Sedef, sıcak denizlerin akıntılı sularında Tuz, kireç ve fosfordan
oluşan kalker bir maddedir. Beyaz, arusek, çöp, taş
sedef olmak üzere çeşitlenir. Beyaz sedef, çift kabuklu
ve daha düzdür. Hakim renk beyaz olsa da; ışığa göre
açık mavi, pembe, yeşil, sarı tonlar taşıyabilir. Arusek
sedef; tek kabuklu ve açık pembe, mavi, yeşil
tonlarındadır. Çöp sedef koyu renkli, daha çok meneviş
ve desen taşır. Taş sedef ise, beyaz sedefin daha az
parlak olanına denir. Sedefin genel olarak bulunduğu
yerler özellikle zarif incilerin toplandığı bölgelerdir.
Avustralya’nın kuzeyi ve doğusu, Tahiti, Gambier
adaları, Meksika’nın Büyük okyanus kıyıları ve
Madakaskar’da bol miktarda bulunur.

Sedef’in aslı, bilindiği gibi deniz yumuşakçalarının
kabuklarıdır. Uzun ömrün sembolü sayabileceğimiz bu
kabuklar, milyonlarca yıllık fosiller halinde karalarda
da görülür. Sıcak denizlerin yetiştirdiği çok iri
yumuşakçaların kabukları, zengin sedef kaynaklarıdır.
Hammaddesinin sıcak denizlerden sağlanması dolayısıyla
sedefkârlığın Doğu’da başladığı tahmin edilmektedir.
Sümer mezarlarında rastlanan ilk sedef işçiliği
örnekleri de bu iddiayı güçlendirmektedir. Çin,
Hindistan, Siyam gibi Uzak Doğu’nun “sanatı ve sanatkârı
bol” ülkelerinde doğan sedefkârlık, Orta Asya
Türkleriyle beraber Anadolu’ya gelmiştir. Çabuk
kırılabilen “nazlı” bir malzeme oluşu ve genellikle
ahşap üzerine uygulanması nedeniyle, çok eski sedef
işçiliği örneklerine ne yazık ki yeterince sahip
değiliz. Ancak gerek Marko Polo ve gerekse Türklerle
ilişkisi olan bazı Bizans elçilerinin hatıralarından, “.
. .Türklerin sedef veya sedefle bezenmiş çeşitli eşya
yapımında” usta olduklarını öğreniyoruz. Osmanlı
devrinde ilk sedef süsleme işlerine, Edirne’deki İkinci
Bayezid Camii kapı kanatlarında rastlamaktayız.
Sedefkarlıkta kullanılan
malzemeler
Bağa, fildişi, kemik, çeşitli filetolar ve altın, gümüş
gibi kıymetli madenler sedefkârlıkta kullanılan diğer
malzemelerdir. Bunların hepsine birden bezeme veya
süsleme malzemeleri diyoruz. Bağa; büyük kaplumbağaların
sırtından çıkar, tırnaksı bir maddedir, ısıyla
yumuşatılır ve istenilen forma girer. Açık ve koyu sarı,
kahve, kızıl kahverengi, menevişli estetik bir
malzemedir. Alt kısmına altın varak yapıştırılarak
kullanılır. Fildişi, sert ve dokulu bir malzemedir.
Fileto ise üst üste yapıştırılan ahşap ve ona uygun
malzemelerin yanlamasına kesilmesiyle elde edilen bir
süsleme unsurudur. Altın ve gümüş özellikle günümüzde
takı çalışmalarında kullanılmaktadır. Ahşap olarak, bu
süsleme malzemelerini iyi gösterecek koyu renkli abanoz,
pelesenk, ceviz ve maun gibi ağaç türleri tercih edilir.
SEDEF NERELERDE KULLANILIR?

Ceviz, abanoz, maun vb. ahşap yapıtların üzerine çeşitli
formlarda açılan yuvalara, aynı biçimlerde kesilmiş
sedefleri yapıştırarak gömme yoluyla yapılan süslemeye
“sedef kakma” denir. Ahşabın üzerine sedefleri çeşitli
motifler oluşturacak biçimde doğrudan yapıştırarak elde
edilen bezemeyi “sedef kaplama” denir. İnsanoğlu bu
cazip maddeyi herhalde ilk gördüğü andan itibaren
kullanmış, güzellikler meydana getirerek, “sedefkârlık”
denilen bir meslek oluşturmuş. Bu alandaki son büyük
usta olan sedefkâr Vasıf, Sedefkarlığı “ahşap bezeme
sanatı” olarak tanımlıyor. Sedefin daha çok ahşapla
beraber kullanılması da bu tarifi doğruluyor. Biz de
buna bir uygulama sanatı dersek yanlış olmaz herhalde.
Çünkü elde, mevrut desen ile formlar vardır ve sedefkâr
bunları sedefe uygular. Hattat yazıyı yazar, müzehhib
deseni çizer. Sanatkara düşen, bunları bozmadan, kendi
zevk unsurlarını da katarak işlemektir.
Osmanlı’da sedef neden bu
kadar yaygındı?
Sadece Osmanlıda değil, diğer bütün medeniyetlerde sedef
vardı. Çünkü sedef çok fotojenik bir malzeme, sedeften
yapılan bir eser insanı mutlu ediyor. İkincisi sedef
denizden geliyor. Onun için mazisi temiz, altın gibi
kirli değil. Dolayısıyla sedef hem diğer sanatlarda
süsleme unsuru olarak hem de başlı başına bir malzeme
olarak kullanılmıştır. Ahşabın yanında, altınla beraber,
zümrüt, yakut, lal taşı gibi değerli taşlarla beraber
hatta gümüşle beraber yan yana kullanıldığı zaman
fotojenik bir görüntüsü olduğu için her yerde çok
değişik şekillerde işlenebilir. Onun için benim sanatımı
sorduklarında kuyumculuk ile marangozluk arasında bir iş
diyorum. Bazen takı yapıyoruz bazen bir sarayın
kapısını, bazen bir hocanın konuştuğu kürsüyü yapıyoruz,
bazen insanların okuduğu Kur’an rahlesini…

Osmanlı ülkesinde bu sanat öylesine rağbet gördü ve
gelişti ki; Kur’an mahfazalarından sultan kayıklarının
köşklerine; yeniçeri yatağan kabzasından, hattatın hokka
takımına; Çelebi’nin kavukluğundan, Hanımefendi’nin
nalınına kadar hemen her yerde sedef kullanıldı. Öyle
ki, Hocazade Saadeddin, Fatih Sultan Mehmed’in cenaze
töreninden bahsederken, “Tabutun som sedeften yapılmış
olduğunu” bildirmektedir (kanaatimizce burada “sedef
kaplamalı” bir tabut tarif edilmektedir). 15. yüzyılda
Topkapı Sarayı dâhilinde bir sedef atölyesi kurulduğu ve
burada sedefçilik öğretildiği kaydedilir.
Sedefkârlık her şeyden önce bir “çizim, ölçü ve estetik
sanatı” olduğundan mıdır bilinmez, saraydan yetişen ünlü
mimarlardan pek çoğunun aynı zamanda bu sanatın ehli
olduğunu görüyoruz. 16. ve 17. yüzyıllar, sedefli eşya
kullanmanın İstanbul’da bir moda haline geldiği
çağlardır. Ayrıca sedef, mimari unsurların süslemesine
de alabildiğine girmiştir. Üçüncü Murad’ın Ayasofya
Camii haziresindeki türbesinin kapı kanatlarına Dalgıç
Ahmed Ağa; Sultanahmet Camii’nin pencere ve cümle kapısı
kanatlarına da Mimar Mehmed Ağa gibi ünlü yapı ustaları
tarafından sedef kakmalar yapılmıştır. Evliya Çelebi,
Dördüncü Murad devri sedefkârlarından bahsederken şöyle
diyor: “100 dükkân, 500 neferdürler. Pirleri Şuayb-i
Hindi’dir…”
19. yüzyıla girerken, sedefkârlık geçmiş dönemlerdeki
ilgiden yoksun kaldığı için giderek gerileyen bir sanat
olmuştur. 19. yüzyılın sonunda, tıpkı sönmek üzere olan
bir mumun son parıltısı gibi, sedefkârlık vadisinde iki
ışığın parladığını görüyoruz: Sultan İkinci Abdülhamid
ve Sedefkâr Vasıf (Sedef)…

Esaslı bir “ince marangoz” olan İkinci Abdulhamid,
Yıldız Sarayı’nda kurduğu Sedefhane’de kendisi de bizzat
çalışarak latif eserler vermiştir. Vasıf Hoca’ya
gelince… 1876 Beşiktaş doğumlu bu sanatkâr, Mekteb-i
Bahriye’nin Marangoz ve Oymacılık Bölümü’nden 22 yaşında
mülazım (teğmen) rütbesiyle mezun olmuş; 1912 yılında,
yani 36 yaşındayken binbaşı rütbesiyle emekliye
ayrılarak Beşiktaş’ta açtığı atölyesinde çalışmaya
başlamıştır. Türk sedefkârlığının literatüre geçen en
son “mükemmel” eseri, Vasıf Sedef’in yaptığı, Topkapı
Sarayı Hırka-i Saadet Dairesi’ndeki kapılardır.
1936 yılında Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki Şark
Tezyinatı Şubesi’nde bir “Sedefkarlık kürsüsü” kurulmuş
ve Vasıf Sedef bu kürsünün öğretim üyeliğine getirilmiş,
ölümüne kadar (1940) bu görevini sürdürmüştür.
Sedefkarlık sanatını omuzlayıp 20. yüzyılın ortalarına
doğru getirmeye çalışan Vasıf Hoca dan başka, bu sanatın
son ustası, 1982 yılında kaybettiğimiz Nerses
Semercioğlu’dur… Sedefçilik sanatını 1980'lerin başına
kadar getiren son profesyonel kişi olan Nerses
Semercioğlu, “yeniden keşfedilircesine” 1950'lerden
sonra değer kazanmaya başlayan bu sanatla geçimini
sürdürmüştür. Ancak günümüzde kendi çabası ile bu sanatı
üst düzeyde icra eden birkaç ustanın da bulunduğunu
söyleyebiliriz. Sedef işçiliği, Gömme (veya Kakma),
Kaplama ve Macunlama teknikleri olmak üzere üç değişik
tarzda yapıla gelmiştir. Ayrıca, sedef işçiliği, gerek
motif özellikleri ve gerekse kullanım sahaları ve
tarzları bakımından 4 ana grupta toplanmaktadır; Eser-i
İstanbul, Şam işi, Viyana işi ve Kudüs işi… Bunlardan
ilk ikisi tamamen Osmanlı karakteri taşırlar; gömme veya
kaplama tekniğiyle hazırlanan “İstanbul işi” eserlerde;
fildişi, bağa (kaplumbağa inceltilmişi) ve kemik gibi
yardımcı unsurlar kullanılır. Bağanın altına ‘altın
varak” yapıştırılır. Sedef ve diğer malzemenin daha
ziyade geometrik biçimlerde kullanıldığı bir işçilik
şeklidir.
Bir zamanlar Osmanlı Devleti’nin bir vilayeti otar
Şam’da ortaya çıktığı için Şam işi olarak adlandırılan
teknik de yine gömme (kakma) denilen tarzda hazırlanır.
Şam işinde “taş sedef” dediğimiz kalın ve beyaz sedefin
sadece bir yüzü düzeltilir; diğer yüzü kaba bırakılarak
ağaca gömülür; sedefin çevresine 1 mm genişlik ve 1 mm
derinlikte kurşun-kalay karışımı teller çakılır.
Viyana işi ise, “Boule” adı verilen metal kaplama
tekniğinin yanında düzensiz olarak yerleştirilen sedef
parçalarından meydana gelir. Daha ziyade, “arusek” ismi
verilen veya “çöp” diye bildiğimiz renkli cins
sedeflerin kullanıldığı yerler; masa, kanepe, komodin,
büfe, ayna gibi eşyalardır.
Kudüs işine gelince… Bu teknik mobilyada veya diğer
küçük eşyada kullanılan bir teknik değildir. Sedef
kabuklar üzerine yapılan cami ve benzeri maketler, bitki
ve hayvan motifleri olarak kendisini gösterir.
not:kaynak internet içeriklidir,
SEDEF KAKMA VE SEDEFKARLIK
Sedefçilik, ilk çağın en eski uygarlıklarında görülmekle
birlikte, sedefin eşyada süs ögesi olarak uygulanışı çok
sonradır. Her nekadar bazı kaynaklar Sümer Sanatında
sedefin traş edilerek ahşaba uygulandığını, Uzak Doğu ve
Güney Asya’da Hint Sanatında sedef süslemelere
rastlandığını bildirirlerse de, sedefin en yaygın ve en
gelişmiş şekliyle Türk-Osmanlı Sanatında görüldüğü
bilinir.
İlk örneklerine 15. Yüzyıl sonlarında rastlanmış,
Edirne’deki tek kubbeli Beyazıt II. Camiinin kapı
kanatlarında görülen sedef işçiliğinin 16. Yüzyılda
olgunluk devresine girdiği, kapı, pencere, dolap
kanatları , kürsü, çekmece, Kur’an muhafazası, rahle,
masa, koltuk, kanepe, sehpa gibi mobilyalar, silah
kabzası, nalın, körük, tütün tabakası, kahve takımı vb.
gibi tüm ahşap eşyada görülmüştür.
Osmanlı imparatorluğu döneminde geniş kullanım alanına
sahip olan Sedef işçiliğinin, Enderunlu ustalarca
yapılmış örneklerini günümüzde tarihi müzelerde görmek
mümkün olup,hayranlıkla izlenecek bu eserlerde
Sedefkârlık Sanatının incelikleri insanı asırlar
arasında haz ile gezintiye götürür. Daha sonraları
Suriye’de işlenmeye başlanan sedefin Gaziantep’e buradan
geldiği ancak motiflerinde Selçuklu ve Osmanlı
kültürünün korunduğu bilinmektedir. Çok kısa bir dönem
de iskenderun(Hatay) da basit usulde sedef işçiliğinin
yapıldığı bazı kaynaklarda yer almıştır. Gaziantep’te
halen ve kendini yenileyerek sürdürülen bu sanatın,
yaşayan kaynaklardan edinilen bilgiye göre, 1963 yılında
başladığı bilinmektedir..

Gaziantep’te 54 sedef atölyesi olup, 55. Atölye
Gaziantep Üniversitesi’nde, Gaziantep El Sanatlarını
Koruma ve Geliştirme Merkezi’nde, 1992 yılında
kurulmuştur.
Ceviz, maun, gül gibi sert ve dokusu sıkı ağaç tercih
edilerek yapılan Sedef Kakmada , kurşun, kalay, gümüş ve
alpaka tel , motiflerin çevresini süslemede kullanılır.
Sedef ise, tatlı sudan çıkarılan istiridye kabuğudur.
Sedef yerine yada sedef ilebirlikte boynuz, bağa,
fildişi ve kemik de kullanılmaktadır.
Sedef işçiliği, ‘oyma’ ve ‘kakma’ usulü ile yapılır.
Önce, ağaca, işlenecek motif çizilir.Keski adı verilen
çelik uç ile, bu motifin çevresi keskilenerek açılan
kanala tel yatırılır ve çekiç kullanılarak küçük
darbelerle tel ağaca gömülür. (Telin zaman içinde
kalkmamasını önlemek için, su ile iyice sıvılaştırılmış
beyaz tutkalı işlenmiş tel üzerine sürmek yararlı olur.)
Aynı keski ile, çizilen motifin içi oyulur ve bu içi
oyulmuş motifin şekline uygun olarak, sedef , iki parmak
arasında (baş parmak ve işaret parmağı) sıkıca
kavranarak, zımpara taşında şekillendirilir ve motifin
içine, beyaz tutkal ve ağaç tozundan yapılmış macun ile
yapıştırılır. (Motif içine yerleştirilecek sedefin,
yerine düzgün oturması ve sonradan yapılacak tesfiyenin
, sedefin parlak canlı kısmını yok ederek motifi
bozmaması için, sedefin, şekillendirilmeden önce alt ve
üst kısmının düzlenmesi gerekir.) Sedef yerleştirilmiş
parça en az iki saat kurumaya bırakıldıktan sonra, ince
eğe ve zımpara ile silinerek, pürüzsüz bır satıh elde
edildikten sonra, ispirto içinde eritilmiş gomalak cila
(bir çeşit reçine) ile parlatılır. Gomalak cilanın,
sıkıştırılmış pamuk yumağına damlatılması ve hızlı,
dairesel ritmik hareketle parça üzerinde cila kuruyana
kadar cilalamanın devam ettirilmesi gerekir. Eğer, açık
renk olan genç ceviz ağacı seçilmiş ve renginin
koyulaştırılması isteniyorsa, ciladan önce, yapılmış
parçaya asiti alınmış zeytinyağı sürülerek, güneşte
bırakılır , kuruduktan sonra cila sürülür.
Sedef kakmacılıkta , genellikle, Selçuklu ve Osmanlı
döneminde işlenen motiflere rastlanmakta olup,
motiflerde geometrik desenler, çiçek, yaprak gibi
doğadan alınmış naturel desenler ile, rumî, barok ve
arabesk hakimiyeti görülür.
Sedef kakmacılık işine “Sedefkâri”, Sedef Kakma yapan
ustaya “Sedefkâr” denilmektedir.
Bugün dış turizmde de geniş pazar bulmuş Sedef işçiliği,
Türk Kültürünün Osmanlılara dayanan tarihi kökenini
hafızalarda diri tutmayı başarmış zarif ve duygusal bir
el sanatımızdır.
Sedefçilik, ilk çağın en eski uygarlıklarında görülmekle
birlikte, sedefin eşyada süs ögesi olarak uygulanışı çok
sonradır. Her nekadar bazı kaynaklar Sümer Sanatında
sedefin traş edilerek ahşaba uygulandığını, Uzak Doğu ve
Güney Asya’da Hint Sanatında sedef süslemelere
rastlandığını bildirirlerse de, sedefin en yaygın ve en
gelişmiş şekliyle Türk-Osmanlı Sanatında görüldüğü
bilinir.
İlk örneklerine 15. Yüzyıl sonlarında rastlanmış,
Edirne’deki tek kubbeli Beyazıt II. Camiinin kapı
kanatlarında görülen sedef işçiliğinin 16. Yüzyılda
olgunluk devresine girdiği, kapı, pencere, dolap
kanatları , kürsü, çekmece, Kur’an muhafazası, rahle,
masa, koltuk, kanepe, sehpa gibi mobilyalar, silah
kabzası, nalın, körük, tütün tabakası, kahve takımı vb.
gibi tüm ahşap eşyada görülmüştür.
Osmanlı imparatorluğu döneminde geniş kullanım alanına
sahip olan Sedef işçiliğinin, Enderunlu ustalarca
yapılmış örneklerini günümüzde tarihi müzelerde görmek
mümkün olup,hayranlıkla izlenecek bu eserlerde
Sedefkârlık Sanatının incelikleri insanı asırlar
arasında haz ile gezintiye götürür. Daha sonraları
Suriye’de işlenmeye başlanan sedefin Gaziantep’e buradan
geldiği ancak motiflerinde Selçuklu ve Osmanlı
kültürünün korunduğu bilinmektedir. Çok kısa bir dönem
de iskenderun(Hatay) da basit usulde sedef işçiliğinin
yapıldığı bazı kaynaklarda yer almıştır. Gaziantep’te
halen ve kendini yenileyerek sürdürülen bu sanatın,
yaşayan kaynaklardan edinilen bilgiye göre, 1963 yılında
başladığı bilinmektedir..

Gaziantep’te 54 sedef atölyesi olup, 55. Atölye
Gaziantep Üniversitesi’nde, Gaziantep El Sanatlarını
Koruma ve Geliştirme Merkezi’nde, 1992 yılında
kurulmuştur.
Ceviz, maun, gül gibi sert ve dokusu sıkı ağaç tercih
edilerek yapılan Sedef Kakmada , kurşun, kalay, gümüş ve
alpaka tel , motiflerin çevresini süslemede kullanılır.
Sedef ise, tatlı sudan çıkarılan istiridye kabuğudur.
Sedef yerine yada sedef ile birlikte boynuz, bağa,
fildişi ve kemik de kullanılmaktadır.
Sedef işçiliği, ‘oyma’ ve ‘kakma’ usulü ile yapılır.
Önce, ağaca, işlenecek motif çizilir.Keski adı verilen
çelik uç ile, bu motifin çevresi keskilenerek açılan
kanala tel yatırılır ve çekiç kullanılarak küçük
darbelerle tel ağaca gömülür. (Telin zaman içinde
kalkmamasını önlemek için, su ile iyice sıvılaştırılmış
beyaz tutkalı işlenmiş tel üzerine sürmek yararlı olur.)
Aynı keski ile, çizilen motifin içi oyulur ve bu içi
oyulmuş motifin şekline uygun olarak, sedef , iki parmak
arasında (baş parmak ve işaret parmağı) sıkıca
kavranarak, zımpara taşında şekillendirilir ve motifin
içine, beyaz tutkal ve ağaç tozundan yapılmış macun ile
yapıştırılır. (Motif içine yerleştirilecek sedefin,
yerine düzgün oturması ve sonradan yapılacak tesfiyenin
, sedefin parlak canlı kısmını yok ederek motifi
bozmamasıiçin, sedefin, şekillendirilmeden önce alt ve
üst kısmının düzlenmesi gerekir.) Sedef yerleştirilmiş
parça en az iki saat kurumaya bırakıldıktan sonra, ince
eğe ve zımpara ile silinerek, pürüzsüz bır satıh elde
edildikten sonra, ispirto içinde eritilmiş gomalak cila
(bir çeşit reçine) ile parlatılır. Gomalak cilanın,
sıkıştırılmış pamuk yumağına damlatılması ve hızlı,
dairesel ritmik hareketle parça üzerinde cila kuruyana
kadar cilalamanın devam ettirilmesi gerekir. Eğer, açık
renk olan genç ceviz ağacı seçilmiş ve renginin
koyulaştırılması isteniyorsa, ciladan önce, yapılmış
parçaya asiti alınmış zeytinyağı sürülerek, güneşte
bırakılır , kuruduktan sonra cila sürülür.

Sedef kakmacılıkta , genellikle, Selçuklu ve Osmanlı
döneminde işlenen motiflere rastlanmakta olup,
motiflerde geometrik desenler, çiçek, yaprak gibi
doğadan alınmış naturel desenler ile, rumî, barok ve
arabesk hakimiyeti görülür.
Sedef kakmacılık işine “Sedefkâri”, Sedef Kakma yapan
ustaya “Sedefkâr” denilmektedir.
Bugün dış turizmde de geniş pazar bulmuş Sedef işçiliği,
Türk Kültürünün Osmanlılara dayanan tarihi kökenini
hafızalarda diri tutmayı başarmış zarif ve duygusal bir
el sanatımızdır.
Kaynak : GAZİANTEP ÜNİVERSİTESİ EL SANATLARINI KORUMA VE
GELİŞTİRME MERKEZİ
-SEDEFKARLIK
Birçok yumuşakçanın kavkısında bulunan ve sedef
işçiliğinde kullanılan gökkuşağı renklerinde pırıltılı
sert maddeye sedef denir. Yumuşakçalarda ve kolsu
ayaklılarda dış derinin özel bir bölgesinin salgıladığı
kireçten dış iskelete Kavkı denir. Yumuşakçaların
kavkısının iç yüzeyleri genellikle sedeflidir.

Sedef kavkıyı oluşturan kireç prizmalarının özel biçimde
dizilişinin sonucudur. Ana maddesi konkiyolin denilen
azotlu bir madde ile kalsiyum karbonat karışımıdır. Çok
sayıdaki bu saydam yapracıkların üst üste birikmesi,
sedef özelliğini veren parlak gökkuşağı renklerini
oluşturur. Sedef genellikle inci istiridyelerinden elde
edilir.Bu istiridyelerin sedef tabakası kalın olur.
Beyaz,pembe,gri,mavi renklerde sedefler vardır. Karından
bacaklı yumuşakçalardan çok parlak renkli sedef elde
edilir. Sedef Yeni Kaledonya, Avustralyanın kuzeyi ve
doğusu, Tahiti,Gambier adaları,Meksikanın Büyük Okyanus
kıyıları,Madagaskar,Hint Okyanusu ve Kızıl Denizin
Tropikal kıyıları sedefin bolca bulunan yerleridir.
Ortaçağlarda sedef lüks eşya yapımında kullanılan bir
malzemeydi. Doğudaki kullanılışı taklit edilerek ev
eşyası ve kakma işlerinde kullanılmaya başlandı. Sedef
kutular, heykelcikler , tütün tabakaları, ayna kenarları
ve buna benzer sedef işlemeli eşyaların kullanımı moda
haline geldi. Sedefin düğme olarak kullanımı yaygın
olmamakla birlikte pahalı giysilerde kullanılmaktadır.
Sedefkarlığın doğu sanatı olduğu tahmin edilmektedir.
Sümer mezarlarından çıkarılan buluntulardan da
anlaşılmaktadır.Hindistan, Çin ; Siyam gibi uzak doğu
ülkelerinde bu meslek yaygın biçimde yapılmıştır. Orta
Asya da Çinlilerle komşu olan Türkler Anadolu’ya göç
ettiklerinde sedefkarlığı da getirmişlerdir. Nazik çabuk
kırılan ve ahşap üzerine uygulanan bir malzeme oluşundan
çok eskilere dayanan bulgulara raslamamaktayız. Ancak
Osmanlı da ilk sedef süsleme işine II.Bayazıt camii kapı
kanatlarında rastlamaktayız.
Anadolu Selçukluları daha çok ince işlemeli ahşap
oymacılığını yeğlemişlerdir. Buna karşılık Osmanlılarda
XV. Yüzyıldan başlayarak abanoz,sedir,
gül,meşe,ceviz,maun ,şimşir,santal ağacı üzerine sedefin
,kakma yada kaplama yoluyla kullanıldığı görülmektedir.
Anadolu Selçukluları ve Osmanlı sanatında mimar olarak
yetişecek gençlerin üç boyutlu düşünmelerini sağlamak
için önce marangozluk(neccarlık) mesleğini öğrenmeleri
gerekirdi. Marangozlukla birlikte sedefkarlık ta da
becerilerini geliştirirlerdi. Bundan dolayıdır ki
ahşabın tasarımından taşa kadar birçok dallarda yetişen
yetenekli insanların eserlerini Anadolumuzun birçok İl
ve İlçelerinde görebilmekteyiz. Osmanlı döneminin önemli
iki mimarı olan Mimar Sinan ve Sedefkar Ahmet Ağa’nın
mimarlıktan önceki meslekleri neccarlık ( marangozluk)
tı. Ahşap ve sedefin bir arada kullanımından eşsiz
güzellikte eserler meydana gelmiştir. Mimaride kapı
pencere kanatları , dolap kapakları, kuran ve cüz
mahfazaları, rahle, iskemle, beşik, sandık, masa, sehpa,
bıçak sapları, tüfek kabzalarının eşsiz örnekleri
İstanbul da Türk İslam eserleri müzesi ve Anadolu da
çeşitli Etnoğrafya müzelerinde sergilenmektedir.
XV. Yüzyılın ikinci yarısında yapıların ahşap
bölümlerine sedefin yanında fildişi ve bağa gibi kemik
malzemeler kakılarak zengin kompozisyonlar yapılmıştır.
(Bağa; büyük kaplumbağaların sırtından çıkarılan
tırnaksı bir maddedir. Isıyla yumuşatılarak istenilen
form verilir.) Amasya Bayazıt Külliyesi Camisinde ve
Balıkesir Zağanospaşa Camisinde sedefkar ustalar
tarafından yapılan eşsiz güzellikte eserler
bulunmaktadır.
Ayrıca Topkapı sarayı , kapı ve dolap kapakları, III.
Murat Köşkü , Süleymaniye camii kapı ve pencere
kanatları, Sultan Selim Türbesinin kapısı, Üsküdar
Mihrimah Sultan camisinin kapı ve pencere kantları sedef
kakma ve kaplamacılığının eşsiz örnekleri arasındadır.
Kısaca Osmanlı dönemi sedefkarlığın rağbet görüp
geliştiği bir devirdir. Fatih Sultan Mehmet’in tabutunun
som sedeften yapıldığını, Hocazade Saadettin in cenaze
merasimindeki anlatılarından öğrenmekteyiz ( burada som
sedef sözüyle sedef kakmalı tabuttan bahsedilmektedir )
Çok iyi bir marangoz olan II.Abdülhamit Yıldız sarayında
Sedefhane kurdurmuştur.Kendisi de bu sedefhane de eşsiz
güzellikte eserler vermiştir.
SEDEF NASIL İŞLENİR ;
Sedef maun, pelesenk, ceviz, abanoz ve şimşir gibi sert
ve damarsız ahşap üzerine kakma tekniği ile yapılır.
Yapılacak işe göre yani eşyanın kullanılacağı yere göre
ahşap seçilir. Yukarıda adını saydığımız değerli
ağaçlardan ahşap seçimi yapılır. Uygulanacak sedef
tekniğinin de sonuca etkisi büyüktür. Örnek verecek
olursak kapı, pencere kanatları mimber ve mihrap ta
çokça uygulanan kündekari tekniğidir.Ahşap bu teknikte
baklava dilimi yada yıldız şeklindeki geçmeler şeklinde
tutkal ve çivi kullanmadan bir çerçeve ile çevrilerek
yapılır. Parçalar biribirine alıştırılarak kurgu
yapılır.Bu teknik bilgi , beceri ve son derece dikkat
isteyen bir iştir. Ağaç iyice kurutulup içindeki
hayatiyeti öldürmek gerekir. Özel yöntemler kullanılarak
hazırlanan ağaç parçaları sonradan değişime uğramaz ve
kurtlanmaz. Konya Alaaddin Camii, Beyşehir Eşrefoğlu
Camii ve Bursa Ulu Camii nin mimberlerinde bu tekniğin
büyük bir ustalıkla kullanıldığını görmekteyiz. Taklit
kündekari tekniğinde ahşap levhalar üzerine geometrik
parçalar ve ahşap kafesi oluşturan kirişler doğrudan
tutkal ile yapıştırılır. Adını saydığımız bu ahşap
malzemeden yapılmış eşyaların üzerine istenilen desen
çizilir. Sonra çelik keski kalemleri ile bu desenin
sedef kaplanacak yerleri oyulur. Ahşapta derinliği 1-2
mm arasında yuvalar açılır. Aynı şekillerde sedef
kesilerek etrafı zımpara ile düzeltilerek ahşap yuvalara
göre alıştırılır.
Sedef tozu ve yumurta akından yapılan macunla bu
sedefler motiflere göre yuvalara gömülerek yapıştırılır.
Daha sonra Şam sedefkarlığı dediğimiz bu teknikte
gömülen sedeflerin etrafına derinliği 1 mm.kadar olan
teller çakılır. Yapılan eşyanın değerine göre çakılan
tel ya kalay kurşun karışımı yada sarı bakır veya
kırmızı bakır olabilir.Tel çakıldıktan sonra yüzey
düzeltilir ve ahşap boyasıyla boyanır , cilalanır.Bu
süslemeye kakma tekniği denir. Sedefin ahşap üzerine
doğrudan motiflerin formuna göre kesilip , düzeltilip
yapıştırılmasına ise kaplama tekniği denir. Oyma
işlerinde motiflerin çiziminden sonra ceviz ve meşe
ağaçlarının üzerine bıçaklarla çalışılırdı. Kesme ve
oyma tekniğinde kıl testere kullanılır. Üçgen , yuvarlak
veya yassı eğeler yardımıyla da motiflerin köşe ve
kenarları düzeltilir.
Oyma tekniğinde ıhlamur , ladin ve kavak gibi yumuşak
ağaçlar tercih edilir. Kakma tekniğinde sert ağaçlara
açılan kanallara gümüş yerine göre altın , pirinç,
kurşun kalay çakılarak uygulanmıştır. Sedef ahşap
üzerine bazen yalnız olarak işlenirdi. Bazen de fildişi
ve bağa ile beraber kullanılırdı.Kağıda desenler çizilir
gerekli değişimler yapılır. Çizilen bu desen ahşaba
yapıştırılır. Motifler dikkatli bir şekilde çelik
bıçaklar ve çekiçle oyulur. Oyulan yerlere göre sedefler
kesilir.
Sedef işçiliği gömme (kakma) , kaplama tekniklerinin
yanı sıra kullanım alanları ve tarzları bakımından
gruplara ayrılır. İstanbul işi, Şam işi, Viyana ve Kudüs
işi olmak üzere 4 grupta toplanırlar.İlk ikisi Osmanlı
sedefkarlığının tipik karakterini taşır. Gömme ve
kaplama tekniğinde yapılan eserlerde fildişi , bağa ve
kemik yardımcı malzemeler olarak sedefin yanında
kullanılmışlardır.
Osmanlı topraklarının bir ili olan Şam da yapılan
sedefkarlıkta ise yine kakma ve kaplama tekniği
hakimdir. Yalnız Şam işinde kullanılan taş sedef kalın
ve beyazdır. Uygulamada sedefin bir yüzeyi taşlanır
düzeltilir. Diğer yüzü ağaca kaba olarak gömülür. Ayrıca
sedefin etrafına 1 mm.derinlikte kurşun kalay
karışımından elde edilen tel çakılır. Kudüs işi
sedefkarlıkta ise sedef kabuklar üzerine yapılan cami ve
benzeri maketler bitki ve hayvan motifleri olarak
kendini gösterir. Sedef kakmacılığı ve kaplamacılığında
kullanılan motiflere örnek olarak Topkapı sararı Ahmet
1.in tahtındaki kıvrıkdallar ve çiçeklerden oluşan
zengin süslemeler kullanılmıştır. Sedef zaman zaman
saltanat kayıklarının süslemelerinde de kullanılmıştır.
Örneklerini İstanbul Deniz Müzesinde görebiliriz.
Kıvrıkdallar yanında çeşitli geometrik desenlerde
kullanılmış. XV111. yüzyıldan sonra kıvrıkdallar
motifleriyle birlikte geometrik biçimlere de yer
verilmiştir. Ayrıca çiçek, lale, karanfil gibi bitki
formlarını stilize ederek ender güzellikte işler
yapmışlardır.
Sedef yüzyıllardan beri insanoğlu nun ilgisini çeken bir
malzeme olma özelliğini korumuştur. Bundan dolayıdır ki
sedefkarlık diye mesleğin doğmasına sebep olmuştur.
Sedef değerli taşlarla zümrüt, yakut , altın ve gümüşle
de yan yana kullanılmıştır. Göze bu kadar güzel görünen
sedef kullanıldığı yeri ve verilen emeği hak eden bir
malzemedir. Bir sedefkarın dediği gibi kuyumculukla
marangoz arasında bir meslek olmuştur sedefkarlık.
Önemli sedefkarlara gelince Sultan Ahmet Camii mimarı
Sedefkar Ahmet Ağa ‘yı, Dalgıç Ahmet Ağa’yı ve mimar
Mehmet Ağa’yı sayabiliriz. Günümüz sedefkarlarının
sonuncusu 1940 da kaybettiğimiz Vasıf sedef’dir. 1876 da
doğan Vasıf Sedef Bahriye mektebinin marangoz ve
oymacılık bölümü mezunu bir teğmen dir. 1936 yılında
Güzel Sanatlar Akademisi eski adıyla Mekteb-i Nefise de
Şark Tezyinatı bölümünde sedefkarlık kürsüsü kurulmuş ve
Vasıf Sedef bu kürsüye başkanlık etmiştir.
Yine son ustalardan 1982 yılında yitirdiğimiz Nerses
Semercioğlu ‘ da sedefkarlığı 1980 lere kadar getiren
kişidir. 1950 lerden 1980 lere kadar bu mesleği yaparak
geçimini sağlayan Nerses Semercioğlu kendi çabası ile bu
sanatı üst seviyede yapan son ustaydı. Yine
Semercioğlu’nun yanında bir başka sedefkar ise Sedefçi
Mihran Ağa’dır.
SEDEFKARLİKTA KULLANILAN
MALZEMELER
Bağa, fildişi, kemik , çeşitli filetolar sedefin yanında
kullanılan malzemelerdir. Çekiç, keski, oyma aletleri ,
zımpara veya zımpara taşı, mengene, testere, eğe,
kerpeten, pense, ahşap boyası, fırça, kalem, macun
yapımı için kullanılan yapıştırıcılar ve sağlam damarsız
ağaçlar.Tüm bunlar sedef ustasının kullandığı
malzemelerdir.
Günümüzde sedefkarlık sadece turizme yönelik eşya
üretiminde yapılmaktadır.Evlerde değerli eşya
niteliğinde yapılan bu ürünler hediyelik eşya
niteliğindedir. Tükenmekte olan meslekler arasındadır.
Sedefekâr Osman Kabuk ile Söyleşi
Sedefekâr Osman Kabuk ustayla sedefkârlık üstüne
konuştuk “Dünyaya yeniden gelseydim, yine sedefkar
olurdum”
Söyleşi: Fevzi GÜNENÇ
“Sedefkârlıkta ustaların ustası nerededir?” diye sorduk.
Gaziantep’tedir dediler. Ver elini dedik bu kente.
Gözlerimiz sedefçi arıyor. Nerdeyse kentin her yerinde
onlar. Kalealtında, Uzun Çarşıda, Karşıyaka Yeşilova’da,
Hürriyet Mahallesinde…
Türkiye’deki 3500 sedef kakma ürünü satan dükkanın 80’i
Gaziantep’te. Dükkanların içi tavandan tabana kadar
sedef kakmalı ürünlerle dolu. Dışı da öyle. Salkım saçak
sallanıyor sedefli eşyalar. Bakanların, görenlerin içini
bayılta bayılta…
Bu 80 dükkanda,Türkiye’nin çeşitli yerlerine ürün
yetiştirmek için geceyi gündüze katar çalışırmış
sedefkârlar. Kentte sadece 12 sedef kakma atölyesi var.
Sedefçiler işlerini seviyorlar. Toz kondurmuyorlar
mesleklerine. Türklerin eskiden sadece bağcılık,
bostancılıkla uğraştığını söyleyenler, ayıp ediyormuş.
Sanıldığı gibi Ermenilerden kalan bir zenaat değilmiş
sedefkârlık. Halep’ten falan da gelmemiş. Osmanlıdan
beri sedefkârlık yaparmış Türkler. Babadan oğula,
ustalardan çıraklara sürüp gelmiş.
Sorduk sedefçilere:
“Sedef ustalarının ustası bu kentte diyorlar. Öyle mi”
“Öyle…”
“Peki, kimdir bu usta? Nerededir?”
Söylediler.
İki taneymiş ustaların ustası. Birisi mektepliymiş.
Öbürü çekirdekten yetme. Mektepli olan Ali Paşa’ymış
Güzel Sanatlar Akademisini bitirmiş. Doksan yıllık
ömrünün 70 yılını sedefkârlığa adamış. Halen yaşıyormuş.
Elleri titremese, gözleri iyi seçebilse, sürdürmek
istermiş bu yaşta bile işini.
Nizipli Barak Ömer’miş çekirdekten yetişen ustaların
ustası ise. Her iki usta da kalfalarına el vere vere
günümüze 13 usta gelmiş. Röportaj yapmamız için Osman
Kabuk ustayı önerdiler bize. Hürriyet Mahallesi Korutürk
Caddesindeki atölyesinde bulduk onu.
Biz yaşlı biriyle karşılaşmayı beklerken karşımıza 30
yaşında gencecik bir usta çıktı. Osman Kabuk…
Atölyesinde işçiler çalışıyor diye yen gelip yatmıyordu
o. Kendisi de çalışıyordu. Görüşme isteğimizi sevinçle
karşıladı.
Gaziantep’teki 13 sedefkâr ustadan Mehmet Küçükaçar ile
ortakmış. Ortaklıkları da çok ilginç. Son ustalarıyla
çalışırken usta rahatsızlanmış, iş yerini kapatmış.
Osman kalfa ile Mehmet kalfa işsiz kalmış. İş aramışlar,
bulamamışlar. Sonra sormuşlar birbirlerine.
“Biz neden iş arıyoruz ki? İşimizi kendimiz kuramaz
mıyız?”
“Kurarız be!”
“Bu kararı vereli 8 yıl olmuş. O zamandan bu yana Omuz
omuza vermiş, birlikte çalışmışlar. Bu güne dek hiç
incitmemişler birbirlerini. Görünen o ki bu gidişle daha
uzun yıllar birlikte çalışacaklar.
Bize kendinden söz etmesini istedik Osman ustadan.
Şunları söyledi.
“12 yaşındaydım. İlkokulu bitirmiştim. Ailemin beni daha
fazla okutacak gücü yoktu. Bir zanat öğrenmeme karar
verildi. Umdum ki babam elimden tutacak, beni götürüp
kendi bildiği, uygun gördüğü bir işe çırak koyacak. Yok
öyle olmadı. Bir güzel adamdı babam.
“Oğlum, dedi. “Yapacağı işi sevmeli insan. O yüzden
kendi işini kendin seçeceksin. Git, dolaş. Kafana yatan
işi buluncaya kadar ara.”
Bu söz üzerine düştüm yola. Dükkânlara baka baka
gidiyordum. Hiçbir iş içime sinmiyordu.. Derken aklıma
arkadaşım Mehmet geldi. O, bir sedefçide çalışırdı. Ben
arada sırada onu ziyarete giderdim. Kendisi çalışırken
büyülenmiş gibi seyrederdim.
“Ben de burada çalışsam, ben de böyle güzel şeyler
üretebilir miyim acaba?” diye düşünürdüm. Yapılan işler
rüyalarıma girerdi. O işleri yaparken görürdüm kendimi
düşümde. Hiç kimsenin yapmadığı harikulade motifler
yapardım rüyamda. O motiflerle doldurmuştum okuldan
kalan resim defterimin sayfalarını.
Arkadaşımın yanına gittim yine. İş aradığımı söyledim.
“Sedefçi olmaya karar verdim,” dedim. Bir arada
çalışacağımız için sevindi. Ustaya söyledi. O da kabul
etti. Böylece başladı bizim sedefçilik serüvenimiz.
Çıraklığım beş yıl sürdü. Bir gün ustam “Sen artık
kalfasın” diyerek elime daha ince işler vermeye başladı.
Bir beş yıl da kalfalığım sürdü. Onuncu yılın sonunda
ustamız rahatsızlanınca Mehmet arkadaşımla bu atölyeyi
açtık. O gün bugündür işimizi seve seve yaparak
mesleğimizi sürdürüyoruz.
Bu arada evlenmiş Osman usta. Bir oğlu, bir de kızı
olmuş, mutluymuş.
“Sedefkârlık çok güzel bir meslek,” diyor Osman usta.
“İşime aşığım. Güzel bir işi bitirince karşısına geçer
hayran hayran seyrederim. Bazen ağladığım bile olur,
nasıl yapabildim bu güzel şeyi ben diye şaşarım.
Ellerimi öpesim gelir. Bir sedefkâr işini severek
yapmazsa başarılı olamaz. Ben buna inandım.”
“Bu işi bırakmak geldi mi hiç aklına Osman usta?”
“İnan ki gelmedi. İşimi o kadar çok seviyorum ki, aç
kalsam, şu işi ücretsiz yap deseler yine yaparım
nerdeyse. Hatta şu kadarını söyleyeyim: Dünyaya bir daha
gelsem, yine sedefkâr olurdum.”
İşini bu kadar çok seven bir sedefkârla tanıştığımız
için seviniyoruz.
İki de kalfası var Osman ile Mehmet ustaların. İkisi de
20 yaşında. Birinin adı Gürkan Sakça. Öbürü Mahir Kırgil.
Kalfaları için şöyle konuşuyor Osman usta:
“Bunlar sedefkârlığın son çırakları. Artık çocuklar,
gençler ilgi duymuyorlar bizim mesleğe. Bunlar da usta
olup devrini doldurursa, belki de yok olup gidecek
sedefkârlık.” Durgunlaşıyor.
“Neyse ki bir de okulu açıldı bu işin”, diye sürdürüyor
sonra sözünü. Kendini teselli edercesine. GAZÜ Güzel
Sanatlar’a sedef kakma bölümü açılmış. Ne yazık ki bu
bölüme devam edenlerin sayısı iki elin parmaklarından
fazla değilmiş.
“Belki de bundan sonra sedefkârlığı kızlarımız
sürdürecek…” Gözleri sevinçle ışıyor bunu söylerken.
“Çünkü sedef kakma bölümü öğrencilerinin çoğu kız.” Kim
bilir belki de o anda, “büyüyünce sedefkâr olsun” diye,
kızını Güzel sanatlar okuluna göndermeyi geçiriyor belki
de aklından Osman usta.
Osman/Mehmet ustaların kalfalarıyla da konuşuyoruz.
Gökhan:
“Bu işi isteyerek seçtim,” diyor. Seçtiğim için de çok
memnunum. Belki çok para kazanan bir iş değil ama beni
mutlu ediyor.”
Mahir ise “Bir kere bulaştık bu işe, bırakamıyoruz,”
diye konuşuyor. “İnsan verdiği emeğin karşılığını
alamayınca mutlu olamıyor.”
Yaptıkları bir işten ne kadar para kazandıklarını
anlamaya çalışıyoruz. Bitirmek üzere olduğu elindeki
tavlayı işaret ediyoruz Osman ustaya.
“Kaça satılır bu?”
“225, 250 lira…” diyor.
“Ne kadarı malzemedir?”
“175-200’u bulur. Ortalama 50 lira kazanırız.”
“Yaaa, işte böyle…” der gibi iç çekiyor Mahir kalfa.
“Kaç günde biter bu iş?”
“Bezen iki üç gün sürer. Kendini kaptırır da özenirsen
ancak bir haftada biter.”
Sedefkârlığın gerçekten verilen emeğin karşılığını
almadığına kanaat getiriyoruz biz de.
“Kimler ilgileniyor sedef kakmalı ürünlerle?”
“Türkiye’de ilgilenen insan çok az. En çok turistler
rağbet gösteriyorlar.
“Ürünlerinizi nasıl satıyorsunuz usta?”
Şehirdeki sedefçilere, başka illerdeki turistik eşya
satanlara…”
“Nerelerdedir bunlar?”
“Alanya, Antalya, Kuşadası, Çeşme, aklına gelebilen her
turistik yöreye satarız… En çok da İstanbul alır.
İstanbul olmasa biz yandık. Neden dersen orası yılın her
mevsiminde turist çeker. Öbür yerlerdeyse satış sadece
yaz aylarında olur.”
“Kendileri mi gelip alılar yoksa siz mi götürürsünüz
ürünleri?”
“Genelde kendileri gelip alırlar ama nakitte daralırsak
bizim de götürdüğümüz olur.”
“Ham maddesi nedir sedefin?
“Tatlısu midyesi en ideal malzemedir. En iyi tatlı su
midyeleri Ankara, Malatya, Erzurum’da bulunur. Tabii ki
sedefin üzerine işlenileceği kereste de çok önemlidir.
Bunlar için de ceviz, maun, gürgen…”
“Sedefin sahteleri de oluyor mu?”
Olmaz mı? Polyester düğmeleri, plastik düğmeleri kırarak
sedefmiş gibi kullanır sahteciler. Ucuza mal etmek için
tabii. Bunu da en çok Halep sedefçileri yapar.”
Bizi bilgilendirdiği için teşekkür ediyoruz Mehmet
Ustaya. Anlıyoruz ki gerçekten güzel bir meslek,
yaratıya açık bir sedefçilik. Ah bir de verilen emeğin
karşılığı alınabilse…
kaynak ve resim;
M. Ali DİYARBAKIRLIOĞLU
Ressam
SEDEF SANATI
Sedefkârlar, ince marangozluk işleri yapan kişilerdi.
Bunlar sedef, fildişi, kemik ve benzeri maddeleri ustaca
kullanarak çeşitli eşyalar yaparlardı. Sedefçiler ise
yalnızca sedefi işleyen kişilerdi. Yani sedefçiler
zanaatçı, sedefkârlar ise sanatçı idi. Osmanlı
Devletinde mimarlar ilk önce sedefkârlık eğitimi görür,
sonra mimar olurlardı. Mimar Sinan ile mimar Mehmet Ağa
da bu öğrenimi alıp mimar olan ünlü kişilerdi.
Evliya Çelebi, 4. Murat döneminde sedefkârların 100
dükkân 500 kişi, pirlerinin ise Şuayb-Hindi olduğunu
yazar.
Sedef, renklerinin albenisi, işlenebilme özelliği ve
gökkuşağının tüm renklerini yansıtmasıyla ilgi çekmiş,
Sümerlerden beri çeşitli amaçlarla kullanılmıştır.
Sedefçilik doruk noktasına Osmanlı döneminde ulaşmış, en
özgün örnekleri bu dönemde verilmiştir. Edirne’deki 2.
Beyazıt Cami kapı kanatları, bir rivayete göre Fatih
Sultan Mehmet’in som sedeften yapılan tabutu, 3.
Murat’ın Ayasofya’daki türbesinin kapı kanatları, Sultan
Ahmet Camii’nin pencere ve cümle kapılarının kanatları,
Balıkesir’deki Zağanospaşa Camii’nin kapı kanatları,
mimari yapılarda kullanılan sedef işçiliğinin en
görkemli örneklerini oluşturmaktadır
TARİHSEL SIRALAMA
Tarihsel sıralamayla takip ettiğimizde ve yazılı
kaynaklara baktığımızda,15.y.y’ da Topkapı Sarayı
Müzesi’nde birçok sedefli eşya görmekteyiz. Müzenin 1505
tarihli hazine defterinde (1) sedefli eşyaların varlığı
bildirilmektedir. hatta Raht Hazinesine ait defterlerde
sedefli eğer takımlarının kayıtlarına rastlamaktayız
(2), fakat bu takımların üzülerek günümüze ulaşamadığını
söylemeliyiz.
16.y.y ; Yavuz Sultan Selim’in türbe kapısı,
Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Cami kapı ve pencere
kanatları, Süleymaniye Cami kapı ve pencere kanatları,3.
Murat’ın yatak odası kapı kanatları. Bu dönemde sarayda
sedefkârların bir atölyesinin bulunduğunu ve
sedefkârların burada geometri dersi okudukları da
kaynaklarda yer almaktadır. Bu yüzyılda saray
atölyesinden Mehmet Usta, Dalgıç Ahmet ve Mimar Mehmet
Ağa yetişmiştir.
17.y.y ; sedef sanatında değişik bir tarz ortaya
çıkmıştır, geometrik şekiller yerini bitkisel motiflere
bırakmış. Bu dönem eserleri, Sultan Ahmet Cami Revan ve
Bağdat köşkleri, Valide Sultan Dairesi, Yeni Valide
Cami, en güzel örneklerdir, 1. Ahmet’in tahtı, 4.
Mehmet’e ait saltanat kayığı, güzel örneklerdendir.
19.y.y ve 20.y.y ; Avrupa barok ve rokoko tarzı mimariyi
etkilemiş ahşap daha az kullanılmaya başlanmış, sedef
işlemeli eserler azalmıştır. Bu dönem eserleri 2. Mahmut
tuğralı çekmece, 2. Abdülhamit’e gönderilen
hediyelerdir.20.y.y’ın ilk yarısına kadar devam eden
sedef sanatı, bu dönemin en ünlü ismi Vasıf Ustanın 1940
da ölümüyle son bulmuş, Küçükyalılı İsmail usta ve
Nerses Ustanın ölümüyle de bu dönemin son sedefkarları
tarih sayfalarındaki yerini almıştır..
Vasıf Usta ; Cumhuriyet Döneminin ilk yıllarında yüzen
bir sergi haline getirilen Karadeniz gemisi ile çıktığı
Avrupa gezisi sırasında, bu vapurun bir kamarası,
Atatürk tarafından kendisine, atölye olarak tahsis
edilmiş ve bu yolculuk sırasında yaptığı çalışmalarda,
çekmeceler, levhalar, çeşitli müzik aletleri yapmıştır.
Vapurun geziye çıkmadan önce Atatürk tarafından da
ziyaret edilmesi Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında
sedef sanatı için önemlidir ve ilginçtir. Yaşamının son
yıllarında Güzel Sanatlar Akademisinde görev yapmış, o
dönemde yaptığı sedefli kapı yüzyılın son sedefçilik
örneği olarak Topkapı Sarayı Hırka-i Saadet Dairesine
konmuştur.
Günümüzde ise özel tercih ve çabalarla bazı sanatçılar
tarafından sayılı çalışmalar devam etmekde, Salih
Balakbabalar ve Zeki Kuşçuoğlu gibi hocalarımız
tarafından akademik olarak da yaşatılmakta ve gelecek
nesillere taşınmasında çaba ve gayretlerin son
bulmadığını ispatı olmaktadır.
Sedef Sanatı malzeme ve teknik açıdan ele alındığında
ilk olarak sedefi incelemek gerekir. Sedef, sıcak
denizlerin akıntılı sularında Tuz, kireç ve fosfordan
oluşan kalker bir maddedir. Sedefin aslı, bilindiği gibi
deniz yumuşakçalarının kabuklarıdır. Taşıdığı renge göre
beyaz, arusek, çöp sedef gibi isimler alır. Çok çeşidi
bulunmasına karşılık sedefçilikde yalnızca belirli
özelliklere sahip olan sedefler kullanılmıştır. Sedefin
bir sanat eserinde ya da süsleme olarak kullanılabilmesi
için işlenebilir kalınlıkta olması, gökkuşağının
renklerini yansıtması renklerin göz zevkine uyması
gerekmektedir.Sedef işçiliğinde sedefle beraber birçok
malzemede kullanılırdı.
Bu malzemelerin başında ağaçlar gelirdi, kakma
yönteminde oyulmaya elverişli ceviz, yapıştırma
tekniğinde ise hava değişiminden pek fazla etkilenmeyen
ıhlamur ağacı kullanılırdı. Maun, abanoz, pelesenk yine
tercihler arasındaydı. İnce çıta ve kaplamaların çeşitli
renklerde boyanmasından oluşan filetolar, bağa, fildişi
ve kemikler de sedef işçiliğinin diğer malzemelerini
oluştururdu.
Sedefe şekil verirken kullanılan kıl testere, 1560
yılında saat zembereğinden eğe ile hazırlanan ince kıl
testereler kullanılmasıyla ilk temellerini attı. Kıl
testere bu sanatın en önemli aleti ve ustalık göstergesi
oldu.
Sedefçilikte üç teknik kullanılırdı:
GÖMME
Gömme tekniğinde önce sedeflenecek işin iskeleti
hazırlanırdı. Bu iskelet için genellikle ceviz, abanoz
ve meşe ağaçları seçilirdi. Kâğıt üzerine çizilen desen,
ağaç üzerine aktarılması için tutkal yapıştırılır, koyu
zemine çelik, açık zemine ise kurşun kalemle çizilirdi
Sonra sedeflerin yerleri tespit edilir, bu yerler iki ya
da üç m.m derinliğinde oyulurdu.
Oyulan yere göre kesilen sedef sıcak tutkalla
yapıştırılırdı. En iyi yapıştırıcı madde, istiridye
kabuklarını iyice döverek ince bir toz haline
getirdikten sonra bir tülbentten geçirip bu tozu yumurta
akıyla macun haline getirerek elde edilirdi. Usta
sanatçılar bu tür yapıştırıcı kullanırdı. Yapıştırmadan
sonra kaba tesviye, tüm gömme işlemi tamamlandıktan
sonra ise ince tesviye yapılırdı.
KAPLAMA
Kaplama tekniğinde masif ağacın üzeri kaplanır sonra bu
kaplama üzerine süsleme uygulanırdı. Sedefin konacağı
yerler ise boşaltılırdı. Bu tarzın en zor yanı ham
süsleme malzemesinin inceltilmesi ve kaplama kalınlığına
indirilmesiydi. Çoğunlukla aynalar ve çekmeceler bu
teknikle yapılırdı.
MACUNLAMA
Macunlama tekniğinde işlenmeyecek kadar küçük sedefler
belirli bir zemine yerleştirilir, aralarında ki
boşluklar ağaç tozu ve tutkal karıştırılarak yapılmış
macunla doldurulurdu. Bundan sonra, önce sedefler
görülünceye dek takozlu zımparayla kaba ve ince tesviye,
ardından da cilalama işlemi yapılırdı.
Sedef eşyalar yapıldıkları yöreye, yapım tekniğindeki
kimi ayrıntıya ve motiflerine göre farklılıklar
gösterir, Eser-i İstanbul, Şam işi, Viyana işi ve Kudüs
işi olarak isimlendirilirdi.
Bunlardan ilk ikisi tamamen Osmanlı karakteri taşırlar;
gömme veya kaplama tekniğiyle hazırlanan “İstanbul işi”
eserlerde; fildişi, bağa (kaplumbağa inceltilmişi) ve
kemik gibi yardımcı unsurlar kullanılır. Bağanın altına
‘altın varak” yapıştırılır. Sedef ve diğer malzemenin
daha ziyade geometrik biçimlerde kullanıldığı bir
işçilik şeklidir.
Kaynak:
1:Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi; fasikül 2 belge 21
2:Topkapı Sarayı Müzesi Arşiv Klavuzu; fasikül 2belge 21
no
Genel Bilgi: Osmanlı Esnafı; Burçak Evren sahife: 121
|