri aynı amaçla birçok sanat eserinin ana teması olarak da kullanmışlardır.

Özellikle Noin-Ula ve Pazırık Kurganları'ndan çıkarılan Hun Türklerine ait çeşitli eşyaların üzerinde, bolca hayvan figürlerini işlenmiş olduğu dikkati çeker. Bunların çoğunluğunu birbirleri ile mücadele eden hayvan resimleri teşkil etmektedir.

Araştırıldığında, hayvan kültürünün, ilk çağlarda, en ilkel dinlerle başladığını görmekteyiz ki, bu kült zamanla genişlemiş ve çeşitli efsane ve inançların etkisi altında, aralarında kanatlı, kanatsız birçok hayvanın da bulunduğu çok zengin bir hal almıştır. Bunların yanında, kanatları olmadığı halde değişik inançlar altında, sonradan kanat takılan aslan, kaplan, fil gibi kara hayvanları da çoğunlukladır.

Daha ileriki dönemlerde, kitabı olan dinlerde dahi, bu çeşit kutsal hayvanların varlığından söz edilmektedir ki, Hızır'ın kır atı, Hazret-i Peygamber'in Miraç olayında görülen "Burak" isimli, insan başlı ve bazen de kanatlı olarak çizilen atı bunlardandır.

Tarihi eski olan milletlerde, mitolojik malzemenin çok engin olduğu dikkati çeker. Bu özelliğe fazlası ile sahip olan "Türk Mitolojisi"nin de bu alanda büyük önem taşıdığını biliyoruz.

Hemen hemen bütün hayvanların yer aldığı çeşitli inanç ve efsanelerin arasında özellikle kuşlara çok daha fazla önem verilmiş ve konunun ana malzemesi olarak da bolca kullanılmıştır.

Orhon Kitabeleri'nde, ölen kimselerin, kuş şeklinde göğe yükseldiğini anlatan bahislere rastlanmaktadır ki, bugün dahi ölenler için, "Kuş gibi uçtu gitti" tabiri halk arasında güncelliğini korumaktadır.

Kuşlarla ilgili inançların, Altay'larda çok yaygın ve etkili olduğu görülür.

Yakutlar'da ağaç dalları arasında bulunan çeşitli kuşların, Şaman'ın ruhu olarak kabul edildiğine ve Şaman'ın doğmadan evvel kuş şeklinde hayat ağacının üzerinde bulunduğuna inanılırdı. Günümüzde de İslâmî inançlarla ilgili bazı metinlerde, cennette bulunan Tuba ağacının üzerindeki cennet kuşlarının varlığını belirten ibarelere oldukça sık rastlamaktayız.

Oğuz Han'n oğlu Deniz Han'ın boyun ongunu "çayır kuşu" olduğu gibi, çoğu Türk boyları'nın da kuşlarla ilgili armaları vardı. Eski Türk büyüklerinden pek çoğunun, Togan, Tuğrul, Sungur, Bağrı gibi kuşlarla ilgili isimler aldığı dikkati çeker.

Kuşlar arasında büyük önemi olan "Kartal"ın eski Türklerde, arma ve totem olrak kullanıldığı bilinmektedir. Örneğin Şamanlık'ta, Kartal'ın bir kadınla birleşmesinden Şaman'ın doğduğuna inanılırdı.

Ancak, kartal Orta Asya Türklerinde koruyucu bir ruh olarak da kabul edilmiş ve bu nedenle de savaşta kullanılan silahların üzerine işlenmiştir. Kartal aynı zamanda bir kudret, kuvvet ve asalet sembolü olarak da kabul edildiği için, Selçuklu dönemi tarihçisi İbni Bibi'ye göre, genellikle Anadolu Selçuklu hükümdarlarının çadırlarının tepesinde bulunur ve hükümdarı bütün kötülüklerden koruduğuna inanılırdı. Yine bu dönemde, kale, saray ve han kapılarında bulunan tek veya çift başlı kartal figürlerinin bir asalet ve hükümdarlık sembolü olarak kullanılması yanında, kötülük ve düşmanlardan korunmak için kullanılan bir tılsım olarak da yer aldığını zannetmekteyiz.

Anadolu Selçuklularında olduğu kadar, İran ve Suriye bölgesinde yapılmış olan çeşitli el sanatları ürünlerinde görülen taht sahnelerinde kuş ve kartal figürlerine oldukça sık rastlanmaktadır.

Esasen mahalli etkilerle bazı farklılıkların olmasına rağmen, Selçuklu sanatının her bölgesinde, kısmen bütünlüğünü koruyan bir bezeme tarzı görülmektedir.

Türkler 8. yy.dan itibaren gruplar halinde İslâm bölgelerine girmişler, buralarda oldukça önemli görevler almışlardır.

Ama büyük kitleler halinde, çok daha etkili olarak Yakın Doğu topraklarına yerleşmeleri ve mahalli kültürlerin üzerinde büyük rol oynamaları ancak 11. yy ortalarından sonra Selçuklu döneminde gerçekleşir. Bu dönemde Horasan'dan Anadolu'nun ortalarına kadar uzanan bir Türk İmparatorluğu'nun kurulması, bütün İslâm sanatında önemli gelişmelere yol açmıştır.

Bir yandan istila ettikleri toprakların eski kültürlerini, diğer taraftan Orta Asya sanatının etkilerini taşıyan Selçuklu dönemi sanat eserleri büyük bir çeşitlilik ve genellikle karşımıza çıkar.

Orta Asya'nın yüzyıllar boyu süren hayvan üslûbu bu dönemde büyük bir stilizasyonla bütün süslemeyi hakimiyeti altına alan bir güç kazanmıştır. Bu dönemde süsleme sanatlarımızın ana kuralları konmuş, klasik motiflerimizin karakteri belirlenmiştir.

Dönemin en belirgin süsleme örgesi olan Rumi'ler, form ve nitelik açısından büyük farklılık ve çeşitlilik göstermektedir.

Bezemelerde kullanılan hayvan motifleri, tabii hallerde olduğu kadar, stilize ve yarı stilize şekillerde de ele alınarak işlenmiş ve bu motifler sadece süsleme amacı ile tatbik edilenlerin yanında, bazen bitkisel anlamda olduğu kadar, bazen kavramsal nitelikte de yorumlanmıştır.

Yine bu dönemde, Türk Osmanlı süsleme sanatlarının son yıllarına kadar devam eden, hurde, piçide, dilimli ve kanatlı gibi bütün Rumi çeşitlerinin kısmen şekillendiği, bazılarının ise form olarak en ileri safhasına eriştiği de dikkati çeker.

Selçuklularda hayvan resimlerinin giderek belirli bir hat üzerinde yer aldığı ve bunun yanında, kanat uçlarından birleşerek günümüzde kapalı formlar olarak adlandırdığımız şekillere dönüştüğü görülmektedir. Tek olduğu kadar, üç veya dört hayvanın kanat uçlarından birleşerek meydana getirdiği düzenlemeler, daha ileriki dönemlerde, Osmanlı süsleme sanatının sonuna kadar devam eden Rumi üslûbunun 1/4 - 1/2 gibi simetrik desenlerinin ana temelini kurmuştur. Bu çizimlerde daha ileriki yıllarda görülen tek fark, motifin tamamen stilize bir tarzda ele alınarak tabii görünümlerinin ortadan kaldırılmış olmasıdır.

Selçuklu sanatındaki Rumi üslubunda, genellikle kuş görünümünde olanlar, tek başına olduğu kadar, hatai'lerin de eşliğinde herhangi bir kompozisyonu tamamlayacak tarzda düzenlenebilmektedir. Bu tür çalışmalarda, motifler belirli bir hat üzerinde devam ederek, özellikle kuşların, baş, gövde ve kanatları bütün yapısal karakterini korumaktadır. Bunlara bakıldığında, hayvan yapısının bütün ayrıntıları dikkati çeker. Üslûbun en belirgin örneklerini Selçuklu dönemi maden sanatının çeşitli ürünlerinde görebilmekteyiz.

Yine aynı dönemde, grifon, ejder, harpi ve melek gibi, çeşitli hayali yaratıkların kanatlarında da Rumi'lere oldukça sık rastlanır.

Kara hayvanının özelliği ve göklere yükselmenin tek sembolü olan kanat, değişik inançların etkisi altında birleşerek yeni süsleme örneklerinin meydana getirilmesine neden olmuştur. Ancak bu örneklerde görülen kanatların, çoğu kez tabii şekillerden ziyade, stilize bir yorumlama ile ele alındığı da dikkati çeker.

Rumi'lerin Selçuklularda, oldukça yaygın bir tarzda kullanıldığı bir diğer alan ise, tamamen süsleme amacı ile ele alınan yazı altı nakışları ve "Varka ve Gülşah" "mesnevisi"nde olduğu gibi, minyatürlerin zemin süslemeleridir ki, bunlar bazen konunun içeriğini aksettiren kavramsal nitelikte de olabilmektedir.
 


İslâmiyetin Etkisi

Türklerin, İslâmiyet'i kabulünden sonra, tabii hallerde hayvan resimlerinin süsleme içinde kullanılması azalmaya başlamıştır. Özellikle Osmanlı süslemelerinde buna oldukça az rastlanır.

Her türlü tasvirden kaçınan İslam Sanatı, yasaklanan insan ve hayvan figürlerini çizmek isteyen sanatkârları, giderek soyutlamaya götürmüş ve genellikle geometrik şekil ve düzenlemelerde ilerlemeye, bu alanda yaratıcı olmaya zorlamıştır.

Bu nedenle de, Selçuklu döneminden sonra, rum motifleri, aşırı bir üslûplanma altında, hayvani yapılardan tamamen sıyrılmış, her türlü inanç ve kavramsallıktan uzak, dekoratif süsleme örgelerinden oluşmuştur.

XV. XVI. yy.'lar bezeme sanatlarımızın her alanda en üstün seviyesine ulaştığı bir dönemdir. Buna paralel olarak süsleme motiflerimizde de büyük bir zenginlik görülür.

Kullanılan her örge bu dönemde milli karakterine kavuşmuş, tutarlı, dengeli ve estetik açıdan, kusursuz bir nitelik kazanmıştır.

Rumi'lerin her yere uyan bünye yapıları ve daima kendini yenileyen değişik örnekleri ile Osmanlı süsleme sanatındaki etkinliği yine başta gelir. Özellikle Fatih Sultan Mehmet döneminde, hükümdarın özel kütüphanesi için yaptırılan pek çok sayıdaki yazma eserde, rumi üslûbunun yepyeni bir Türk Osmanlı karakterinde ele alınarak yorumlandığını görmekteyiz.
 


Rumilerde Çizim Özellikleri ve Kuralları

Rumi'ler çizim özelliklerine göre, sade, piçide, hurde, kanatlı gibi değişik isimler alırlar.

Kompozisyonlardaki işlevlerine göre de, tepelik, ortabağ veya kapalı form olarak şekillendirilir. Bu motifin çizimleri yüzyıllar boyu daima belirli kurallar içinde yapılmıştır. Selçuklu döneminde konup, Osmanlılarda geliştirilerek en üstün seviyesine ulaşan bu kuralların bugün değiştirilmesine çalışıldığında veya bu kurallara dikkat edilmediğinde, bütün estetik değerlerinin kaybolduğu görülmektedir.

· Simetrik düzenlemeler dışında, genellikle, kavisli ve helezonik hatlar üzerinde ve aynı yöne olmak üzere yerleştirilir.
· Başka tür motiflerin de kullanıldığı kompozisyonlarda daima kendi hatlarında devam ederek diğerlerininkine karışmaz. (Esasen kademeli bir düzenleme özelliğine sahip olan süsleme sanatlarımızın bütün çizimlerinde bu kural her tür motif için geçerlidir.)
· Kesişen hatlarda, Rumi'ler daima ince olan çizginin üzerinde kalacak şekilde yerleştirilir.
· Motiflerin düzenlenmesinde, aralarında belirli oranda bir mesafenin bırakılmasına dikkat edilir.
· Nadir olarak düz hatlar üzerinde görülürse de, ana yapılarında bir fark yoktur.
· Birden fazla Rumi çeşidine yer verilen kompozisyonlarda, her biri ayrı tür motif gibi yorumlanarak, birbirlerinin hatlarına karışmadığı görülmektedir.

 

Yakın Dönemde Rumi

Osmanlı Devleti'nin son dönemlerine doğru, süsleme sanatlarımızın temel yapısını güçlendiren çizim kurallarına pek önem verilmediği ve Batı sanatının da etkisi altında, klasik süsleme motiflerinin giderek özelliğini kaybettiği dikkati çeker.

Bu tesir 19. yy'da daha da artmış, yapılan kompozisyonlardaki gerilemeye paralel, motiflerde de büyük bir bozulma meydana gelmiştir.

Aynı dönemde, neo-Klasik denilen bir üslûp altında yapılan eserlerde görüldüğü gibi, Rumi çizimlerindeki denge ve görünüşlerindeki estetik tamamen kaybolmuştur.

Bugün ister antikacıdan olsun, isterse eski eserlerin onarımı konusunda olsun, desen ve motif bilgisinin gereğine şiddetle ihtiyaç duyulmaktadır.

Herhangi bir eserin değerlendirilmesi halinde, maddenin ana yapısı, tarih, imza gibi hususların yanında o eserin üzerindeki desen ve motiflerin de büyük önem taşıdığı bir gerçektir. En doğru yargılara bunlar üzerinde yapılan tetkikler sonucu varılmaktadır.

Özellikle yine eski eserler üzerinde yapılan onarımlarda da, motiflerin değiştirilerek bozulmasına, dolayısı ile sanat eserlerinin tahrifine yol açmayacak bilgi düzeyindeki sanatkâr ve uzmanların kullanılmasına dikkat edilmesi gerekir.

Aksi halde bilgisiz ve sorumsuz kişilerce yapılan her türlü restorasyonların, bu alanda büyük kayıplara neden olacağı, kültür ve sanat dünyamıza faydadan çok zarar getireceğini de belirtmek isterim.
 

*********************
Faydalanılan eserler/Bibliography

· · Mine Esiner Ozen, Yazma Kitap Sanatları Sözlüğü İst. 1985
· · Ali Gelibolulu, Menakıb-ı Hünerveran, st. 1926
· · Ali Gelibolulu, Meva'idü'n-Nefais-Fi Kava'idi'l-Mecalis, İst. 1975
· · Celal Esat Arseven, Sanat Ansiklopedisi, I-V, 1943-1952 İst.
· · İsmet Binark, Eski Kitapçılık Sanatlarımız, Ankara 1975
· · Oktay Aslanapa-Ernst Diez, Türk Sanatı, İst. 1955
· · Filiz Çağman, Anadolu Medeniyetleri, Cilt 3, İst. 1983
· · Süheyl Ünver, 50 Türk Motifi, İst 1967
· · Süheyl Ünver, Müzehhib kavramı Karamemi, İst 1951
· · Orhan Hançerlioğlu, İnanç sözlüğü, Ankara 1975
· · Prof. Gönül Oney, Selçuklu Mimarisinde Figürlü Kabartma ve Heykel, Snat Dünyamz, s. 6 Ocak 1976
· · Nejat Diyarbekirli, Hun snatı, İst. 1972
· · Emel Esin "Kuşci" Türk sanatında Atlı Doğancı İkonoğrafisi Hakkında, Sanat Tarihi Yıllığı, İst. 1974-1975, s.6
· · Dr. Ülker Erginsoy, İslâm Maden sanatı, İst. 1978
· · Murat Uraz, Türk mitolojisi, İst 1967
· · Prof. Suut Kemal Yetkin, İslam Sanatı tarihi, Ankara, 1954
· · Prof. Suut Kemal Yetkin, İslam Ülkelerinde Sanat, İst. 1974
· · Prof. Dr. Gönül Öney, Anadolu Selçuklu Mimarisinde Süsleme ve El Sanatları, İş Bankası Yayınları, Ankara 1978

 

 

 

 

RUMİ

 

Türk süsleme sanatının temel unsurlarından olan “Rumi” başlangıcından itibaren sadece el yazmalarında değil çinilerde giysilerde ağaç oymacılığında kısacası süsleme sanatının tüm dallarında temel bir motif olarak süregelmiştir. Bu motif Anadolu Selçukluları'nın ellerinde gelişmiş olup Rumi ismini de onlara borçludur.
Günümüze kadar ulaşan Ruminin en eski örneklerine Uygur Türkleri tarafından IX. ve X. yüzyıllarda yapılan fresklerde resmedilen deniz canavarının kanadında rastlıyoruz. Burada görülen şekil sonraki yüzyıllarda sıkça karşılaşacağımız “Rumi”nin klâsik bir örneğidir.

Orta Asya steplerinde yaşayan Türklerin hayatında hayvanların önemli bir yeri olduğunu biliyoruz. Hayvanların gücü ve kavgaları sanatçılar için her zaman ilham kaynağı olmuştur. Hayvanlar genellikle kuvvetin doğurganlığın kötü ve iyinin sembolleri olarak temsil edilmiştir. Naom Ula ve Pazırık kazılarında gün ışığına çıkartılan Hun Türklerine ait çeşitli sanat eserlerinde genelde hayvan figürlerine rastlanmaktadır. Bu sahnelerin ana teması hayvan döğüşleridir. IX. yüzyıldan sonra oluşan akımların Selçuklular tarafından devralınmasıyla bu figürleri Rey Bağdat Musul Diyarbakır ve Konya gibi sanat merkezlerinde gerçekleştirilen kazılarda gün ışığına çıkartılmış bir çok sanat eserinde görüyoruz. Orta Anadolu geleneğinde alışkın olduğumuz hayvan şekilleri Selçuklular tarafından özgün bir biçimde resmedilmiş; böylece tüm süslemelerde öne çıkan bir unsur haline gelmiştir.




Bu dönemde Rumiler değişik şekillerde ve konseptlerde kullanılmış; kuş biçimli Rumiler ya kendi başına ya da hatailerle birlikte yer almıştır. Bir çizgi şeklinde resmedilse de Rumilerde şekillendirilen kuşların baş gövde ve kanatları anatomik özelliklerini tamamıyla muhafaza ederek bir hayvan figürünün en ince detaylarını ortaya koymaktadır. Bu tarzın en özgün örneklerine Selçuklu metal işleme sanatında rastlanmaktadır.




Selçukluların Rumileri yoğun olarak kullandıkları bir başka alan minyatür zeminleri olmuştur.Yine aynı dönemde mitolojik ejderhalar kartallar ve melekler gibi hayalî varlıkları temsil eden Rumilere de rastlıyoruz..


Türklerin İslâmiyet'i kabulünden sonra ve özellikle Osmanlı Dönemi Sanatı'nda hayvan figürleri nadiren özgün şekliyle resmedilmiştir. XV. yüzyılda Rumiler




hayvan figürlerinden gitgide sıyrılarak kökeninden uzaklaşmış ve her tür inanç ve kavramsallıktan ırak bir tarz haline dönüşmüştür.
XVI. yüzyıl Türk süsleme sanatının her alanda zirveye taşındığı bir dönem olmuştur. Bu doğrultuda bu dönemin süsleme motiflerinde çok büyük bir zenginlik görüyoruz. Kendini sürekli yenilemek suretiyle her ortama uyum sağlayan Rumiler bu dönemde de süsleme sanatında öne çıkmıştır.

Daha sonraki yüzyıllarda Türk süsleme sanatının esasını teşkil eden çizim kuralları terk edilmeye başlanmış ve Batı Sanatı'nın da etkisiyle klâsik motifler zamanla özünü yitirmiştir.

XIX. yüzyılda sanatta Batı tesirleri daha da artmış ve bu dönemde neo-klâsik tarzda oluşturulan eserlerde de görüleceği üzere çizimlerdeki denge ve Rumi özellikler tamamıyla ortadan kalkmıştır.

Genelde dairesel ve köşe çalışmaları olarak beliren serbest çizim rumi kalıplarında ¼ ve ½ oranlarına uyulmuştur.

Cahide Keskiner
Türk Motifleri Turing Yayınları

 

Copyright © 2008, Hat Dergisi | Designed on 2008-March-21 by alpaslan