Orta Asya´dan Günümüze Tepme Keçeler
11. yüzyıl ortalarından itibaren Anadolu´ya geçmeye
başlayan Türk boyları, 1071´de Alparslan´ın Malazgirt´te
Bizans ordularını yenmesinden sonra, kısa sürede
Anadolu´ya egemen olmuşlardır.

Anadolu Selçuklu kültür ve sanatı Şamanizm, Maniheizm ve
Budizm gibi inanç sistemlerinden İslam dinine geçişi
gösteren ve maddi niteliklerden manevi niteliklere doğru
değişen özelliklere sahip olması bakımından ayrı bir
önem taşımaktadır.

Yazılı kaynaklarda Türk boylarının; Anadolu´ya
geçişlerinde, o zamana kadar geliştirdikleri halı,
kilim, keçe vb. el sanatlarını da birlikte getirdikleri
belirtilmektedir. Ancak Boğazköy (Hattuşaş) yakınında ki
Yazılıkaya´da bulunan kabartmaların başlarında görülen
sivri külahların mühür ve diğer tasvirlerde karşılaşılan
başlıkların keçeden yapıldığı tahmin edilmektedir. Bunun
yanı sıra M.Ö. 9. Yüzyılda yazılmış olan Homeros´un ünlü
İliada destanında keçe sözcüğünün geçmesi, Anadolu da
keçenin erken dönemlerinde bilindiği olasılığını
kuvvetlendirilmektedir. Anadolu da Tepme keçecilik
sanatının tarihsel gelişimi konusunda yapılacak bilimsel
araştırmalar; gelecekte bu olasılıkları şüphesiz daha
açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır. Bu nedenle
konu gereği burada Anadolu Selçuklu Dönemi tepme keçe
sanatının ele alındığını, Anadolu´da yaşamış olan diğer
medeniyetlerde bu sanatın gelişimi, ileride yapılacak
bilimsel çalışmalarla incelenebileceğini belirtmekte
yarar vardır.

Selçuklular döneminde Anadolu da yerleşik ve göçebe
yaşama devam edilmiştir. Bu nedenle çadırlar; gerek
göçebe yaşamını sürdüren Selçuklu Türklerinin, gerekse
ordunun ihtiyaç duyduğu barınma ihtiyacını karşılamaya
devam etmiş böylece Türk kültürü içerisindeki yerini ve
önemini korunmuştur.

Buna rağmen Selçuklular dönemine ilişkin yazılı
kaynaklar incelendiğinde; keçe çadırlara ait fazla
bilginin bulunmadığı anlaşılmıştır. Ancak çadır
sözcüğüne değinene Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lugat-it
Türk isimli eserinde, ev edinmenin güç olduğu kadar
çadır edinmenin de çok kolay olmadığını belirtmiş, çadır
ve göç örtülerinin keçeden yapıldığını ve örtülerin
sırındığını yani sık dikişle dikildiğini açıklamıştır.
Kaşgarlı Mahmud söz konusu eserinde ayrıca bu keçe
örtülerin güveden korunmaları için silkelendiklerinden
de söz etmiştir.
Selçuklular, kullandıkları çadırları süslemeyi de ihmal
etmemişlerdir. 13. Yüzyıl Minyatürlerinden, Varka ve
Gülşah´ta, bu süslü çadıra yer verilmiştir.

Yine Varka ve Gülşah minyatürleri arasında bulunan bir
at figürü, Hun Sanatını anımsatan örneklerden birisidir.
Diz çökmüş ve başına yem torbası takılmış olan bu atın
üzerindeki eyer örtüsü (çul veya terlik), hayvan
figürleri ve rumilerle bezenmiştir. Hunlar döneminde de,
at sırtında kullanılmak üzere, keçeden veya kalın
dokumalardan yapılan bu eyer örtüleri, Selçuklular
döneminde de önemini yitirmemiştir.

Selçuklular: keçeden yapılmış çadır ve eyer örtüsü
geleneği sürdükleri gibi, giyim ve kuşamlarında da tepme
keçe tekniği ile elde ettikleri ürünleri kullanmayı
ihmal etmemişlerdir. Selçuklu Türklerinde görülen giyim
eşyalarının İslam öncesi Türk giyim kuşamının hemen
hemen devamı olduğu söylenebilir. Bu döneme ait giyim
kuşam tarzı, günümüzde çok az farkla Türkmen
kadınlarınca sürdürülmektedir.

Selçuklular, kumaş üretiminde, öncelikle ipek; daha
sonra pamuk ve deve yünü kullanmışlardır. Bu dönemde
üretilen kumaşlardan koyun yünü çok az kullanılmıştır.
Çünkü, yünden elde edilen elbiseler genellikle köleler
tarafından giyilmiştir. Kölenin, yün elbise sahibi
olmasının önemli bir olay olduğu, Kaşgarlı Mahmud´un
eserinde özel olarak belirtilmiştir.
Yünün; giysilik kumaş üretiminde çok az kullanılmasının
bir başka nedeni bu materyalin öncelikle tepme keçe
yapımında değerlendirilmesinden kaynaklanmıştır. Çünkü
elde edilen keçe; çadırdan çizmeye, kuşağa, börke kadar
bir çok çeşitli amaçlarla kullanılmıştır. Keçe dışında
yün; derisiyle birlikte kürk yapımında da
değerlendirilmiştir.
Orta Asya Türk boylarınca kullanılan ve bir çeşit baş
giysisi olan “börk” Selçuklu Türklerinin giyim eşyaları
arasında önemini korunmuştur. Kaşgarlı Mahmud; Divan-ı
Lugat-it Türk isimli eserinde; börk konusunda oldukça
geniş bilgilere yer vermiştir. Kaşgarlı, bu eserinde
börk üretimi için gerekli olan kalıbın kağıttan veya
çamurdan yapıldığını; kalıba göre kesilen keçe ve ipek
örtülerden börk elde edildiğini; imece usulü ile yapılan
börk dikişinin bir ihtisas alanı olduğunu anlatmıştır.
Yine bu dönemde börk ve börkçülük giyim eşyalarının bir
parçasını oluştururken atasözlerine de girmiştir. Türk
atasözleri arasında “Kelin geleceği yer börkçü
dükkanıdır” ve “Acemsiz Türk börksüz baş olmaz” gibi
sözlere yer verilmesi bu konunun önemini
vurgulamaktadır.
Selçuklu Türklerinde; başa giyilen “börk”e verilen önem,
çizmelerde de eski yerini korumuştur. Hunların
kullanıldığı keçe çorap ve çizmeler, Göktürkler ve
Uygurlar döneminde devam etmiş ve Selçuklu döneminde
başta hükümdar olmak üzere halkında geleneksel giyim
eşyaları arasında yer almıştır. Köymen (1983)´in
“Alparslan ve Zamanı” isimli eserinde belirttiği “Tuğrul
Bey, 1038 yılında Nişapur´a girdiği zaman, sırtındaki
ipek kaftanı ile ayağındaki keçe çizmeler dikkati
çekmişti” cümlesi yukarıdaki bilgileri tamamlamaktadır.
Diğer yandan bu dönemde en iyi keçe çizmenin Türkmen
keçesinden elde edildiğine değinen Kaşgarlı Mahmud aynı
zamanda “O bana çizme yapılan Türkmen keçesi tepmekte
yardım etti” cümlesi yer vermiş ve böylece keçe çizmenin
birkaç kişi tarafından yapıldığına ilişkin açıklamalarda
bulunmuştur.
Kaşgarlı´nın Divanında söz ettiği bu cümleler dışında,
Selçuklar döneminde keçe çizme giyme geleneğinin devam
ettiğini kanıtlayan örnekler de bulunmaktadır. 13.
yüzyıl minyatürlerinden olan ve Topkapı Sarayı Müzesinde
bulunan Varka ve Gülşah minyatürleri arasında Varka´nın
ayağında keçe çizme ile at üzerinde savaştığı ve Varka´nın
Gülşah´a veda ettiği örneklerde aynı çizimlerle
tasvirlerine rastlanması bu bilgileri tamamlamaktadır.
Selçuklu Türkleri, tepme keçeden yapılmış olan ve
genellikle çobanlar tarafından giyilen kepenekleri
kullanmışlardır. Gerektiğinde, başı yağmurdan ve tipiden
korumak üzere, kepeneklerin arkasına külah (kapşon)
şeklinde yine keçeden yapılmış bir çeşit başlık ilave
etmişlerdir. Kepenekler, özellikle çobanları simgeleyen
bir giysi özelliği taşımış ve “kepeneği olan kimse
ıslanmaz, gemli at hoşarılanmaz” cümlesi ile Selçuklu
döneminin atasözlerine arasına da girmiştir.
Anadolu Selçukluları döneminde önemli keçe
merkezlerinden birisi Konya olmuştur. Nitekim Konya´da,
Selçuklulara ait olan ve 1283 yılında tamamlanan,
Sahipata Külliyesi´nde “keçecilik” adı verilen,
keçelerin pişirilmesinde kullanılan özel bir bölümün
bulunması bu sanatın, Konya´da yoğun şekilde yapıldığını
belgelemektedir.
Diğer yandan Mevlana´nın Horasan´ın Belh şehrinden
ailesiyle birlikte Anadolu´ya göçmesi ve Konya´da
yerleşmesi Anadolu Selçuklu Devletinin en parlak yılları
olan 13. Yüzyıla (1228) rastlar.
Bu dönemde Mevlana´nın kurduğu Mevlevi teşkilatına üye
kişiler, başlarına “sikke” adı verilen ve tepme keçeden
özel olarak yapılmış keçe külahlar giymişlerdir. 16.
yüzyıl sonlarına ait bir minyatürde mevleviler; örgütün
simgesi durumunda olan bu keçe külahları ile tasvir
edilmiştir.
Yine 17. yüzyıla ait halk resimleri arasında yer alan ve
British Museum´da bulunan albümde; ayaklarını
mühürlemiş, sema eden bir mevlevi, başına giydiği tepme
keçe sikke ile tasvir edilmiştir.
Mevlevilerin giydikleri bu sikkeler; önce yalın kat
keçeden yapılmış, daha sonra da iç içe iki kattan elde
edilmişlerdir. Koyu veya açık kahverengi, deve yünü veya
doğal beyaz renkte tiftik kullanılan bu tepme keçe
sikkeler o dönemde külahçı dükkanlarında satılmıştır.
Üretim yerleri ise genellikle Konya olmuştur.
Mevleviliğin bir sembolü olarak kabul edilen tepme keçe
sikkelerin önemini, Konya Müzesi´nde bulunan bir sülüs
yazısında bulunan şu beyit açık bir şekilde ortaya
koymaktadır.
Bu Cihanda eğer altın ola namın
Gir sikkesi altına Hazreti Mevlananın
Tepme keçe sanatı mevlevilerin sikkeleri dışında “Elifi
Nemed” adı verilen kemerlerinde de (kuşaklarında)
kullanılmıştır. 8-10 cm genişliğinde, 150 cm
uzunluğunda, tepme keçeden oluşturulan bu kuşakların
üzeri parlak bir kumaşla kaplanmıştır.
Diğer yandan, “13. Yüzyılın başlarında (yaklaşık 1206
yılında) Anadolu´ya gelen Ahi Evran; “Ahilik” adı
verilen teşkilatı kurmuştur”. “Anadolu´da esnaf ve
sanatkarları bir araya getiren bu kuruluş içinde
keçecilik sanatına da yer verilmiştir. Ahilerin, beyaz
yünden elde edilmiş keçe külah giyinmeleri” ise bu
sanata verdikleri önemin bir göstergesi olarak kabul
edilebilir.
Afyonda Keçecilik
Afyon’da bir çatıdan sarkan “kepenekleri” görünce Mustaf
Sütlaş, bu sanatın izini sürüyor, “keçecilerin”
sayısının giderek azalmakta olduğu gerçeğini hatırlıyor;
“bir değerin yitip gittiğini görmek acı veriyor” insana
diyor.
“ ‘Çobanın sırtındaki kepeneğin ne değeri olabilir ki’
dedi; çalan son model cep telefonunu kulağına
götürürken. Anlatamayacağımı fark ettim ve sustum!..”
Doğu Anadolu’ya çocukluk yıllarımdan yaklaşık 20 yıl
sonra ilk kez gittiğimde, koyun sürülerinin ardından
gezen sırtları kepenekli, elleri uzun çomaklı çobanları
ilk görmüş; hemen aklıma Erzurum’un “Gezköy”ündeki bize
süt getiren tren istasyonu bekçisinin oğlu “Faruk” ve
onun sözleri gelmişti.
“Bu üşütmez ki!”
Hava çok soğuktu ve sırtımdaki paltonun içinde
üşüyordum. Onun sırtında ise “keçeden kepeneği” vardı.
“Bu üşütmez ki!” demişti, omzunu şöyle bir yukarı
kaldırarak. Çocuk aklımla şaşırmış, ona inanmamıştım.
Yine yıllar sonra bu kez Afyon’un eski çarşısının ara
sokaklarında dolaşırken, yeni onarılmış ve yeni boyanmış
bir eski evin çatısından aşağı sarkan “kepenekleri”
görünce yine aklıma Faruk, kepeneği ve söyledikleri
geldi: “Bu üşütmez ki!”
Afyon gibi “kara” ikliminin hakim olduğu bu kentte yavaş
yavaş kışa dönen mevsimin soğuğu üşütmüştü de, o nedenle
mi bu söz aklıma gelmişti; yoksa orada öyle asılı duran
ve rüzgarla sallanan o kepeneklerin içlerinde sanki
birilerinin olduğunu mu düşünmem mi üşümeme yol açmıştı
bilmiyorum. Ama şiddetle “ürperdiğimi” anımsıyorum.
Hatta şu anda bile; yani o kare gözümün önüne gelince.
Tam o sırada çantamdan fotoğraf makinemi çıkarmış ve
burada gördüğünüz kareleri çekmiş olmalıyım.
Arkamdan bir ses “onların yapıldığı dükkanlar az
ileride” dedi. Onun işaret ettiği yöne doğru yürüdüm.
Fotoğrafını çektiğim evin çaprazında karşı taraftaydı
keçelerin yapıldığı dükkan. O onarılmamıştı. Çarpık,
boyaları dökülmüş tahta bir kapısı vardı, bu eski taş
dükkanın. Kirli camlarından içerisi görünmüyordu. Kapıyı
itip içeri girdim.
Biri daha yaşlıca iki erkek yerde oturuyordu. Genç
olanın önünde bir sergi, elinde de yünler vardı.
Merhabalaştıktan sonra “hâlâ satabiliyor musunuz
yaptığınız bu kepenekleri” dedim. Bir yandan işini
sürdürürken “Allah razı olsun, idare ediyor, nafakamızı
çıkarıyoruz” dedi daha keçelerle uğraşan. Utandım
söylediklerinden. Bir keçenin nasıl yapıldığını, nasıl
emek isteyen bir iş olduğunu biliyordum. “Çoğunu
turistler alıyor” dedi yaşlıca olan.
Ardından ekledi: “Arada da sahiden çobanlık yapanlar da
çıkıyor. Ama onlar da daha çok hava olsun diye alırlar.”
Birkaç kare fotoğraf da içeride çektim izin isteyip.
Soğuk havaya karşın ter içinde çalışanın fotoğrafını
çekmeye yüzüm tutmadı. En azından bir keçe kepenek de
ben alsaydım o zaman onun resmini çekmeye hakkım olurdu
diye düşündüm.
Alamadım! Ne yapayım, kişisel bütçemde bu iş ayrılmış
bir “fasıl” yoktu.
Bu tükenişte hepimizin payı var…
Sonradan araştırdığımda, buradaki keçecilerin
sayılarının bir elin parmaklarından daha az olduğunu
öğrendim. Cesaret edip o zaman soramamıştım; “kaç kişi
kaldıklarını”; alacağım yanıttan korktuğum için. Modern
yaşamın ve değişen değerlerin neden olduğu bu “tükeniş”te
herkes gibi benim de payım olduğunu düşündüm. Ben de bu
dönemde yaşıyor; onlar için bir şey yapmıyordum.
Onları orada öyle boyunları koparılmış cesetler gibi
sallanırken görmesem belki benim de aklıma gelmeyecekti;
keçecilik, ondan yapılan kepenekler…
Özel olarak ilgilenmekten vazgeçtim, belki farkına bile
varmayacaktım. Tıpkı Sandıklı’da varmadığım gibi. Oysa
Keçecilik işinde adı sayılan yerlerden birisi de
orasıymış. Bunları yazarken tiyatro yaptığım sıralarda,
bir oyundan aklımdan kalan “Açlık çok kötü bir şey be
ağabey” repliği aklıma geldi ilkin. Sonra da sevgili
Mahmut Ortakaya’nın “İşini yitiren aç kalır. Aç olan da
önce onurunu yitirir” sözleri. Sonra ülkenin, insanın,
dünyanın bugünkü hali.
Tanesi 90-100 YTL’ye satılan bu kepeneklerden günde
ancak, o da belki bir tane satan bir usta, yanındaki
çırağı, ikisinin eline bakan üç-beş kişinin boğazı, el
sanatlarının yaşamasına ne kadar yetiyordu ki acaba?
Yazıyı yazarken internette bir tarama yaptım. Keçecilik
ve keçecilere dair. Afyon’da 19. yüzyıl sonlarında,
yaklaşık 150 keçeci dükkanı varmış. 1920’li yıllarda 50
keçeci esnafı olduğunu, 1933 yılında ise esnaf
cemiyetine 12 keçecinin kaydının bulunduğunu, 1966’da
20-25, 1982’de ise 24 keçeci dükkanının çalıştığını
öğrendim.
Şimdi daha çok turistlere satış yapan üç, dört dükkanda
çalışan keçecilerin on yıla varmadan tümüyle ortadan
kalkacağını söylemek her halde kehanet sayılmamalı.
Sonra yünün keçe haline gelmesi için yapılanları bir
daha düşündüm. Bilmediğim yanlarını bu konuyla ilgili
siteleri dolaşarak öğrendim.
Bu keçeleri eski ustaların, ya da onların çıraklarının
yapmalarını beklemek; üstelik teknolojinin olanaklarıyla
bu iş çok daha kolay, çok daha az emekle üretilmesi
mümkünken gerçekten doğru mudur diye düşündüm uzun uzun.
Makinede üretilenin fiyatıyla, elde üretilenin rekabet
etmesini istemek büyük bir haksızlık değil midir? Emeğin
en yüce değer olduğunu söyleyenler acaba bu konuda ne
diyorlar, ne yapıyorlar; onları düşündüm. Bu durumun
farkına varmak insanın içini acıtıyor açıkçası.
Ama bir değerin yitip gittiğini, kaybolduğunu görmek de
bir o kadar acı veriyor insana!
Kırk katır mı kırk satır mı? Seç beğen birisini.
Seçemiyorum.
Yıllar önce Buldan’da bir eski evin girişinde kurduğu
“yer tornasında” ağaçtan havan, beşik ve çeşitli
oyuncaklar yapan 80 yaşındaki ihtiyar bir tahta
ustasının söylediği “Bu işi yapan kimse kalmadı evlat,
ben ölünce bu sanat ölecek” sözleri ve onları söylerken
gözünden dökülen gözyaşları da aklıma geldi, bunları
yazarken. O ihtiyarı düşündüm bir de. Sanatını eğer
kimseye öğretmeden öldüyse mutlaka gözleri açık
gitmiştir.
Tıpkı son Ubıh’ın konuşacağı kimsenin kalmaması
nedeniyle 15 yıl hiç konuşmadan yaşaması ve sonunda onun
ölümüyle birlikte bir “soy”un, bir “dil”in, bir “söz”ün,
bir “kültür”ün ortadan kalkması gibi…
Neredeyse parmakla sayılacak kadar azalan “el
sanatları”nın en azından bir toplumsal bellek olarak
muhafaza edilmesi, günümüzde çok mu zor ya da olanaksız
sizce.
Yiten her şeyde hepimizin payı var bence. Eğer yiten
şeyler birilerine bir şeylere zarar veriyorlarsa
“yitsinler”. Ama onların yitmesinden bugün ya da yarın
biz zarar göreceksek o zaman hepimiz onların yitmemesi,
bir değer olarak varlıklarını sürdürmeleri için hep
birlikte bir şeyler yapmalıyız. 1940’lar Almanya’sında
anlatılan öyküdeki gibi söyleyeyim “günün birinde yitme
sırası bize geldiğinde bunun farkında olacak kimse
kalmayacak!…”
O zaman “o güzel insanlar o güzel atlara bindiler
gittiler” diyecek kimse de olmayacak…
kaynak;
BİA Haber Merkezi - Afyon
Mustafa SÜTLAŞ
Sandıklı' da Keçecilik
El sanatları içinde en eski tekniklerden biri olan tepme
keçe sanatı, Orta Asya’ya özgü göçebe yaşam biçiminin
bir öğesi olarak gelişmiş ve batıya yönelen Türk boyları
tarafından Anadolu’ya taşınmıştır. Sandıklı el sanatları
içinde önemli bir yere sahip olan keçe yapımı 1950'li
yıllarda 21 dükkanda üretilip satılmaktaydı.
Keçenin temel hammaddesi yündür. Tepme keçe
atölyelerinde ürünlerin elde edilmesinde kalıp, kalıpleş,
çubuk, makas, halat, su kabı, süpürge, terazi, buhar
kazanı, boya kazanı gibi basit araçlar kullanılmaktadır.
Keçe ürünleri desenli veya desensiz üretilmektedir. Keçe
yapım atölyelerine ulaşan yünün kalitesine veya rengine
göre ayrılması, ürünün boyutlarına uygun miktarda
elyafın tartılması ve atılması, desenin hazırlanması
tepme keçe yapımında uygulanan ön işlemlerdir.
Üretim esnasında desenlendirmenin yapılabilmesi için,
daha önce oluşturulmuş ve uygun renklerde boyanmış keçe
yüzeyler kullanılmaktadır. Desene uygun biçimlerde
(baklava, .erit vb.) kesilen bu parçalar, desenin elde
edilmesinde doğrudan etkili olmaktadır. Desenin hasırın
üzerine yerleştirilmesinden sonra atılarak serbest hale
getirilmiş yünün, çubuk veya sepki denilen araç
yardımıyla serpilmesi işlemine saçma denir. Yünler
musluk suyu ile ıslatılır. Bu keçeleşme etkenlerinden
biri olan nemi sağlamaktadır. Yün, hasır ile birlikte
sarılarak tepilir ve hamamda pişirilir. Hamamda veya
atölye ortamında pişirme işlemi tamamlanan keçe
ürününün, bitirme işlemine geçilir. Bol su ile
çiğnenerek durulanan keçe, süzdürülerek kurutulur.
Keçe ürünlerinin kullanım alanları arasında yaygı,
seccade, kepenek, kundak, çizme ve patik, sikke, fes,
pano, kapı perdesi, sedir keçesi, yelek, yolluk, heybe,
deve ağızlığı ve paspas bulunmaktadır13. Keçe ürüne,
yapan ve yaptıran kişilerin adları yazılır. Keçelerin
üzerine mavi, kırmızı yeşil renklerden oluşan motif ve
şekiller işlenmektedir. Demiryolu, göbek, yıldız
keçelerin üzerine işlenen motiflerden bazılarıdır.
Tarih boyunca birçok yerde kullanılan keçenin kullanım
alanı, sanayiinin getirmiş olduğu yeni ürünler nedeniyle
giderek daralmıştır. Bu nedenle keçecilikte yok olmaya
yüz tutan el sanatlarımızdan biri olmuştur. Günümüzde
Sandıklı’da keçecilik yapan dükkan sayısı bir taneye
düşmüştür. Afyon’da ise bu sayı 3 tür. Sandıklı’daki
keçeci dükkanında Ömer Topbaş ve Hüseyin Alan ilerleyen
yaşlarına rağmen çalışıyorlar. O da iş olursa yılda
birkaç ay.
Keçeci ustalarından Hüseyin Alan’la görüştük. Bize
şunları söyledi: “1929 yılında Sandıklı’da doğdum. Bu
işe çırak olarak 9 - 10 yaşlarında başladım. Asker
dönüşü Sandıklı’da 21 keçeci dükkanı vardı. Afyon’da ise
keçeci dükkanı sayısı 55 ti. Sandıklı’da bizden başka bu
işi yapan kalmadı. Afyon’da 3 dükkanda çalışanlar var.
Ömer Topbaş’la birlikte onun dükkanda yılda 1-2 ay
çalışıyoruz. İşler artık bitti. Keçeye olan ihtiyaç ta
piyasaya çıkan suni şeylerle ortadan kalktı. Eskiden
insanların geçim kaynağıydı keçecilik. Alüminyum kaplar,
çelik tencereler çıktı bakırcılık bitti, suni eşyalar
çıktı keçecilik bitti. Baksanıza, neredeyse Sandıklı’da
leblebici dükkanı bile kalmadı.”
Keçe sanatı geri dönüyor
İngiltere`nin başkenti Londra`da 15 yılı aşkın süredir
keçeyi hayata döndürme operasyonunu yürüten moda
tasarımcısı Selçuk Gürışık, koyunculuğun yaygın olduğu
Kars`ta yok olmaya yüz tutan keçe sanatını hayata
kazandırmak için kolları sıvadı. Kars`ta kadınlardan
oluşan bir keçe atölyesi çalışması başlatan Gürışık,
Anadolu Kültür A.Ş. ve Kadın Merkezi`nin (KA-MER)
ortaklaşa yürüttüğü proje kapsamında iş istihdamına
kazandırılmaları için bölgede keçe ustası artıyor.
Keçe ile restoran dekorasyonu hayata geçiren ve A`dan
Z`ye her türlü ev eşyasını keçeden yapabilen Gürışık,
Konya, Afyon ve İzmir`de 3 keçe ustasına yeni iş imkanı,
yurt dışına açılma, internet siteleri kurma ve onlara
satış yapma imkanları sunduktan sonra benzer bir çalışma
için Kars`a geldi.
Anadolu`nun geleneksel el sanatları içinde önemli bir
yeri olan keçeciliği kaybolmaktan kurtarmayı hedefleyen
Gürışık, Topkapı Sarayı Keçe Sergisi`ni tasarlamasının
yanında Londra`daki British Museum`da `Contemparary
Anatolian Felt` adlı daimi serginin de tasarımcısı.
Gürışık şimdi de Anadolu Kültür A.Ş. ve KA-MER`in ortak
projesi olan el sanatlarına katkı sunuyor.
Keçe sanatına gönül vermiş bir tasarımcı olduğunu
söyleyen Gürışık, `Son 25 yıldır keçe yapıyorum. Doktora
tezimi Londra`da bitirdim. Bir sürü de sergi açtım. En
önemlisi de İstanbul-Mardin arası keçecilerin yüzde 90`nıyla
görüşüp röportaj yapma imkanı buldum. Bunları kayda
geçirdim ve çalışmalarımı tamamlayıp tekrar Londra`da,
`Yaşayan Anadolu Keçeleri` adlı bir sergi çalışmam oldu.
Şu anda Londra`da mevcut bir koleksiyon var. Şimdi de
Kars`tayım ve Anadolu Kültür A.Ş`nin KA-MER ile birlikte
yürüttüğü projede kadın enerjisini kinetiğe dönüştürüp
ürün geliştirme çalışmalarının hızlandırılmasına katkıda
bulunuyorum. Umarım bu proje süreklilik arz edecektir.
Ben bir koltuk değneği gibi değil de bir destekçi olmayı
amaçlıyorum. Uzaktan bile olsa ilişkimizin devamı ürünün
gelişmesini sağlayacaktır` dedi.
`Yeni sergiler, ülke dışına açılma, ülke içinde de
Kars`ta var olup da yok olmuş keçeciliğe geri dönüşü
amaçlıyoruz` diyen Gürışık, `Kars`ın diğer el
sanatlarıyla olan ilişkisini ve kültür birikiminin çok
değişken ve yoğun olduğu için ben inanıyorum ki birikime
olan bu kültür keçeyle yapılan ürünlere yansıyacaktır.
Onun içinde şu anda 10 kadınla birlikte çalışmaktayız`
diye konuştu.
Keçeciliğin, 10. yüzyılda Orta Asya`dan Anadolu`ya
geldiğinde bir kadın işi olduğunu da hatırlatan Gürışık,
`O yıllardan sonra keçe erkek işi oldu. Gerek güç
gerektirdiği ve de çalışma şartlarının ağır olmasıyla
erkek işi oluverdi. İlk kadın hareketiyle başlayan ve
sıcak giden iş umarım delikanlılarımıza ve yeni
çıraklara usta olacak erkeklere de yansıyabilir bir iş
haline gelir.
Günümüzde kadın erkek ayrımı kısıtlamasının olmaması
gerektiğine de inanıyorum. Fakat kadın elinin temizliği
ve el sanatlarına yatkınlığı diğer tığ, örgü, dikiş ve
kesim gibi işlerdeki becerilerini de bir araya
topladığımızı düşünerek bu işe kadınlardan başladık. İyi
örnekler verir ve diğer insanlarında dikkatini çekersek
eminim açacağımız bir erkek atölyesinde yeni genç
arkadaşlarla işsizliği giderecek yeni alanlara doğru
açılabileceğiz` şeklinde konuştu.
`USTA VE ÇIKAR ARIYORUZ`
Gürışık, şu anda çalışmayan fakat eskiden keçecilik
yapmış usta yada çırak aradıklarını da belirterek,
şunları söyledi:
`Kars`ta bitmiş keçecilik sanatı hakkında bilgisi olan
herkesin belediyeye müracaatını bekliyoruz. Bu yeni
hareketimize kendisinin kişisel gücüyle katkısı,
profesyonel iş gücü olması adına duyurumuzu yapıyoruz.
Belediye kanalıyla bizlere ulaşırlarsa birlikte çalışma
olasılığımız yüksek olur. Yeni gelenlere ve kendilerine
de bir iş gücü sağlamış oluruz. Bu önemli bir noktadır
ve dikkate alınmasını rica ediyoruz. Bizim burada ölmüş
keçeciliği yeniden yaşatmamızın esas amacı bir iş gücü
sağlamaktır.
Belediye aracılığıyla kurulacak merkezde, atölyede yeni
bir faaliyet alanında bize ulaşan insanlar bir fiil
çalışarak iş gücü kazanacaktır. Eskiden bildikleri bugün
yok olmuş yapılmayan el sanatının yenilenmesinde katkısı
olduğu için bizimle birlikte çalışacaklardır. Onun için
birlikten güç doğar inancıyla duyurumuza cevap veren
insanları tek tek değerlendirip kendi ekibimizde çalışma
alanı oluşturacağız. Kendilerinin işsiz ve atıl olan el
sanatı bugün onlara yeniden kazanç sağlayıp hem
çevrelerinde hem de ailelerinde eski kaybettikleri
değerleri geriye getirmiştir. Aynı faaliyet bu zincir
içerisinde Kars`ta fakat daha hızlı otorite
birlikteliğiyle organize olmuş bir oluşumla
gelişecektir. Amacımız bunu Kars`tan sonra diğer
şehirlerde de uygulamaktır.`
Anadolu Kültür A.Ş. Kars Projeleri yöneticisi Burcu
Yılmaz ise, `Kars`ta 2005 yılında Kars Sanat Merkezi`nin
belediye bünyesinde kurulmasıyla adım attık. Daha sonra
bir çok yerde sanat ve kültür çalışmaları
gerçekleştiriliyor. 2007 yılının Ocak ayından itibaren
de kadınlarla ortak bir çalışma gerçekleştiriyoruz. Bu
çalışmaların da el sanatları atölyesi olması şekline
karar kıldık. Bu konuda çalışacağımız ürünün de keçe
olmasını seçtik. Çünkü Anadolu`nun bir çok kentinde
zaten keçe sanatı kaybolmuş durumda. Kars`ta da böyle
bir sanatın yapıldığını biliyorduk ve bunu canlandırmak
içinde güzel bir başlangıç olacağını düşündük. Projemizi
KA-MER`le ortak yürütüyoruz. KA-MER`in desteği ile
beraber keçe atölyesinin üçüncü aşamasına geldik. İlk
iki atölye Kırgızistan`dan gelen ustalarımızla
gerçekleşti. Daha çok tasarım olan bu atölyemizde de
keçe tasarımcısı Selçuk Gürışık`la beraber çalışıyoruz.
Amacımız Kars`ın eski keçe sanatını canlandırıp bir
anlamda da bu yolla kadınlara iş istihdamı sağlamaktır.
Bu iş elbette ki uzun vadeli planlanması gereken bir iş
ama başarıyla ilerlediğimizi düşünüyorum. Şu an
atölyemizde 10 kadınla çalışıyoruz. Bu çalışmamız
şimdilik 4 gün sürecek. Bu 4 günün sonunda da bu işi
sürekli kılıp burada açacağımız keçe atölyesi yoluyla
hızlı bir şekilde üretime geçmeyi hedefliyoruz. Bu
noktada umarım Karslılar`ın da desteğini alırız. Yani
keçe sanatıyla uğraşmış olanların bir şekilde bizimle
temasa geçip bir işbirliği oluşturmalarıdır` dedi.
İha
|