SEDEFKARLIK

 


Sedef, sıcak denizlerin akıntılı sularında Tuz, kireç ve fosfordan oluşan kalker bir maddedir. Beyaz, arusek, çöp, taş sedef olmak üzere çeşitlenir. Beyaz sedef, çift kabuklu ve daha düzdür. Hakim renk beyaz olsa da; ışığa göre açık mavi, pembe, yeşil, sarı tonlar taşıyabilir. Arusek sedef; tek kabuklu ve açık pembe, mavi, yeşil tonlarındadır. Çöp sedef koyu renkli, daha çok meneviş ve desen taşır. Taş sedef ise, beyaz sedefin daha az parlak olanına denir. Sedefin genel olarak bulunduğu yerler özellikle zarif incilerin toplandığı bölgelerdir. Avustralya’nın kuzeyi ve doğusu, Tahiti, Gambier adaları, Meksika’nın Büyük okyanus kıyıları ve Madakaskar’da bol miktarda bulunur.





Sedef’in aslı, bilindiği gibi deniz yumuşakçalarının kabuklarıdır. Uzun ömrün sembolü sayabileceğimiz bu kabuklar, milyonlarca yıllık fosiller halinde karalarda da görülür. Sıcak denizlerin yetiştirdiği çok iri yumuşakçaların kabukları, zengin sedef kaynaklarıdır. Hammaddesinin sıcak denizlerden sağlanması dolayısıyla sedefkârlığın Doğu’da başladığı tahmin edilmektedir. Sümer mezarlarında rastlanan ilk sedef işçiliği örnekleri de bu iddiayı güçlendirmektedir. Çin, Hindistan, Siyam gibi Uzak Doğu’nun “sanatı ve sanatkârı bol” ülkelerinde doğan sedefkârlık, Orta Asya Türkleriyle beraber Anadolu’ya gelmiştir. Çabuk kırılabilen “nazlı” bir malzeme oluşu ve genellikle ahşap üzerine uygulanması nedeniyle, çok eski sedef işçiliği örneklerine ne yazık ki yeterince sahip değiliz. Ancak gerek Marko Polo ve gerekse Türklerle ilişkisi olan bazı Bizans elçilerinin hatıralarından, “. . .Türklerin sedef veya sedefle bezenmiş çeşitli eşya yapımında” usta olduklarını öğreniyoruz. Osmanlı devrinde ilk sedef süsleme işlerine, Edirne’deki İkinci Bayezid Camii kapı kanatlarında rastlamaktayız.


Sedefkarlıkta kullanılan malzemeler


Bağa, fildişi, kemik, çeşitli filetolar ve altın, gümüş gibi kıymetli madenler sedefkârlıkta kullanılan diğer malzemelerdir. Bunların hepsine birden bezeme veya süsleme malzemeleri diyoruz. Bağa; büyük kaplumbağaların sırtından çıkar, tırnaksı bir maddedir, ısıyla yumuşatılır ve istenilen forma girer. Açık ve koyu sarı, kahve, kızıl kahverengi, menevişli estetik bir malzemedir. Alt kısmına altın varak yapıştırılarak kullanılır. Fildişi, sert ve dokulu bir malzemedir. Fileto ise üst üste yapıştırılan ahşap ve ona uygun malzemelerin yanlamasına kesilmesiyle elde edilen bir süsleme unsurudur. Altın ve gümüş özellikle günümüzde takı çalışmalarında kullanılmaktadır. Ahşap olarak, bu süsleme malzemelerini iyi gösterecek koyu renkli abanoz, pelesenk, ceviz ve maun gibi ağaç türleri tercih edilir.


SEDEF NERELERDE KULLANILIR?


Ceviz, abanoz, maun vb. ahşap yapıtların üzerine çeşitli formlarda açılan yuvalara, aynı biçimlerde kesilmiş sedefleri yapıştırarak gömme yoluyla yapılan süslemeye “sedef kakma” denir. Ahşabın üzerine sedefleri çeşitli motifler oluşturacak biçimde doğrudan yapıştırarak elde edilen bezemeyi “sedef kaplama” denir. İnsanoğlu bu cazip maddeyi herhalde ilk gördüğü andan itibaren kullanmış, güzellikler meydana getirerek, “sedefkârlık” denilen bir meslek oluşturmuş. Bu alandaki son büyük usta olan sedefkâr Vasıf, Sedefkarlığı “ahşap bezeme sanatı” olarak tanımlıyor. Sedefin daha çok ahşapla beraber kullanılması da bu tarifi doğruluyor. Biz de buna bir uygulama sanatı dersek yanlış olmaz herhalde. Çünkü elde, mevrut desen ile formlar vardır ve sedefkâr bunları sedefe uygular. Hattat yazıyı yazar, müzehhib deseni çizer. Sanatkara düşen, bunları bozmadan, kendi zevk unsurlarını da katarak işlemektir.

Osmanlı’da sedef neden bu kadar yaygındı?

Sadece Osmanlıda değil, diğer bütün medeniyetlerde sedef vardı. Çünkü sedef çok fotojenik bir malzeme, sedeften yapılan bir eser insanı mutlu ediyor. İkincisi sedef denizden geliyor. Onun için mazisi temiz, altın gibi kirli değil. Dolayısıyla sedef hem diğer sanatlarda süsleme unsuru olarak hem de başlı başına bir malzeme olarak kullanılmıştır. Ahşabın yanında, altınla beraber, zümrüt, yakut, lal taşı gibi değerli taşlarla beraber hatta gümüşle beraber yan yana kullanıldığı zaman fotojenik bir görüntüsü olduğu için her yerde çok değişik şekillerde işlenebilir. Onun için benim sanatımı sorduklarında kuyumculuk ile marangozluk arasında bir iş diyorum. Bazen takı yapıyoruz bazen bir sarayın kapısını, bazen bir hocanın konuştuğu kürsüyü yapıyoruz, bazen insanların okuduğu Kur’an rahlesini…

Osmanlı ülkesinde bu sanat öylesine rağbet gördü ve gelişti ki; Kur’an mahfazalarından sultan kayıklarının köşklerine; yeniçeri yatağan kabzasından, hattatın hokka takımına; Çelebi’nin kavukluğundan, Hanımefendi’nin nalınına kadar hemen her yerde sedef kullanıldı. Öyle ki, Hocazade Saadeddin, Fatih Sultan Mehmed’in cenaze töreninden bahsederken, “Tabutun som sedeften yapılmış olduğunu” bildirmektedir (kanaatimizce burada “sedef kaplamalı” bir tabut tarif edilmektedir). 15. yüzyılda Topkapı Sarayı dâhilinde bir sedef atölyesi kurulduğu ve burada sedefçilik öğretildiği kaydedilir.

Sedefkârlık her şeyden önce bir “çizim, ölçü ve estetik sanatı” olduğundan mıdır bilinmez, saraydan yetişen ünlü mimarlardan pek çoğunun aynı zamanda bu sanatın ehli olduğunu görüyoruz. 16. ve 17. yüzyıllar, sedefli eşya kullanmanın İstanbul’da bir moda haline geldiği çağlardır. Ayrıca sedef, mimari unsurların süslemesine de alabildiğine girmiştir. Üçüncü Murad’ın Ayasofya Camii haziresindeki türbesinin kapı kanatlarına Dalgıç Ahmed Ağa; Sultanahmet Camii’nin pencere ve cümle kapısı kanatlarına da Mimar Mehmed Ağa gibi ünlü yapı ustaları tarafından sedef kakmalar yapılmıştır. Evliya Çelebi, Dördüncü Murad devri sedefkârlarından bahsederken şöyle diyor: “100 dükkân, 500 neferdürler. Pirleri Şuayb-i Hindi’dir…”

19. yüzyıla girerken, sedefkârlık geçmiş dönemlerdeki ilgiden yoksun kaldığı için giderek gerileyen bir sanat olmuştur. 19. yüzyılın sonunda, tıpkı sönmek üzere olan bir mumun son parıltısı gibi, sedefkârlık vadisinde iki ışığın parladığını görüyoruz: Sultan İkinci Abdülhamid ve Sedefkâr Vasıf (Sedef)…

Esaslı bir “ince marangoz” olan İkinci Abdulhamid, Yıldız Sarayı’nda kurduğu Sedefhane’de kendisi de bizzat çalışarak latif eserler vermiştir. Vasıf Hoca’ya gelince… 1876 Beşiktaş doğumlu bu sanatkâr, Mekteb-i Bahriye’nin Marangoz ve Oymacılık Bölümü’nden 22 yaşında mülazım (teğmen) rütbesiyle mezun olmuş; 1912 yılında, yani 36 yaşındayken binbaşı rütbesiyle emekliye ayrılarak Beşiktaş’ta açtığı atölyesinde çalışmaya başlamıştır. Türk sedefkârlığının literatüre geçen en son “mükemmel” eseri, Vasıf Sedef’in yaptığı, Topkapı Sarayı Hırka-i Saadet Dairesi’ndeki kapılardır.

1936 yılında Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki Şark Tezyinatı Şubesi’nde bir “Sedefkarlık kürsüsü” kurulmuş ve Vasıf Sedef bu kürsünün öğretim üyeliğine getirilmiş, ölümüne kadar (1940) bu görevini sürdürmüştür.

Sedefkarlık sanatını omuzlayıp 20. yüzyılın ortalarına doğru getirmeye çalışan Vasıf Hoca dan başka, bu sanatın son ustası, 1982 yılında kaybettiğimiz Nerses Semercioğlu’dur… Sedefçilik sanatını 1980'lerin başına kadar getiren son profesyonel kişi olan Nerses Semercioğlu, “yeniden keşfedilircesine” 1950'lerden sonra değer kazanmaya başlayan bu sanatla geçimini sürdürmüştür. Ancak günümüzde kendi çabası ile bu sanatı üst düzeyde icra eden birkaç ustanın da bulunduğunu söyleyebiliriz. Sedef işçiliği, Gömme (veya Kakma), Kaplama ve Macunlama teknikleri olmak üzere üç değişik tarzda yapıla gelmiştir. Ayrıca, sedef işçiliği, gerek motif özellikleri ve gerekse kullanım sahaları ve tarzları bakımından 4 ana grupta toplanmaktadır; Eser-i İstanbul, Şam işi, Viyana işi ve Kudüs işi… Bunlardan ilk ikisi tamamen Osmanlı karakteri taşırlar; gömme veya kaplama tekniğiyle hazırlanan “İstanbul işi” eserlerde; fildişi, bağa (kaplumbağa inceltilmişi) ve kemik gibi yardımcı unsurlar kullanılır. Bağanın altına ‘altın varak” yapıştırılır. Sedef ve diğer malzemenin daha ziyade geometrik biçimlerde kullanıldığı bir işçilik şeklidir.

Bir zamanlar Osmanlı Devleti’nin bir vilayeti otar Şam’da ortaya çıktığı için Şam işi olarak adlandırılan teknik de yine gömme (kakma) denilen tarzda hazırlanır. Şam işinde “taş sedef” dediğimiz kalın ve beyaz sedefin sadece bir yüzü düzeltilir; diğer yüzü kaba bırakılarak ağaca gömülür; sedefin çevresine 1 mm genişlik ve 1 mm derinlikte kurşun-kalay karışımı teller çakılır.

Viyana işi ise, “Boule” adı verilen metal kaplama tekniğinin yanında düzensiz olarak yerleştirilen sedef parçalarından meydana gelir. Daha ziyade, “arusek” ismi verilen veya “çöp” diye bildiğimiz renkli cins sedeflerin kullanıldığı yerler; masa, kanepe, komodin, büfe, ayna gibi eşyalardır.

Kudüs işine gelince… Bu teknik mobilyada veya diğer küçük eşyada kullanılan bir teknik değildir. Sedef kabuklar üzerine yapılan cami ve benzeri maketler, bitki ve hayvan motifleri olarak kendisini gösterir.
not:kaynak internet içeriklidir,




SEDEF KAKMA VE SEDEFKARLIK


Sedefçilik, ilk çağın en eski uygarlıklarında görülmekle birlikte, sedefin eşyada süs ögesi olarak uygulanışı çok sonradır. Her nekadar bazı kaynaklar Sümer Sanatında sedefin traş edilerek ahşaba uygulandığını, Uzak Doğu ve Güney Asya’da Hint Sanatında sedef süslemelere rastlandığını bildirirlerse de, sedefin en yaygın ve en gelişmiş şekliyle Türk-Osmanlı Sanatında görüldüğü bilinir.

İlk örneklerine 15. Yüzyıl sonlarında rastlanmış, Edirne’deki tek kubbeli Beyazıt II. Camiinin kapı kanatlarında görülen sedef işçiliğinin 16. Yüzyılda olgunluk devresine girdiği, kapı, pencere, dolap kanatları , kürsü, çekmece, Kur’an muhafazası, rahle, masa, koltuk, kanepe, sehpa gibi mobilyalar, silah kabzası, nalın, körük, tütün tabakası, kahve takımı vb. gibi tüm ahşap eşyada görülmüştür.
Osmanlı imparatorluğu döneminde geniş kullanım alanına sahip olan Sedef işçiliğinin, Enderunlu ustalarca yapılmış örneklerini günümüzde tarihi müzelerde görmek mümkün olup,hayranlıkla izlenecek bu eserlerde Sedefkârlık Sanatının incelikleri insanı asırlar arasında haz ile gezintiye götürür. Daha sonraları Suriye’de işlenmeye başlanan sedefin Gaziantep’e buradan geldiği ancak motiflerinde Selçuklu ve Osmanlı kültürünün korunduğu bilinmektedir. Çok kısa bir dönem de iskenderun(Hatay) da basit usulde sedef işçiliğinin yapıldığı bazı kaynaklarda yer almıştır. Gaziantep’te halen ve kendini yenileyerek sürdürülen bu sanatın, yaşayan kaynaklardan edinilen bilgiye göre, 1963 yılında başladığı bilinmektedir..


Gaziantep’te 54 sedef atölyesi olup, 55. Atölye Gaziantep Üniversitesi’nde, Gaziantep El Sanatlarını Koruma ve Geliştirme Merkezi’nde, 1992 yılında kurulmuştur.

Ceviz, maun, gül gibi sert ve dokusu sıkı ağaç tercih edilerek yapılan Sedef Kakmada , kurşun, kalay, gümüş ve alpaka tel , motiflerin çevresini süslemede kullanılır. Sedef ise, tatlı sudan çıkarılan istiridye kabuğudur. Sedef yerine yada sedef ilebirlikte boynuz, bağa, fildişi ve kemik de kullanılmaktadır.

Sedef işçiliği, ‘oyma’ ve ‘kakma’ usulü ile yapılır. Önce, ağaca, işlenecek motif çizilir.Keski adı verilen çelik uç ile, bu motifin çevresi keskilenerek açılan kanala tel yatırılır ve çekiç kullanılarak küçük darbelerle tel ağaca gömülür. (Telin zaman içinde kalkmamasını önlemek için, su ile iyice sıvılaştırılmış beyaz tutkalı işlenmiş tel üzerine sürmek yararlı olur.)

Aynı keski ile, çizilen motifin içi oyulur ve bu içi oyulmuş motifin şekline uygun olarak, sedef , iki parmak arasında (baş parmak ve işaret parmağı) sıkıca kavranarak, zımpara taşında şekillendirilir ve motifin içine, beyaz tutkal ve ağaç tozundan yapılmış macun ile yapıştırılır. (Motif içine yerleştirilecek sedefin, yerine düzgün oturması ve sonradan yapılacak tesfiyenin , sedefin parlak canlı kısmını yok ederek motifi bozmaması için, sedefin, şekillendirilmeden önce alt ve üst kısmının düzlenmesi gerekir.) Sedef yerleştirilmiş parça en az iki saat kurumaya bırakıldıktan sonra, ince eğe ve zımpara ile silinerek, pürüzsüz bır satıh elde edildikten sonra, ispirto içinde eritilmiş gomalak cila (bir çeşit reçine) ile parlatılır. Gomalak cilanın, sıkıştırılmış pamuk yumağına damlatılması ve hızlı, dairesel ritmik hareketle parça üzerinde cila kuruyana kadar cilalamanın devam ettirilmesi gerekir. Eğer, açık renk olan genç ceviz ağacı seçilmiş ve renginin koyulaştırılması isteniyorsa, ciladan önce, yapılmış parçaya asiti alınmış zeytinyağı sürülerek, güneşte bırakılır , kuruduktan sonra cila sürülür.

Sedef kakmacılıkta , genellikle, Selçuklu ve Osmanlı döneminde işlenen motiflere rastlanmakta olup, motiflerde geometrik desenler, çiçek, yaprak gibi doğadan alınmış naturel desenler ile, rumî, barok ve arabesk hakimiyeti görülür.

Sedef kakmacılık işine “Sedefkâri”, Sedef Kakma yapan ustaya “Sedefkâr” denilmektedir.

Bugün dış turizmde de geniş pazar bulmuş Sedef işçiliği, Türk Kültürünün Osmanlılara dayanan tarihi kökenini hafızalarda diri tutmayı başarmış zarif ve duygusal bir el sanatımızdır.
Sedefçilik, ilk çağın en eski uygarlıklarında görülmekle birlikte, sedefin eşyada süs ögesi olarak uygulanışı çok sonradır. Her nekadar bazı kaynaklar Sümer Sanatında sedefin traş edilerek ahşaba uygulandığını, Uzak Doğu ve Güney Asya’da Hint Sanatında sedef süslemelere rastlandığını bildirirlerse de, sedefin en yaygın ve en gelişmiş şekliyle Türk-Osmanlı Sanatında görüldüğü bilinir.
İlk örneklerine 15. Yüzyıl sonlarında rastlanmış, Edirne’deki tek kubbeli Beyazıt II. Camiinin kapı kanatlarında görülen sedef işçiliğinin 16. Yüzyılda olgunluk devresine girdiği, kapı, pencere, dolap kanatları , kürsü, çekmece, Kur’an muhafazası, rahle, masa, koltuk, kanepe, sehpa gibi mobilyalar, silah kabzası, nalın, körük, tütün tabakası, kahve takımı vb. gibi tüm ahşap eşyada görülmüştür.
Osmanlı imparatorluğu döneminde geniş kullanım alanına sahip olan Sedef işçiliğinin, Enderunlu ustalarca yapılmış örneklerini günümüzde tarihi müzelerde görmek mümkün olup,hayranlıkla izlenecek bu eserlerde Sedefkârlık Sanatının incelikleri insanı asırlar arasında haz ile gezintiye götürür. Daha sonraları Suriye’de işlenmeye başlanan sedefin Gaziantep’e buradan geldiği ancak motiflerinde Selçuklu ve Osmanlı kültürünün korunduğu bilinmektedir. Çok kısa bir dönem de iskenderun(Hatay) da basit usulde sedef işçiliğinin yapıldığı bazı kaynaklarda yer almıştır. Gaziantep’te halen ve kendini yenileyerek sürdürülen bu sanatın, yaşayan kaynaklardan edinilen bilgiye göre, 1963 yılında başladığı bilinmektedir..

Gaziantep’te 54 sedef atölyesi olup, 55. Atölye Gaziantep Üniversitesi’nde, Gaziantep El Sanatlarını Koruma ve Geliştirme Merkezi’nde, 1992 yılında kurulmuştur.

Ceviz, maun, gül gibi sert ve dokusu sıkı ağaç tercih edilerek yapılan Sedef Kakmada , kurşun, kalay, gümüş ve alpaka tel , motiflerin çevresini süslemede kullanılır. Sedef ise, tatlı sudan çıkarılan istiridye kabuğudur. Sedef yerine yada sedef ile birlikte boynuz, bağa, fildişi ve kemik de kullanılmaktadır.

Sedef işçiliği, ‘oyma’ ve ‘kakma’ usulü ile yapılır. Önce, ağaca, işlenecek motif çizilir.Keski adı verilen çelik uç ile, bu motifin çevresi keskilenerek açılan kanala tel yatırılır ve çekiç kullanılarak küçük darbelerle tel ağaca gömülür. (Telin zaman içinde kalkmamasını önlemek için, su ile iyice sıvılaştırılmış beyaz tutkalı işlenmiş tel üzerine sürmek yararlı olur.)

Aynı keski ile, çizilen motifin içi oyulur ve bu içi oyulmuş motifin şekline uygun olarak, sedef , iki parmak arasında (baş parmak ve işaret parmağı) sıkıca kavranarak, zımpara taşında şekillendirilir ve motifin içine, beyaz tutkal ve ağaç tozundan yapılmış macun ile yapıştırılır. (Motif içine yerleştirilecek sedefin, yerine düzgün oturması ve sonradan yapılacak tesfiyenin , sedefin parlak canlı kısmını yok ederek motifi bozmamasıiçin, sedefin, şekillendirilmeden önce alt ve üst kısmının düzlenmesi gerekir.) Sedef yerleştirilmiş parça en az iki saat kurumaya bırakıldıktan sonra, ince eğe ve zımpara ile silinerek, pürüzsüz bır satıh elde edildikten sonra, ispirto içinde eritilmiş gomalak cila (bir çeşit reçine) ile parlatılır. Gomalak cilanın, sıkıştırılmış pamuk yumağına damlatılması ve hızlı, dairesel ritmik hareketle parça üzerinde cila kuruyana kadar cilalamanın devam ettirilmesi gerekir. Eğer, açık renk olan genç ceviz ağacı seçilmiş ve renginin koyulaştırılması isteniyorsa, ciladan önce, yapılmış parçaya asiti alınmış zeytinyağı sürülerek, güneşte bırakılır , kuruduktan sonra cila sürülür.

Sedef kakmacılıkta , genellikle, Selçuklu ve Osmanlı döneminde işlenen motiflere rastlanmakta olup, motiflerde geometrik desenler, çiçek, yaprak gibi doğadan alınmış naturel desenler ile, rumî, barok ve arabesk hakimiyeti görülür.
Sedef kakmacılık işine “Sedefkâri”, Sedef Kakma yapan ustaya “Sedefkâr” denilmektedir.
Bugün dış turizmde de geniş pazar bulmuş Sedef işçiliği, Türk Kültürünün Osmanlılara dayanan tarihi kökenini hafızalarda diri tutmayı başarmış zarif ve duygusal bir el sanatımızdır.

Kaynak : GAZİANTEP ÜNİVERSİTESİ EL SANATLARINI KORUMA VE GELİŞTİRME MERKEZİ




-SEDEFKARLIK


Birçok yumuşakçanın kavkısında bulunan ve sedef işçiliğinde kullanılan gökkuşağı renklerinde pırıltılı sert maddeye sedef denir. Yumuşakçalarda ve kolsu ayaklılarda dış derinin özel bir bölgesinin salgıladığı kireçten dış iskelete Kavkı denir. Yumuşakçaların kavkısının iç yüzeyleri genellikle sedeflidir.

Sedef kavkıyı oluşturan kireç prizmalarının özel biçimde dizilişinin sonucudur. Ana maddesi konkiyolin denilen azotlu bir madde ile kalsiyum karbonat karışımıdır. Çok sayıdaki bu saydam yapracıkların üst üste birikmesi, sedef özelliğini veren parlak gökkuşağı renklerini oluşturur. Sedef genellikle inci istiridyelerinden elde edilir.Bu istiridyelerin sedef tabakası kalın olur. Beyaz,pembe,gri,mavi renklerde sedefler vardır. Karından bacaklı yumuşakçalardan çok parlak renkli sedef elde edilir. Sedef Yeni Kaledonya, Avustralyanın kuzeyi ve doğusu, Tahiti,Gambier adaları,Meksikanın Büyük Okyanus kıyıları,Madagaskar,Hint Okyanusu ve Kızıl Denizin Tropikal kıyıları sedefin bolca bulunan yerleridir.

Ortaçağlarda sedef lüks eşya yapımında kullanılan bir malzemeydi. Doğudaki kullanılışı taklit edilerek ev eşyası ve kakma işlerinde kullanılmaya başlandı. Sedef kutular, heykelcikler , tütün tabakaları, ayna kenarları ve buna benzer sedef işlemeli eşyaların kullanımı moda haline geldi. Sedefin düğme olarak kullanımı yaygın olmamakla birlikte pahalı giysilerde kullanılmaktadır.

Sedefkarlığın doğu sanatı olduğu tahmin edilmektedir. Sümer mezarlarından çıkarılan buluntulardan da anlaşılmaktadır.Hindistan, Çin ; Siyam gibi uzak doğu ülkelerinde bu meslek yaygın biçimde yapılmıştır. Orta Asya da Çinlilerle komşu olan Türkler Anadolu’ya göç ettiklerinde sedefkarlığı da getirmişlerdir. Nazik çabuk kırılan ve ahşap üzerine uygulanan bir malzeme oluşundan çok eskilere dayanan bulgulara raslamamaktayız. Ancak Osmanlı da ilk sedef süsleme işine II.Bayazıt camii kapı kanatlarında rastlamaktayız.

Anadolu Selçukluları daha çok ince işlemeli ahşap oymacılığını yeğlemişlerdir. Buna karşılık Osmanlılarda XV. Yüzyıldan başlayarak abanoz,sedir, gül,meşe,ceviz,maun ,şimşir,santal ağacı üzerine sedefin ,kakma yada kaplama yoluyla kullanıldığı görülmektedir.

Anadolu Selçukluları ve Osmanlı sanatında mimar olarak yetişecek gençlerin üç boyutlu düşünmelerini sağlamak için önce marangozluk(neccarlık) mesleğini öğrenmeleri gerekirdi. Marangozlukla birlikte sedefkarlık ta da becerilerini geliştirirlerdi. Bundan dolayıdır ki ahşabın tasarımından taşa kadar birçok dallarda yetişen yetenekli insanların eserlerini Anadolumuzun birçok İl ve İlçelerinde görebilmekteyiz. Osmanlı döneminin önemli iki mimarı olan Mimar Sinan ve Sedefkar Ahmet Ağa’nın mimarlıktan önceki meslekleri neccarlık ( marangozluk) tı. Ahşap ve sedefin bir arada kullanımından eşsiz güzellikte eserler meydana gelmiştir. Mimaride kapı pencere kanatları , dolap kapakları, kuran ve cüz mahfazaları, rahle, iskemle, beşik, sandık, masa, sehpa, bıçak sapları, tüfek kabzalarının eşsiz örnekleri İstanbul da Türk İslam eserleri müzesi ve Anadolu da çeşitli Etnoğrafya müzelerinde sergilenmektedir.

XV. Yüzyılın ikinci yarısında yapıların ahşap bölümlerine sedefin yanında fildişi ve bağa gibi kemik malzemeler kakılarak zengin kompozisyonlar yapılmıştır. (Bağa; büyük kaplumbağaların sırtından çıkarılan tırnaksı bir maddedir. Isıyla yumuşatılarak istenilen form verilir.) Amasya Bayazıt Külliyesi Camisinde ve Balıkesir Zağanospaşa Camisinde sedefkar ustalar tarafından yapılan eşsiz güzellikte eserler bulunmaktadır.

Ayrıca Topkapı sarayı , kapı ve dolap kapakları, III. Murat Köşkü , Süleymaniye camii kapı ve pencere kanatları, Sultan Selim Türbesinin kapısı, Üsküdar Mihrimah Sultan camisinin kapı ve pencere kantları sedef kakma ve kaplamacılığının eşsiz örnekleri arasındadır. Kısaca Osmanlı dönemi sedefkarlığın rağbet görüp geliştiği bir devirdir. Fatih Sultan Mehmet’in tabutunun som sedeften yapıldığını, Hocazade Saadettin in cenaze merasimindeki anlatılarından öğrenmekteyiz ( burada som sedef sözüyle sedef kakmalı tabuttan bahsedilmektedir ) Çok iyi bir marangoz olan II.Abdülhamit Yıldız sarayında Sedefhane kurdurmuştur.Kendisi de bu sedefhane de eşsiz güzellikte eserler vermiştir.



SEDEF NASIL İŞLENİR ;


Sedef maun, pelesenk, ceviz, abanoz ve şimşir gibi sert ve damarsız ahşap üzerine kakma tekniği ile yapılır. Yapılacak işe göre yani eşyanın kullanılacağı yere göre ahşap seçilir. Yukarıda adını saydığımız değerli ağaçlardan ahşap seçimi yapılır. Uygulanacak sedef tekniğinin de sonuca etkisi büyüktür. Örnek verecek olursak kapı, pencere kanatları mimber ve mihrap ta çokça uygulanan kündekari tekniğidir.Ahşap bu teknikte baklava dilimi yada yıldız şeklindeki geçmeler şeklinde tutkal ve çivi kullanmadan bir çerçeve ile çevrilerek yapılır. Parçalar biribirine alıştırılarak kurgu yapılır.Bu teknik bilgi , beceri ve son derece dikkat isteyen bir iştir. Ağaç iyice kurutulup içindeki hayatiyeti öldürmek gerekir. Özel yöntemler kullanılarak hazırlanan ağaç parçaları sonradan değişime uğramaz ve kurtlanmaz. Konya Alaaddin Camii, Beyşehir Eşrefoğlu Camii ve Bursa Ulu Camii nin mimberlerinde bu tekniğin büyük bir ustalıkla kullanıldığını görmekteyiz. Taklit kündekari tekniğinde ahşap levhalar üzerine geometrik parçalar ve ahşap kafesi oluşturan kirişler doğrudan tutkal ile yapıştırılır. Adını saydığımız bu ahşap malzemeden yapılmış eşyaların üzerine istenilen desen çizilir. Sonra çelik keski kalemleri ile bu desenin sedef kaplanacak yerleri oyulur. Ahşapta derinliği 1-2 mm arasında yuvalar açılır. Aynı şekillerde sedef kesilerek etrafı zımpara ile düzeltilerek ahşap yuvalara göre alıştırılır.

Sedef tozu ve yumurta akından yapılan macunla bu sedefler motiflere göre yuvalara gömülerek yapıştırılır. Daha sonra Şam sedefkarlığı dediğimiz bu teknikte gömülen sedeflerin etrafına derinliği 1 mm.kadar olan teller çakılır. Yapılan eşyanın değerine göre çakılan tel ya kalay kurşun karışımı yada sarı bakır veya kırmızı bakır olabilir.Tel çakıldıktan sonra yüzey düzeltilir ve ahşap boyasıyla boyanır , cilalanır.Bu süslemeye kakma tekniği denir. Sedefin ahşap üzerine doğrudan motiflerin formuna göre kesilip , düzeltilip yapıştırılmasına ise kaplama tekniği denir. Oyma işlerinde motiflerin çiziminden sonra ceviz ve meşe ağaçlarının üzerine bıçaklarla çalışılırdı. Kesme ve oyma tekniğinde kıl testere kullanılır. Üçgen , yuvarlak veya yassı eğeler yardımıyla da motiflerin köşe ve kenarları düzeltilir.

Oyma tekniğinde ıhlamur , ladin ve kavak gibi yumuşak ağaçlar tercih edilir. Kakma tekniğinde sert ağaçlara açılan kanallara gümüş yerine göre altın , pirinç, kurşun kalay çakılarak uygulanmıştır. Sedef ahşap üzerine bazen yalnız olarak işlenirdi. Bazen de fildişi ve bağa ile beraber kullanılırdı.Kağıda desenler çizilir gerekli değişimler yapılır. Çizilen bu desen ahşaba yapıştırılır. Motifler dikkatli bir şekilde çelik bıçaklar ve çekiçle oyulur. Oyulan yerlere göre sedefler kesilir.

Sedef işçiliği gömme (kakma) , kaplama tekniklerinin yanı sıra kullanım alanları ve tarzları bakımından gruplara ayrılır. İstanbul işi, Şam işi, Viyana ve Kudüs işi olmak üzere 4 grupta toplanırlar.İlk ikisi Osmanlı sedefkarlığının tipik karakterini taşır. Gömme ve kaplama tekniğinde yapılan eserlerde fildişi , bağa ve kemik yardımcı malzemeler olarak sedefin yanında kullanılmışlardır.

Osmanlı topraklarının bir ili olan Şam da yapılan sedefkarlıkta ise yine kakma ve kaplama tekniği hakimdir. Yalnız Şam işinde kullanılan taş sedef kalın ve beyazdır. Uygulamada sedefin bir yüzeyi taşlanır düzeltilir. Diğer yüzü ağaca kaba olarak gömülür. Ayrıca sedefin etrafına 1 mm.derinlikte kurşun kalay karışımından elde edilen tel çakılır. Kudüs işi sedefkarlıkta ise sedef kabuklar üzerine yapılan cami ve benzeri maketler bitki ve hayvan motifleri olarak kendini gösterir. Sedef kakmacılığı ve kaplamacılığında kullanılan motiflere örnek olarak Topkapı sararı Ahmet 1.in tahtındaki kıvrıkdallar ve çiçeklerden oluşan zengin süslemeler kullanılmıştır. Sedef zaman zaman saltanat kayıklarının süslemelerinde de kullanılmıştır. Örneklerini İstanbul Deniz Müzesinde görebiliriz. Kıvrıkdallar yanında çeşitli geometrik desenlerde kullanılmış. XV111. yüzyıldan sonra kıvrıkdallar motifleriyle birlikte geometrik biçimlere de yer verilmiştir. Ayrıca çiçek, lale, karanfil gibi bitki formlarını stilize ederek ender güzellikte işler yapmışlardır.

Sedef yüzyıllardan beri insanoğlu nun ilgisini çeken bir malzeme olma özelliğini korumuştur. Bundan dolayıdır ki sedefkarlık diye mesleğin doğmasına sebep olmuştur. Sedef değerli taşlarla zümrüt, yakut , altın ve gümüşle de yan yana kullanılmıştır. Göze bu kadar güzel görünen sedef kullanıldığı yeri ve verilen emeği hak eden bir malzemedir. Bir sedefkarın dediği gibi kuyumculukla marangoz arasında bir meslek olmuştur sedefkarlık.

Önemli sedefkarlara gelince Sultan Ahmet Camii mimarı Sedefkar Ahmet Ağa ‘yı, Dalgıç Ahmet Ağa’yı ve mimar Mehmet Ağa’yı sayabiliriz. Günümüz sedefkarlarının sonuncusu 1940 da kaybettiğimiz Vasıf sedef’dir. 1876 da doğan Vasıf Sedef Bahriye mektebinin marangoz ve oymacılık bölümü mezunu bir teğmen dir. 1936 yılında Güzel Sanatlar Akademisi eski adıyla Mekteb-i Nefise de Şark Tezyinatı bölümünde sedefkarlık kürsüsü kurulmuş ve Vasıf Sedef bu kürsüye başkanlık etmiştir.

Yine son ustalardan 1982 yılında yitirdiğimiz Nerses Semercioğlu ‘ da sedefkarlığı 1980 lere kadar getiren kişidir. 1950 lerden 1980 lere kadar bu mesleği yaparak geçimini sağlayan Nerses Semercioğlu kendi çabası ile bu sanatı üst seviyede yapan son ustaydı. Yine Semercioğlu’nun yanında bir başka sedefkar ise Sedefçi Mihran Ağa’dır.



SEDEFKARLİKTA KULLANILAN MALZEMELER


Bağa, fildişi, kemik , çeşitli filetolar sedefin yanında kullanılan malzemelerdir. Çekiç, keski, oyma aletleri , zımpara veya zımpara taşı, mengene, testere, eğe, kerpeten, pense, ahşap boyası, fırça, kalem, macun yapımı için kullanılan yapıştırıcılar ve sağlam damarsız ağaçlar.Tüm bunlar sedef ustasının kullandığı malzemelerdir.

Günümüzde sedefkarlık sadece turizme yönelik eşya üretiminde yapılmaktadır.Evlerde değerli eşya niteliğinde yapılan bu ürünler hediyelik eşya niteliğindedir. Tükenmekte olan meslekler arasındadır.



Sedefekâr Osman Kabuk ile Söyleşi


Sedefekâr Osman Kabuk ustayla sedefkârlık üstüne konuştuk “Dünyaya yeniden gelseydim, yine sedefkar olurdum”
Söyleşi: Fevzi GÜNENÇ

“Sedefkârlıkta ustaların ustası nerededir?” diye sorduk. Gaziantep’tedir dediler. Ver elini dedik bu kente. Gözlerimiz sedefçi arıyor. Nerdeyse kentin her yerinde onlar. Kalealtında, Uzun Çarşıda, Karşıyaka Yeşilova’da, Hürriyet Mahallesinde…

Türkiye’deki 3500 sedef kakma ürünü satan dükkanın 80’i Gaziantep’te. Dükkanların içi tavandan tabana kadar sedef kakmalı ürünlerle dolu. Dışı da öyle. Salkım saçak sallanıyor sedefli eşyalar. Bakanların, görenlerin içini bayılta bayılta…

Bu 80 dükkanda,Türkiye’nin çeşitli yerlerine ürün yetiştirmek için geceyi gündüze katar çalışırmış sedefkârlar. Kentte sadece 12 sedef kakma atölyesi var.

Sedefçiler işlerini seviyorlar. Toz kondurmuyorlar mesleklerine. Türklerin eskiden sadece bağcılık, bostancılıkla uğraştığını söyleyenler, ayıp ediyormuş. Sanıldığı gibi Ermenilerden kalan bir zenaat değilmiş sedefkârlık. Halep’ten falan da gelmemiş. Osmanlıdan beri sedefkârlık yaparmış Türkler. Babadan oğula, ustalardan çıraklara sürüp gelmiş.

Sorduk sedefçilere:

“Sedef ustalarının ustası bu kentte diyorlar. Öyle mi”

“Öyle…”

“Peki, kimdir bu usta? Nerededir?”

Söylediler.

İki taneymiş ustaların ustası. Birisi mektepliymiş. Öbürü çekirdekten yetme. Mektepli olan Ali Paşa’ymış Güzel Sanatlar Akademisini bitirmiş. Doksan yıllık ömrünün 70 yılını sedefkârlığa adamış. Halen yaşıyormuş. Elleri titremese, gözleri iyi seçebilse, sürdürmek istermiş bu yaşta bile işini.

Nizipli Barak Ömer’miş çekirdekten yetişen ustaların ustası ise. Her iki usta da kalfalarına el vere vere günümüze 13 usta gelmiş. Röportaj yapmamız için Osman Kabuk ustayı önerdiler bize. Hürriyet Mahallesi Korutürk Caddesindeki atölyesinde bulduk onu.

Biz yaşlı biriyle karşılaşmayı beklerken karşımıza 30 yaşında gencecik bir usta çıktı. Osman Kabuk… Atölyesinde işçiler çalışıyor diye yen gelip yatmıyordu o. Kendisi de çalışıyordu. Görüşme isteğimizi sevinçle karşıladı.

Gaziantep’teki 13 sedefkâr ustadan Mehmet Küçükaçar ile ortakmış. Ortaklıkları da çok ilginç. Son ustalarıyla çalışırken usta rahatsızlanmış, iş yerini kapatmış. Osman kalfa ile Mehmet kalfa işsiz kalmış. İş aramışlar, bulamamışlar. Sonra sormuşlar birbirlerine.

“Biz neden iş arıyoruz ki? İşimizi kendimiz kuramaz mıyız?”

“Kurarız be!”

“Bu kararı vereli 8 yıl olmuş. O zamandan bu yana Omuz omuza vermiş, birlikte çalışmışlar. Bu güne dek hiç incitmemişler birbirlerini. Görünen o ki bu gidişle daha uzun yıllar birlikte çalışacaklar.

Bize kendinden söz etmesini istedik Osman ustadan. Şunları söyledi.

“12 yaşındaydım. İlkokulu bitirmiştim. Ailemin beni daha fazla okutacak gücü yoktu. Bir zanat öğrenmeme karar verildi. Umdum ki babam elimden tutacak, beni götürüp kendi bildiği, uygun gördüğü bir işe çırak koyacak. Yok öyle olmadı. Bir güzel adamdı babam.

“Oğlum, dedi. “Yapacağı işi sevmeli insan. O yüzden kendi işini kendin seçeceksin. Git, dolaş. Kafana yatan işi buluncaya kadar ara.”

Bu söz üzerine düştüm yola. Dükkânlara baka baka gidiyordum. Hiçbir iş içime sinmiyordu.. Derken aklıma arkadaşım Mehmet geldi. O, bir sedefçide çalışırdı. Ben arada sırada onu ziyarete giderdim. Kendisi çalışırken büyülenmiş gibi seyrederdim.

“Ben de burada çalışsam, ben de böyle güzel şeyler üretebilir miyim acaba?” diye düşünürdüm. Yapılan işler rüyalarıma girerdi. O işleri yaparken görürdüm kendimi düşümde. Hiç kimsenin yapmadığı harikulade motifler yapardım rüyamda. O motiflerle doldurmuştum okuldan kalan resim defterimin sayfalarını.

Arkadaşımın yanına gittim yine. İş aradığımı söyledim. “Sedefçi olmaya karar verdim,” dedim. Bir arada çalışacağımız için sevindi. Ustaya söyledi. O da kabul etti. Böylece başladı bizim sedefçilik serüvenimiz. Çıraklığım beş yıl sürdü. Bir gün ustam “Sen artık kalfasın” diyerek elime daha ince işler vermeye başladı. Bir beş yıl da kalfalığım sürdü. Onuncu yılın sonunda ustamız rahatsızlanınca Mehmet arkadaşımla bu atölyeyi açtık. O gün bugündür işimizi seve seve yaparak mesleğimizi sürdürüyoruz.

Bu arada evlenmiş Osman usta. Bir oğlu, bir de kızı olmuş, mutluymuş.

“Sedefkârlık çok güzel bir meslek,” diyor Osman usta. “İşime aşığım. Güzel bir işi bitirince karşısına geçer hayran hayran seyrederim. Bazen ağladığım bile olur, nasıl yapabildim bu güzel şeyi ben diye şaşarım. Ellerimi öpesim gelir. Bir sedefkâr işini severek yapmazsa başarılı olamaz. Ben buna inandım.”

“Bu işi bırakmak geldi mi hiç aklına Osman usta?”

“İnan ki gelmedi. İşimi o kadar çok seviyorum ki, aç kalsam, şu işi ücretsiz yap deseler yine yaparım nerdeyse. Hatta şu kadarını söyleyeyim: Dünyaya bir daha gelsem, yine sedefkâr olurdum.”

İşini bu kadar çok seven bir sedefkârla tanıştığımız için seviniyoruz.

İki de kalfası var Osman ile Mehmet ustaların. İkisi de 20 yaşında. Birinin adı Gürkan Sakça. Öbürü Mahir Kırgil. Kalfaları için şöyle konuşuyor Osman usta:

“Bunlar sedefkârlığın son çırakları. Artık çocuklar, gençler ilgi duymuyorlar bizim mesleğe. Bunlar da usta olup devrini doldurursa, belki de yok olup gidecek sedefkârlık.” Durgunlaşıyor.

“Neyse ki bir de okulu açıldı bu işin”, diye sürdürüyor sonra sözünü. Kendini teselli edercesine. GAZÜ Güzel Sanatlar’a sedef kakma bölümü açılmış. Ne yazık ki bu bölüme devam edenlerin sayısı iki elin parmaklarından fazla değilmiş.

“Belki de bundan sonra sedefkârlığı kızlarımız sürdürecek…” Gözleri sevinçle ışıyor bunu söylerken. “Çünkü sedef kakma bölümü öğrencilerinin çoğu kız.” Kim bilir belki de o anda, “büyüyünce sedefkâr olsun” diye, kızını Güzel sanatlar okuluna göndermeyi geçiriyor belki de aklından Osman usta.

Osman/Mehmet ustaların kalfalarıyla da konuşuyoruz.

Gökhan:

“Bu işi isteyerek seçtim,” diyor. Seçtiğim için de çok memnunum. Belki çok para kazanan bir iş değil ama beni mutlu ediyor.”

Mahir ise “Bir kere bulaştık bu işe, bırakamıyoruz,” diye konuşuyor. “İnsan verdiği emeğin karşılığını alamayınca mutlu olamıyor.”

Yaptıkları bir işten ne kadar para kazandıklarını anlamaya çalışıyoruz. Bitirmek üzere olduğu elindeki tavlayı işaret ediyoruz Osman ustaya.

“Kaça satılır bu?”

“225, 250 lira…” diyor.

“Ne kadarı malzemedir?”

“175-200’u bulur. Ortalama 50 lira kazanırız.”

“Yaaa, işte böyle…” der gibi iç çekiyor Mahir kalfa.

“Kaç günde biter bu iş?”

“Bezen iki üç gün sürer. Kendini kaptırır da özenirsen ancak bir haftada biter.”

Sedefkârlığın gerçekten verilen emeğin karşılığını almadığına kanaat getiriyoruz biz de.

“Kimler ilgileniyor sedef kakmalı ürünlerle?”

“Türkiye’de ilgilenen insan çok az. En çok turistler rağbet gösteriyorlar.

“Ürünlerinizi nasıl satıyorsunuz usta?”

Şehirdeki sedefçilere, başka illerdeki turistik eşya satanlara…”

“Nerelerdedir bunlar?”

“Alanya, Antalya, Kuşadası, Çeşme, aklına gelebilen her turistik yöreye satarız… En çok da İstanbul alır. İstanbul olmasa biz yandık. Neden dersen orası yılın her mevsiminde turist çeker. Öbür yerlerdeyse satış sadece yaz aylarında olur.”

“Kendileri mi gelip alılar yoksa siz mi götürürsünüz ürünleri?”

“Genelde kendileri gelip alırlar ama nakitte daralırsak bizim de götürdüğümüz olur.”

“Ham maddesi nedir sedefin?

“Tatlısu midyesi en ideal malzemedir. En iyi tatlı su midyeleri Ankara, Malatya, Erzurum’da bulunur. Tabii ki sedefin üzerine işlenileceği kereste de çok önemlidir. Bunlar için de ceviz, maun, gürgen…”

“Sedefin sahteleri de oluyor mu?”

Olmaz mı? Polyester düğmeleri, plastik düğmeleri kırarak sedefmiş gibi kullanır sahteciler. Ucuza mal etmek için tabii. Bunu da en çok Halep sedefçileri yapar.”

Bizi bilgilendirdiği için teşekkür ediyoruz Mehmet Ustaya. Anlıyoruz ki gerçekten güzel bir meslek, yaratıya açık bir sedefçilik. Ah bir de verilen emeğin karşılığı alınabilse…

kaynak ve resim;
M. Ali DİYARBAKIRLIOĞLU
Ressam





SEDEF SANATI


Sedefkârlar, ince marangozluk işleri yapan kişilerdi. Bunlar sedef, fildişi, kemik ve benzeri maddeleri ustaca kullanarak çeşitli eşyalar yaparlardı. Sedefçiler ise yalnızca sedefi işleyen kişilerdi. Yani sedefçiler zanaatçı, sedefkârlar ise sanatçı idi. Osmanlı Devletinde mimarlar ilk önce sedefkârlık eğitimi görür, sonra mimar olurlardı. Mimar Sinan ile mimar Mehmet Ağa da bu öğrenimi alıp mimar olan ünlü kişilerdi.
Evliya Çelebi, 4. Murat döneminde sedefkârların 100 dükkân 500 kişi, pirlerinin ise Şuayb-Hindi olduğunu yazar.

Sedef, renklerinin albenisi, işlenebilme özelliği ve gökkuşağının tüm renklerini yansıtmasıyla ilgi çekmiş, Sümerlerden beri çeşitli amaçlarla kullanılmıştır.
Sedefçilik doruk noktasına Osmanlı döneminde ulaşmış, en özgün örnekleri bu dönemde verilmiştir. Edirne’deki 2. Beyazıt Cami kapı kanatları, bir rivayete göre Fatih Sultan Mehmet’in som sedeften yapılan tabutu, 3. Murat’ın Ayasofya’daki türbesinin kapı kanatları, Sultan Ahmet Camii’nin pencere ve cümle kapılarının kanatları, Balıkesir’deki Zağanospaşa Camii’nin kapı kanatları, mimari yapılarda kullanılan sedef işçiliğinin en görkemli örneklerini oluşturmaktadır



TARİHSEL SIRALAMA


Tarihsel sıralamayla takip ettiğimizde ve yazılı kaynaklara baktığımızda,15.y.y’ da Topkapı Sarayı Müzesi’nde birçok sedefli eşya görmekteyiz. Müzenin 1505 tarihli hazine defterinde (1) sedefli eşyaların varlığı bildirilmektedir. hatta Raht Hazinesine ait defterlerde sedefli eğer takımlarının kayıtlarına rastlamaktayız (2), fakat bu takımların üzülerek günümüze ulaşamadığını söylemeliyiz.


16.y.y ; Yavuz Sultan Selim’in türbe kapısı, Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Cami kapı ve pencere kanatları, Süleymaniye Cami kapı ve pencere kanatları,3. Murat’ın yatak odası kapı kanatları. Bu dönemde sarayda sedefkârların bir atölyesinin bulunduğunu ve sedefkârların burada geometri dersi okudukları da kaynaklarda yer almaktadır. Bu yüzyılda saray atölyesinden Mehmet Usta, Dalgıç Ahmet ve Mimar Mehmet Ağa yetişmiştir.


17.y.y ; sedef sanatında değişik bir tarz ortaya çıkmıştır, geometrik şekiller yerini bitkisel motiflere bırakmış. Bu dönem eserleri, Sultan Ahmet Cami Revan ve Bağdat köşkleri, Valide Sultan Dairesi, Yeni Valide Cami, en güzel örneklerdir, 1. Ahmet’in tahtı, 4. Mehmet’e ait saltanat kayığı, güzel örneklerdendir.


19.y.y ve 20.y.y ; Avrupa barok ve rokoko tarzı mimariyi etkilemiş ahşap daha az kullanılmaya başlanmış, sedef işlemeli eserler azalmıştır. Bu dönem eserleri 2. Mahmut tuğralı çekmece, 2. Abdülhamit’e gönderilen hediyelerdir.20.y.y’ın ilk yarısına kadar devam eden sedef sanatı, bu dönemin en ünlü ismi Vasıf Ustanın 1940 da ölümüyle son bulmuş, Küçükyalılı İsmail usta ve Nerses Ustanın ölümüyle de bu dönemin son sedefkarları tarih sayfalarındaki yerini almıştır..

Vasıf Usta ; Cumhuriyet Döneminin ilk yıllarında yüzen bir sergi haline getirilen Karadeniz gemisi ile çıktığı Avrupa gezisi sırasında, bu vapurun bir kamarası, Atatürk tarafından kendisine, atölye olarak tahsis edilmiş ve bu yolculuk sırasında yaptığı çalışmalarda, çekmeceler, levhalar, çeşitli müzik aletleri yapmıştır. Vapurun geziye çıkmadan önce Atatürk tarafından da ziyaret edilmesi Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında sedef sanatı için önemlidir ve ilginçtir. Yaşamının son yıllarında Güzel Sanatlar Akademisinde görev yapmış, o dönemde yaptığı sedefli kapı yüzyılın son sedefçilik örneği olarak Topkapı Sarayı Hırka-i Saadet Dairesine konmuştur.
Günümüzde ise özel tercih ve çabalarla bazı sanatçılar tarafından sayılı çalışmalar devam etmekde, Salih Balakbabalar ve Zeki Kuşçuoğlu gibi hocalarımız tarafından akademik olarak da yaşatılmakta ve gelecek nesillere taşınmasında çaba ve gayretlerin son bulmadığını ispatı olmaktadır.

Sedef Sanatı malzeme ve teknik açıdan ele alındığında ilk olarak sedefi incelemek gerekir. Sedef, sıcak denizlerin akıntılı sularında Tuz, kireç ve fosfordan oluşan kalker bir maddedir. Sedefin aslı, bilindiği gibi deniz yumuşakçalarının kabuklarıdır. Taşıdığı renge göre beyaz, arusek, çöp sedef gibi isimler alır. Çok çeşidi bulunmasına karşılık sedefçilikde yalnızca belirli özelliklere sahip olan sedefler kullanılmıştır. Sedefin bir sanat eserinde ya da süsleme olarak kullanılabilmesi için işlenebilir kalınlıkta olması, gökkuşağının renklerini yansıtması renklerin göz zevkine uyması gerekmektedir.Sedef işçiliğinde sedefle beraber birçok malzemede kullanılırdı.

Bu malzemelerin başında ağaçlar gelirdi, kakma yönteminde oyulmaya elverişli ceviz, yapıştırma tekniğinde ise hava değişiminden pek fazla etkilenmeyen ıhlamur ağacı kullanılırdı. Maun, abanoz, pelesenk yine tercihler arasındaydı. İnce çıta ve kaplamaların çeşitli renklerde boyanmasından oluşan filetolar, bağa, fildişi ve kemikler de sedef işçiliğinin diğer malzemelerini oluştururdu.
Sedefe şekil verirken kullanılan kıl testere, 1560 yılında saat zembereğinden eğe ile hazırlanan ince kıl testereler kullanılmasıyla ilk temellerini attı. Kıl testere bu sanatın en önemli aleti ve ustalık göstergesi oldu.



Sedefçilikte üç teknik kullanılırdı:


GÖMME

Gömme tekniğinde önce sedeflenecek işin iskeleti hazırlanırdı. Bu iskelet için genellikle ceviz, abanoz ve meşe ağaçları seçilirdi. Kâğıt üzerine çizilen desen, ağaç üzerine aktarılması için tutkal yapıştırılır, koyu zemine çelik, açık zemine ise kurşun kalemle çizilirdi Sonra sedeflerin yerleri tespit edilir, bu yerler iki ya da üç m.m derinliğinde oyulurdu.
Oyulan yere göre kesilen sedef sıcak tutkalla yapıştırılırdı. En iyi yapıştırıcı madde, istiridye kabuklarını iyice döverek ince bir toz haline getirdikten sonra bir tülbentten geçirip bu tozu yumurta akıyla macun haline getirerek elde edilirdi. Usta sanatçılar bu tür yapıştırıcı kullanırdı. Yapıştırmadan sonra kaba tesviye, tüm gömme işlemi tamamlandıktan sonra ise ince tesviye yapılırdı.



KAPLAMA

Kaplama tekniğinde masif ağacın üzeri kaplanır sonra bu kaplama üzerine süsleme uygulanırdı. Sedefin konacağı yerler ise boşaltılırdı. Bu tarzın en zor yanı ham süsleme malzemesinin inceltilmesi ve kaplama kalınlığına indirilmesiydi. Çoğunlukla aynalar ve çekmeceler bu teknikle yapılırdı.



MACUNLAMA

Macunlama tekniğinde işlenmeyecek kadar küçük sedefler belirli bir zemine yerleştirilir, aralarında ki boşluklar ağaç tozu ve tutkal karıştırılarak yapılmış macunla doldurulurdu. Bundan sonra, önce sedefler görülünceye dek takozlu zımparayla kaba ve ince tesviye, ardından da cilalama işlemi yapılırdı.
Sedef eşyalar yapıldıkları yöreye, yapım tekniğindeki kimi ayrıntıya ve motiflerine göre farklılıklar gösterir, Eser-i İstanbul, Şam işi, Viyana işi ve Kudüs işi olarak isimlendirilirdi.
Bunlardan ilk ikisi tamamen Osmanlı karakteri taşırlar; gömme veya kaplama tekniğiyle hazırlanan “İstanbul işi” eserlerde; fildişi, bağa (kaplumbağa inceltilmişi) ve kemik gibi yardımcı unsurlar kullanılır. Bağanın altına ‘altın varak” yapıştırılır. Sedef ve diğer malzemenin daha ziyade geometrik biçimlerde kullanıldığı bir işçilik şeklidir.

Kaynak:
1:Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi; fasikül 2 belge 21
2:Topkapı Sarayı Müzesi Arşiv Klavuzu; fasikül 2belge 21 no
Genel Bilgi: Osmanlı Esnafı; Burçak Evren sahife: 121


 

 

Copyright © 2008, Hat Dergisi | Designed on 2008-March-21 by alpaslan