Hatlar ki güftesi ve bestesiyle Şakırlar bir kamış kalemin sesiyle
Orta Asya steplerinden kopup gelen bu millet İslam dininin âlemşümûl
prensipleriyle kucaklaşınca ortaya madde ve mana planında kabına sığmaz
muhteşem bir cemiyet çıkmış ve bu cemiyet kadim kültürünün köklü
sanatlarını İslam medeniyeti dairesinde şekillendirerek yepyeni bir
senteze ulaştırmıştır. Bu ateşin ruhla canlanan Türk coğrafyası nesiller
boyu yaşayıp günümüze kadar ulaşan kümbetler camiler medreseler
darüşşifalar kervansaraylar gibi binlerce şaheserle müstakbel Osmanlı
medeniyetinin hazırlayıcısı olmuşlardır.
Osmanlı’nın şanlı ceddi Selçuklular bir taraftan gaza ruhuyla şahlanarak
Anadolu coğrafyasına huzur ve sükûn getirirken bir taraftan da ibda’
hamleleriyle ince zevk ve imanlarını madde platformunda şekillendirerek
bütün güzel sanatları İlahi iradeye tabi kılıp ulvileştirmişlerdir.
Selçuklu mirası üzerine oturan “Osmanlı Mucizesi” bilhassa Murat Han
oğlu Muhammed Fatih devrinde idari askeri ve siyasi sahalarda olduğu
gibi edebiyat musiki mimari tezhib hat gibi güzel sanatlarda da kemal
derecesine yaklaşmış ve böylece maziden süzülüp gelen Türk sanatı devir
devir imbikten süzülerek en güzel ahenk ve ölçüyü Osmanlı sanatında
bulmuştur.
Birçoklarına göre bütün sanatların efendisi mevkiine çıkarılan hat
sanatı da Osmanlı’nın bu birikmiş sanat ve iman heyecanının patlaması
olan teceddüt (yenilik) ve ibda’ hareketinden elbette ki fazlasıyla
nasibini almıştır.
İslamiyet’in zuhurundan sonra yalnız okuma ve yazma vasıtası olarak
kullanılan hat birçok Emevi ve Abbasi hattatından sonra bilhassa İbni
Mukle (X.asır) ve İbni Bevvab (XI.asır)’ın eliyle sanat haline gelir.
Ardından Abbasi halifesi Musta’sım-Billah’ın kölesi Amasyalı bir Türk
olan Yakut ( ?-1298) “aklâm-ı sitte” (Altı yazı) adı verilen sülüs nesih
muhakkak reyhani tevki ve rika’ gibi hat nevilerini bütün kaideleriyle
tamamlayıp yazmayı başarır. Onu da Esatize-i Seb’a (Yedi üstadlar)
adıyla Yakut’un talebeleri takip eder.
Aradan geçen bir asırlık bir bekleyiş ve sessizlik- ten sonra Fatih
devri hattatlarından Edirneli Yahya Son aklâm-ı sittede celi ve abidevi
yazılara yepyeni bir şive ve üslup kazandınr.
Ve zaman diliminin XIV.asrın sonlarını gösterdiği günlerin birinde
Osmanlı idaresine geçen Amasya bir ilim ve sanat merkezi haline gelerek
birçok Buharalı Türk’ün hicret yeri olur. Bu muhacirler arasında “Sühreverdi”
tarikatına mensub olan ve Mustafa Dede namıyla âlim ve kâmil bir şeyh de
vardır.
Bu zat Efendimiz’in (say) “Evleniniz çoğalınız...” tavsiyesine şahsı
için uyma zamanının geldiğine kanaat getirdiği günlerin birinde
Amasya’da dolaşırken karşısına çıkan erbab-ı mükaşefeden (keşf ehlinden)
bir veli: “Ey Dede senin evleneceğin filan mahallede oturan bir
fakirenin kızıdır. Ondan başkası değildir. Hemen onu al sakın tereddüt
etme” diyerek manevi işaret vermesi üzerine Mustafa Dede bu yetim kızla
evlenir. Aradan az bir zaman geçmiştir ki Mustafa Dede bu Allah dostunu
tekrar görür ve bu tavsiyesinin hikmetini sorar. Bunun üzerine pir-i
münir (nurlu pir) ellerini kaldırarak: “Madem ki sen tavsiyemi tutup o
saliha fakirenin yetimesini aldın. Allah sana ondan öyle bir veled-i
salih (hayırlı evlat) versin ki kemalatı irfanı ve güzelliği her yerde
bilinip söylensin. Namı kıyamete dek kalsın ve ismi de HAMDULLAH olsun.”
diye dua buyurur.
Bu mana erinin hayır duasından bir müddet sonra geleceğin “Kutbü’l-Küttap”ı
olacak hat dehası Şeyh Hamdullah Amasya’da dünyaya gözlerini açar (H.
840).
Hamdullah’ın içinde bulunduğu çağ Osmanlı Devleti’nin idari siyasi ve
iktisadi istikrar kazandığı bütün vatan coğrafyasında ilim ve sanatta
rönesans hareketlerinin başladığı mesut bir çağdır.
Böyle her yönüyle dört- başı mamur bir cemiyetin içinde hayata gözlerini
açan genç dahi mükemmel bir tahsil gördükten sonra babası Şeyh Mustafa
Dede’nin manevi terbiyesinde de seyr-i sülükunu tamamlayıp hilafet alır.
Zamanla yazıya karşı alaka duyunca devrin hat üstadı Maraşlı
Hayreddin’den ders alarak icazet alır. Asıl tekâmülünü ise Yakut ve
Abdullah-ı Sayrafi’nin yazıları üstünde yaptığı uzun mesailer
neticesinde elde eder.
Usta-çırak ilişkisi içinde yıllarca sabırla çalışıp kazandığı
maharetleri sanata dökerek cemiyete intikal ettiren Şeyh Hamdullah’ın
etrafında kısa zamanda sanat âşıklarından bir halka oluşur. O sırada
Amasya sancağında vali olarak bulunan şehzade Bayezid de Şeyh’in bu
feyizli halkasının müdavimi olur. Beste yapabilecek kadar musikiye ve
şiire meraklı olan İkinci Bayezid Şeyh’den de hat meşk ederek mezun olur
ve böylece aralarında manevi bir bağ oluşur.
Nihayet 1481’de çağ açıp çağ kapayan büyük Fatih’in aniden ölümü üzerine
padişah olan Bayezid Şeyh’e olan muhabbetinden ona yakın olup sohbetinde
bulunmak için sarayın harem dairesi civarında Kelam-ı Kadim yazması için
kendisine bir meşkhane tesis eder. Böylece Şeyh’in “saray kâtibi” ve
“yazı muallimi” olarak hat ile istediği şekilde uğraşmasını sağlar. Koca
Osmanlı Sultanı 11.Bayezid’in hocasına hürmet ve sevgisi o derecededir
ki yazarken onun hokkasını tutar ve rahat etsin diye sırtını yastıkla
besler.
Şeyh gibi bir sanat dehasının ibda gücünü harekete geçirip bedii
şaheserler meydana getirmesinde belki de Bayezid Han’ın ilme ve sanata
gösterdiği bu büyük alakanın tesiri vardır. Yine bu ilim ve sanat
sohbetlerinin yapıldığı günün birinde Bayezid Han Hazine-i Hümayun’dan
yedi adet enfes Yakut yazısı çıkarıp: “Bu tarzdan gayri bir vâdi ihtira
olunsa idi iyi olurdu” şeklinde Şeyh’e tavsiyede bulunup bu istikamette
çalışmaya teşvik eder.
O güne kadar “aklâm-ı sitte” denilen altı cins yazıda daima Yakutü’l-Musta’sımi’nin
geliştirdiği şive makbul sayılmaktadır. Tabiatıyla Şeyh Hamdullah da bu
vadide yazmaktadır.
Şimdi ise Şeyh Sultan Bayezid-i Veli’nin isteğiyle büyük bir yükün
altına girmiştir. Hat sanatında ise ekseriya büyük teceddütler beşeri
gayret ve dehanın yanında İlahi himmetle meydana gelmiştir. Şeyhimizin
maharetini ortaya koymak için manevi kaynaktan ilham esintilerine
ihtiyacı vardır. Yani “Kemal-i Yed’i” denilen elin güç ve kemali için
manevi bir müdahale gerekmektedir. Bunun için de bu işin çilesini çekmek
lazımdır. Ve bu düşüncelerle Şeyh Hamdullah ‘Erbain’e* girer ve birkaç
erbain çıkarır.
Ve büyük sanatkâr Yakut’un eserlerini estetik kıymetlendirmeye tabi
tutup bunlara kendi sanat zevkini ve şivesini katmak suretiyle yepyeni
orijinal bir tarz ortaya çıkarma yolunda çile çeker. Bu son derece
muzdarip anında Hızır aleybisselam gelip kendisine yazı taliminde
bulunup teselli verir. Ve Şeyh kısa zaman sonra hayalinde yaşattığı yazı
tarzını böyle bir himmetle Cenab-ı Hakk’ın hediyesi olarak elde eder.
Böylece tahminen 1485 yılında yeni bir çığır olarak ortaya çıkan “Şeyh
Hamdullah Üslubu” ile Osmanlı hat sanatında Yakut devri kapanır. Öyle ki
hakkında:
“Şeyhoğlu Hamdi hattı tâ kim buldu zuhur
Âlemde bu muhakkak nesh oldu hatt-ı Yakut”
beyti söylenir. Yani “Şeyh Hamdullah hattı ortaya çıkınca Yakut
yazısının hükmünün kalmadığı muhakkaktır.” (Bu beyitte ustalıkla
kullanılan “muhakkak” ve “nesih” aynı zamanda iki hat türünün de
ismidir.)
Ekrem Hakkı Ayverdi Şeyh Hamdullah ile ilgili mütalaasında: “Şeyh
hattında görülen ince hususiyetler ve sanat vadisine verdiği büyük ve
şahane ahenkten başka teknik safhada kalem-i münharıf yani eğri keserek
o devre kadar yeknesak olan yazı kalınlıklarını harf ve kelimelerin ufkî
(yatay) ve şakulî (dikey) kısımları ile baş ve sonlarında çeşnili bir
kalınlık ve hareket verdiğini” söyler. Bu usul beş asır Osmanlı yazısını
bütün İslam âleminin yazılarından ayıran mümeyyiz bir vasıf olarak
kalmıştır.
Eserlerinde imzasını “İbnü’ş-Şeyh” (Şeyhoğlu) olarak atan bu mütevazi
insan sanat hayatını 47 adet Kur’an-ı Kerim En’am-ı Şerif Kur’an cüzleri
dua mecmuaları kıt’a ve murakkalar ve meşk mecmuaları ile süsleyerek
eserleriyle ve yetiştirdiği talebelerle ebedileşir.
Yetiştirdiği talebelerin adedi bilinmemektedir. Bir asır içinde ‘Hüsn-ü
hat’ ile uğraşan “Şeyh ailesi” nden yetişmiş 12 meşhur hattat tespit
edilebilmiştir ki sanat tarihinde bir ikincisi bulunmamaktadır.
Şeyh Hamdullah’tan sonra yetişenler hep onun gibi yazma gayretiyle
hareket etmişlerdir. O kadar ki meşhur hattatların başarısı “Şeyh gibi
yazdı” veya “Şeyh-i sani” (ikinci şeyh) sözleriyle anlatılır olmuştur.
Ve bu hal 150 yılı aşkın bir zaman devam eder.
Şeyh Hamdullah ayrıca çok yönlü biridir. Hattatlığının yanında
kemankeşliği (okçuluğu) de çok meşhurdur. 1505 yılında 1105.5 gez (729
metre) lik uzun mesafe atışıyla rekor kırması üzerine Ok meydanı’na
rekorunu belgeleyen bir menzil taşı dikilir. Bu taşta: “el-menzil
Hamdullah İbni’ş-Şeyh Reisü’l Hattatin Şeyhü’r-Ramiyan” (Hattatların
reisi ve okçuların şeyhinin menzili) yazmaktadır. Ve Sultan Bayezid bu
madde ve manada zirveleşen sanatkârın kemankeşliğini de öğrenince onu
“Okçular Tekkesi Şeyhliği” ne tayin eder.
Şeyh ayrıca yüzücülükte Üsküdar’dan Sarayburnu’na geçebilecek kadar da
mahirdir.
Maddi ve manevi arzular arasında dengeyi çok iyi sağlamış bulunan
şeyhimiz bazen deruni bir iştiyakla günlerce uzlete çekilip ibadetle
mütelezziz olmaktadır. Hele İkinci Bayezid’in vefatından sonra tamamen
inzivaya çekilip dünyadan iyice el etek çekmiştir. Bu hat dâhisinin
ihtiyarlığında başı titremesine rağmen mübarek eli titrememekte ve
gençliğinde yazdığı gibi metin ve güzel yazmaktadır. ¤¤¤¤en yaşında
yazdığı Kur’an-ı Kerim’in ketebesinde: “Sultan Bayezid’in kâtibi olan
hattat saçları ağardığı ve yaşı ¤¤¤¤ene baliğ olduğu halde bunu nasıl
yazar insaf ve iman ile nazar et.” denmektedir.
1520 yılının Aralık ayında dünyadan ahiret yurduna sırlanan “Kıbletü’l
Küttab” (yazıcıların kıblesi) Üsküdar-Karacaahmet civarında “Şeyh
Sofası” diye maruf kabristana defnolunur.
Şeyh’in tesiri o kadar büyük olmuştur ki bir kısım hattatlar
vefatlarında onun civarına defnolunmayı şeref saymışlardır. Yazıya yeni
başlayanlar da bu büyük hat dâhisinin kabrinin başına giderek dua eder
ve manevi feyz umarlardı.
İlim ve sanat dünyamıza bilhassa altı nevi yazıda nadide eserler vererek
çizgiyi şiirleştiren Şeyh Hamdullah’ı aradan beş asır geçmesine rağmen
hayırla ve hayranlıkla yad ediyoruz.
Biz bu hat dâhisinin şahsında “Osmanlı Mucizesi”nin zuhura geliş
heyecanını hissediyor ve milletimizin seciyesini azamet vekâr ve
canlılığını sükûnetini iman ve irfanını en bariz bir şekilde bu İslam
yazılarında tecelli edişini müşahede ediyoruz.
Niyazımız odur ki; sadece İslam yazısına has olan hem okunup ibret
alınan hem de mücerret (abstre) bir resim tablosu gibi duvara asılıp
tefekkür edilen ve modern resmin öncülerinden Picasso’ya: “Benim resimde
varmak istediğim son noktayı İslam yazısı çoktan bulmuş.”19 dedirten bu
sanatımızı yeniden aslına uygun bir şekilde ihya edip geliştirelim ve bu
hat dâhisini aşan kalbi ve kalemi Rabb’le rabıtalı yeni gerçek
sanatkârlar yetiştirerek büyük Şeyh’in ruhunu şad edelim.
DİPNOTLAR
1-Batı Selabaddin Şadırvan Sayı: 31949 sh. 8
2-Serin Yard. Doç. Dr. Muhiddin; ‘Hal Sanatında Şeyh Hamdullah’
Kubbealtı Akademi Mecmuası Temmuz/1985 Sayı:13
3- Bayat Prof. Dr. Ali Haydar; Hüsn-i Hat Bibliyografyası Kültür Bak.
Yay. Ank. 1990 s. X
4- Serin a.g.e. s. 12
5- Serin a.g.e. s. 12
6- Derman M. Uğur; ‘Şeyh Hamdullah’ Osmanlı Ans. Cilt. 2 sh. 3 Ağaç Yay.
ist./93
7- Serîn a.g.e. s. 14
8- Serîn a.g.e. s. 92
9- ......................;Yeni Türk Ansiklopedisi ‘Hamdullah Çelebi
maddesi C. 4 sh. 1202 Ötüken Yay. İst./l985
10- Celal Melek; Şeyh Hamdullah Kenan Mal. İst./1946 sh. 7
11- Bayal a.g.e. s. Xl
12- Serin a.g.e. s. 93
13- Ayverdi Ekrem Hakkı; Fatih Devri Hattatları İstanbul Fetih Cemiyeti
Yay. İst. 1953 sh. 27
14- Serin a.g.e. s.93
15- Yücel Erdem; ‘Şeyh Hamdullah’ın Mezar Taşı” Hayat Tarih Mecmuası
Eylül 74 Sayı: 9
16- Serin a.g.e.. s.18
17- Serin a.g.e. s.18
18- Derman a.g.e. 94
19- ...................; Mevlana Güldestesi Konya Bld. Yay. Konya l993s.
147