Ali Üsküdârî`nin çiçekleri
|
Kim Ali Üsküdârî? Müzelerdeki, koleksiyonlardaki “imzalı eserlerinden” yola
çıkarak, onun, II. Mustafa, III. Ahmed, I. Mahmud, III. Osman ve III.
Mustafa devirlerinde yaşamış olduğunu saptıyoruz. Pek de kısa sayılamayacak
bir sanat ömrü ve hep kendini yenileyen, yeniye açık olmaktan hiç ürkmeyen
bir verim bolluğu. Kubbealtı birbirinden güzel iki eser yayımladı. İkisinin de tasarımcısı Ersu Pekin. Dilerim, bir gün, benim de bir kitabım Ersu Pekin’den güzellikler edinir… Kitapların ilki, Süheyl Ünver’in Konya Defterleri adını taşıyor. Süheyl Ünver’in Konya Defterleri’ni, Gülbün Mesara’yla Mine Esiner Özen yayına hazırlamışlar. Defterlerle haşır neşirken kim bilir ne kadar mutluydular. Çünkü ben, Süheyl Ünver’in kaleme getirdiklerini okurken, resmettiklerine bakakalırken daima sonsuz bir mutluluk duydum. Onun-çoğu kez suluboya- resim İstanbul’u, renkleri ve özellikle ışıklarıyla, artık hayalimde kalan bir İstanbul’u söyler. Şiiri andırır resim altı yazıları ise, yok edilmiş öz İstanbul’a derin birer ürpertidir. Ah, derim, benim de yanı başımda, küçücük bir Süheyl Ünver suluboyası olsaydı, içimdeki gam ve keder dinerdi… İşte, Süheyl Ünver, aynı duyarlıkla, aynı coşkun incelikle Konya’nın uçsuz bucaksız tarihinden kendi gününe kalanları yazıda çizide âdeta korumak istemiş. Hazırlayıcıların şu iç açıcı tespitlerini alıntılamadan geçemeyeceğim: “Defter, birbirinden güzel resimlerle doludur. Hocamızın hemen her resminde ağaç vardır. Nitekim defterlerinde de ağaçla ilgili sözler çok yer alır.” İstanbul’da olduğu gibi, Konya’da da hüzünler kuşanmış Süheyl Ünver. 1960’ta kaleme getirmiş: “Birisi gösteriş ve meydanlar, yegâne bulvar, etrafında güzel binalar. (Ancak) hele bir yan sokaklara sapıver de gör. Eski ve perişan Konya.” Mesara ve Özen belirtiyorlar: “Hocamız bütün şehir defterlerinde, tarihî ve güzel yerlerin yanı sıra olumsuzluklara da işaret etmekte ve çözüm için çareler sunmaktadır.” Buna, İstanbul yazılarında ben de dikkat etmiştim. Gelgelelim, kimin umurunda?! diye sormak zorunda kalmıştım. Oysa Süheyl Ünver’in çözüm önerileri bugün bile çarelerle dolup taşar… İkinci kitap, Ali Üsküdârî’nin yaşamına ve eserine bir bakış. Kılı kırk yaran bir bakış. Gülnur Duran’ın bir monografisi. Zaten Ali Üsküdârî ismini yine Gülnur Duran sayesinde işitmiştim. Hangi tarihteydi, P dergisinde, Gülnur Duran, sanatkârın harikulâde çiçeklerinden demet sunmuş, gözlerimizi kamaştırmıştı. Ali Üsküdârî kitabının altbaşlığı, “Tezhip ve Ruganî Üstadı, Çiçek Ressamı”. Önce, ‘ruganî’, gönlümü, sözcük dağarcığımı çeldi. Bilip bilebildiğim, rugan ayakkabı! Yani bilgisizliğimi itiraf ediyorum. Ve Gülnur Duran’dan iz sürerek ‘ruganî’yi öğreniyorum: “Genel olarak birçok cilâlı boya maddesi için kullanılan bir deyim olmakla beraber, çoğunlukla bir çözelti içinde eritilen pigmentli ya da Hindistan’da yetişen bazı ağaçların dallarından elde edilen saf ağaç sakızının kurutulmuş tozu ile hazırlanan ve parlak tabaka teşkil eden boyalardır.” Yazar ekliyor: “Osmanlı, lake veya lak yerine, ruganî terimini kullanmıştır.” Ali Üsküdârî ruganîde usta; kitap boyunca, birbirinden rüyalı ruganî eserlerin fotoğrafları göz okşuyor: Kitap kapları, yazı altlıkları, kubur kalemdan, yazı çekmecesi, yay… Hayatımızdan ve sanatlarımız arasından sessizce uzaklaşıp gidenler. Bizim eski sanatkârlarımız, sanki simgesel bir tutummuşçasına, hayatlarını örtük bırakmışlar. Bunda gizleniş söz konusu değil; sanatkâr hayatını öne çıkarmaktan neredeyse utanmış, imza peşinde gitmemiş. İnanılmaz bir alçakgönüllülük söz konusu. Ali Üsküdârî de bilinmeyenler arasında. Ama Gülnur Duran derleyebildiği bilgiye gönülden sezişi katarak bu sönüp gitmiş hayatı günümüze ulaştırmak için büyük çaba harcamış. M. Uğur Derman’ın sevgi dolu değerlendirişi şöyle: “Ruganî Ali Çelebi meğerse kendini ayân eylemek için XXI. yüzyılı ve bir hemşehrisini beklermiş. 1962’de Üsküdar’da başlayan hayatını önce tezhip sanatına, sonra da Ali Üsküdârî’ye hasreden Gülnur Duran kızımız, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ndeki ‘sanatta yeterlik’ çalışmalarında bu olağanüstü hüner sahibiyle ve eserleriyle -imkân elverdiğince- tanıştı, bizlere de tanıtma zamanının geldiğine kâni olunca, işte bu lâtif kitabı kazandık.” Gerçekten öyle: Kim Ali Üsküdârî? Müzelerdeki, koleksiyonlardaki “imzalı eserlerinden” yola çıkarak, onun, II. Mustafa, III. Ahmed, I. Mahmud, III. Osman ve III. Mustafa devirlerinde yaşamış olduğunu saptıyoruz. Pek de kısa sayılamayacak bir sanat ömrü ve hep kendini yenileyen, yeniye açık olmaktan hiç ürkmeyen bir verim bolluğu. Hocalarından biri, Yusuf-ı Mısrî; ne var ki, “Olgunluk dönemi eserlerinde karşımıza çıkan klasik bezeme anlayışıyla ‘rokoko üslûbu’nun özelliklerini, aynı eser üzerinde bir araya getirmesindeki ustalık, Ali Üsküdârî’nin üslûbunu hocasının üslûbundan ayırmakta ve onun sanat gücünü belirgin bir şekilde ortaya koymakta”… 85. sayfada yer alan harikulâde kitap kabı bezemesine dakikalarca dalıp gittim. Sonra büyüteçle de baktım. Deyiş yerindeyse, sanatkârı hissedebilmek için. Mor süsenleri, ikisi de turuncu iki lâleyi, pembemsi yıldız çiçeğini, gülleri ve manisalâlelerini yaşayabilmek için. Duran, “tabiî üslûpta işlenmiş çiçek demeti” diyor. Soyutlamadan tabiî üslûba geçiş, hele, gelenekseli horgörüyle kapı dışarı etmeyiş ve bir yandan da yeniyi bağrına basış, bana hep, sanattan hayata… hayatımıza bir mektup gibi geldi. Keşke, derim, sanatımızdaki bu şefkatli tutumu, toplumsal hayatı her türlü dar zihniyetleriyle belirlemek isteyenler görebilseydiler! Ne dün, ne bugün görebilmişler… Daha da ötesini kurcalayıp, sanatlarımızdaki bu ‘açılım’ın siyasî anlam taşıdığına kadar yol alabiliyorum. Gülüp geçeceklere aldırmadan. Çünkü orada bütün içtenliğiyle duruyor Ali Üsküdârî’nin eseri. Geçmişte, P dergisindeki çiçek resimlerine büyülenirken de aynı sevinci ve kederi duymuştum. Çiçek ressamının, hayatımızın en az iki yüzyıldır süren ‘eski/yeni’ çatışmasına ve bu ‘eski’yle ‘yeni’nin dalga dalga büyüyen öteki başlıklarına merhamet eli uzattığını düşünmüş, sevinmiştim. Sonra, bu merhamet elinin dokunuşlarına bunca kayıtsız kalışımızı düşünerek keder duymuştum. Bir gazel defterinin içindeki “30 adet çiçek resmi”, hayatı bilinmezliklerle örtülü Ali Üsküdârî’nin o kadar ince, duyarlı ve şüphesiz ki iyilik dolu yaradılışını yansıtıyor. Bir düzen içinde bu çiçekler: “Altı varakta bir tekrarlanan çiçek resimleri, varakların b yüzünde tek sap üzerinde bir adet çiçek, a yüzünde iki cins çiçekten yapılmış demet şeklindedir.” Derken o düzen, dökülen çiçeklerle, dökülen yapraklarla, değişik değişik fiyonklu ve renk renk kurdelelerle kendi çemberini kırıyor, sanatta esnekliğin, bir bakıma düzensizliğin güzelduyusuna açılıyor. Sanki, yine, hayat için de geçerli bir sır söylüyor. Lâlelerin, güllerin, sümbüllerin, buhurumeryemlerin, fulyaların, şakayıkların, koyungözlerinin, leylâkların söylediği neyse, sır da o!
Zaman, Cumartesi - 22.03.2008 |
