|
HİÇ

HİÇ: Celi Sülüs / Alpaslan Akyüz
Adı ‘Lâşey’di, yani ‘hiç’. Hayata gelişini kendisi belirlemediği
gibi, adını da kendisi belirlememişti. Zaten insan neyi tam olarak
belirleyebilirdi ki? Önüne çıkan iki yoldan birini seçerdi belki
ama yolda nelerle karşılaşacağını, ruhunda, iç âleminde neler
yaşayacağını nasıl bilebilirdi ki?
Daha çocuk denecek yaşlarda iken babasına sorardı, adım neden
Lâşey diye. Babası zamanın birinde şeyhini dinlerken şeyhi
doğrudan doğruya ona dönmüş ve “anladın mı ey oğul, ya lâşe
olursun ya da lâşey olup her şeyi bulursun” demiş. Babası bu sözün
kendisini çok etkilediğini ve doğan ilk çocuğuna Lâşey adını
koymaya karar verdiğini söyler oğluna. Ve sözüne devam ederek
şöyle izah eder gelişmeleri:
‘Lâşey’ bir makamdır, tarikatın da ötesinde bir makam. Yolculuğun
belki de en son durağı. Kendimi o yolculuğa layık görmediğim için
kendi adımı değiştiremedim ama yine de o isim ile alakam olsun
diye çocuğuma ‘Lâşey’ adını koymak istedim. ‘Ebu Lâşey’ olmayı
seçtim yani.
Çocuk, ‘Lâşey’ adının bu şekilde konmasıyla birlikte kaderinin de
çizildiğini anlar gibiydi. Onun hayat yolculuğunu şeyhin dilinden
dökülen bir kelime belirleyecekti belki de. Hiç olup her şeye
ulaşmak; O’nu bulmak, O’nunla olmak, O’nda yok olmak. İşte
hayatının gayesi buydu artık. Daha çocuktu ama büyük bir hedefe
kilitlemişti kendini ya da kader onu böyle bir yolculuğa sevk
etmişti.
Lâşey makamını bilmek aynı zamanda lâşenin de anlamını bilmeyi
gerektiriyor olmalıydı ki zaman zaman ona Lâşey yerine lâşe
diyenler de oluyordu. Bir gün babasına dert yandı yine, bu kez
lâşenin ne olduğunu sordu ona. Babası doğrudan cevap verdi. ‘Lâşe
pislik demek oğlum, ölü hayvanın kokmuş cesedine derler. Sen
kafana takma bunu, ‘demek Allah bana ne olup ne olmamam
gerektiğini hatırlatıyor’ diye düşün. Onlar sana lâşe dediklerinde
ne olmaman gerektiğini hatırlarsın, adını andıklarında da ne olman
gerektiğini. Yol bazen engellerle doludur. Engellerin ne olduğunu
bilmen yolun kolaylaşmasını sağlar. lâşeyi bil ki Lâşey’e daha
kolay varabilesin.’
Babasının dedikleri aklına yatmıştı ve artık kafasına takmıyordu
söylenenleri. Kendi kendine ‘Lâşey olup her şeyin sahibini
bulmazsan lâşe olup cehenneme yem olursun’ diye hatırlatırdı sık
sık.
Yine bir gün yolculuktan sordu babasına. Miracı sordu. Babası
‘asıl yolculuk kalbin Rabbine olan yolculuğudur oğul. Kalbini
masivaya kabir yapıp, onu kendinde bulmandır. Biz tarikat ehliyiz
ve bizim meşrebimizde bu yolculuk dört kelimeyle ifade edilir.
Terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hesti, terk-i terk. Ama hakikat
ve şeriat ehli bunu başka türlü söyler”

HİÇ: Rik' a / Alpaslan Akyüz
“Ne söylerler baba?”
Mesela “Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-i mutlak,
ey aziz” derler.
“Ne fark var aralarında?
“Zahirde bir fark yok. Bir paranın iki yüzü gibidir bunlar. Biri
velayet diğeri nübüvvet yolunu resmeder. Birinde aşk vardır. Aşk o
yolun bineğidir. Diğerinde acz, fakr, şefkat ve tefekkür.
Çocuk babasına bu yolculuğa ne zaman çıkacağını sorar. Babası
‘daha zamanı var’ diye geçiştirir. Çocuksa ısrar eder. Yolculuk
için hazır olduğunu söyler. Baba ise henüz hazır değildir.
Çocuğundan uzaklaşmaya gönlü razı olmaz. Fakat çocuk da ısrarından
vazgeçmez. Yemeden içmeden kesilir. Babasını her görüşte zaman
gelmedi mi hala dercesine gözüne dokundurur bakışlarını. Artık
babası da kaçıramaz ondan bakışlarını. Ve yapamayacağı bir şey
olduğunu söyleyerek caydırmak ister onu. Daha erken diye düşünür.
Bir gün yine çocuğun sual eden gözleriyle karşılaşınca kabul
etmekten başka çare bulamaz. Ona tarikatın hakikatini öğretmesi ve
yolculuğunda mürşitlik yapması için çok güvendiği bir şeyhe
gönderir. Ve ona: “bundan sonra senin baban ve velin o. O ne derse
onu yapacaksın, sakın ona karşı gelmeyesin. O seni gideceğin yere
kadar götürür. Eğer götüremezse, götürecek birini bulur. Şimdi söz
ver bana, ne olursa olsun, onun sözünden çıkmayacaksın, tamam
mı?”der.
Çocuk, evet manasında başını sallar ve babasının elini öper.
Babası çocuğu bir kervana katarak, şeyhin bulunduğu şehre yollar.
Şeyhe ulaşan çocuk, babasının mektubunu ve selamını ona iletir.
Şeyh daha görür görmez kalbi ısınır küçük dervişe. Ondaki azmi,
gayreti ve edebi gözlerinden okur. Emanete ehil biri olduğunu
anlar. Bir müddet dergâhta nefsini terbiye edecek işlerle meşgul
eder. Onun hiç bir şeyden yılmayan halini görünce karar verir, onu
uzun bir yolculuğa göndermeye.
İlk imtihanı dünya ile olacaktır. Bağdat’a gönderir onu. Kendi
müritlerinden olan zengin bir tüccara emanet eder. Ona ticaret
yapmasını ve gerekirse evlenip hayat kurmasını önerir. “Ne zaman
seni çağırırsam her şeyi bırakıp, hiç bir şey yapmadan derhal bana
geleceksin” der.
Genç derviş bu sözden imtihan için gönderildiğini anlar ve memnun
olur. Bağdat’a ulaşan genç kısa bir zamanda kendisinin de
anlayamayacağı bir şekilde zengin olur. Bir müddet sonra şehirde
bir dilbere aşık olur. Aşkı öylesine kalbinde yer eder ki başka
bir şey yapamaz olur. Dilber tüccarın kızıdır. Sonunda dayanamaz
tüccardan kızını ister. Tüccar tüm varlığını kızına vermek ve bir
müddet yanında karın tokluğuna çalışmak şartıyla kabul eder.
Derviş pek düşünmeye gerek duymadan tüccarın teklifini kabul eder,
zira aşkından başka bir şey düşünemez olmuştur. Malını tüccara
teslim eder ve yanında yok bahasına çalışır.
Tüccar, dervişin bu fedakârlığı karşısında sözünde durur. Ve
nikahlar kızıyla genç dervişi. Üstelik mirasına da ortak eder.
Daha henüz kız eve yeni gelmiştir ki dervişin kapısını biri çalar.
Derviş, hanımının peçesini henüz açmamıştır bile. Kapıyı açar,
karşısında bir ulak, elinde de bir mektup. Mektubun kimden
olduğunu hemen anlar. İçinde de ne yazıldığını tahmin eder. Bir an
tereddüt eder, o geceyi orda geçirip öyle gitmek ister. Fakat
bunun da sınavın bir parçası olduğunu hisseder. Asıl hedefine
ulaşmada ayağına takılacak bir engelin olmasını istemez. Nefsi bir
hayli zorlar onu. Belki saatlerce bir şey yapmadan bekler öylece.
Kalbi kuralı bozmaya yanaşmaz. Hiç bir şey söylemeden dışarı
çıkar. Serin rüzgârla taşınan toprak kokusunu ciğerlerine çeker.
Son bir kez evine ve bahçesine bakar. Toprak nice güzellikler
yetiştirmiştir. Ve üzerinde nice binalar biçilmiştir
(dikilmiştir). Hepsi sonunda yine ona dönerler. Bizler ondan
geldik ve ona döneceğiz der ve yola koyulur.
Kapalı zarfı şeyhe ulaştırır. Şeyh emrin derhal yerine
getirildiğini anlar ve takdir eder onu. İlk sınavı başarıyla
geçmiştir. Bir müddet yanında tutar onu, sonra tekrar yola
koyulmasını söyler.
Çok uzak bir ülkenin ücra bir şehrine gönderir onu. Halkın
irşadıyla vazifelendirir. Derviş yola koyulur ve uzun bir seferden
sonra menzile ulaşır. Çok kısa bir sürede herkesin gönlünde taht
kurar. Nice müritlere ulaşır. Etrafında nice insanlar pervane
olur. Çok tanınan, ilmi âleme yayılan bir allame olur. Fakirlerin
dostu, yetimlerin koruyucusu, ilim meclislerinin gülü olur.
Sonunda büyük bir medrese inşa eder. Böylece oraya dünyanın dört
bir yanından ihlâslı ve zeki talebeleri celbetmeyi hedefler. Tam
medresesin inşaatı bitmiştir. Herkes medresenin açılış duasını
yapması için onu bekler. Yüzlerce âlim ve binlerce talebe
hayranlık içinde onu seyreder. Derken bir ulak belirir yanı
başında ve eline bir zarf tutuşturur. Derviş mektubun kimden
geldiğini bilir.
Daha yolun henüz başındadır ve yapacak çok şeyi vardır. Üstelik
yaptığı iş de ahiret işidir ve Allahın rızası gözetilmektedir.
Zihninde bu ve benzeri düşüncelerle gelgitler yaşarken bir an
sözünü hatırlar ve bunun da bir sınav olduğunu fark eder. Kararını
verir ve derhal yola koyulur.

HİÇ: Celi Ta'lik / Alpaslan Akyüz
Üçüncü yolculuk ise yalnız başına çekileceği bir mağaradır. Şeyhi
onu riyazet için yollar. Uzun bir riyazet, tezekkür ve tefekkürden
sonra, dervişin gönlü açılır. Görülmedik haller yaşar. Adeta gayb
perdesi açılmıştır ona. Daha önce hiç tanımadığı âlemlerde
dolaşır. Yaşayan ve ahirete göçmüş velilerle tanışır.
Peygamberlere talebe olur. Onların ilminden feyiz alır.
Yakaza halinde Rasulullahla (a.s) görüşür. Ondan ders alır. Her an
Allah’la olmanın hazzına varır. Hiç ayrılmak istemez oradan. Bir
ömür boyu hatta sonsuza dek orada kalmak ister. Geceleri namaz
kılar, gündüzleri âlemi tefekküre dalar. Âlemde bir o vardır, bir
de onunla mevcudat vasıtasıyla konuşan Rabbi. Derken tekrar bir
ulak gelir ve yine dönüş vardır. Bu sefer uzun süre düşünür.
Hayatının en zor kararıyla yüzleşir. Fakat yapacak bir şey yoktur.
Verdiği sözü tutmalıdır. Zira söz namustur. Namus gitti mi her şey
gider.
Hemen yola koyulur. Şeyh onun simasını gördüğünde gözlerinde
kendisini fersah fersah geçtiğini anlar. Artık ona ihtiyacı
yoktur. Son bir vazife daha verir ona. Der ki “bu şehirde büyükçe
bir evde bir kadın yaşar. Git o kadını ziyaret et. Ondan
alacaklarını al ve geri dön. Gece yarısı yola koyulur derviş. Eve
vardığında kapının açık olduğunu görür. Açık kapıdan içeri dalar.
Ev saray gibi çok büyüktür. Onlarca odası vardır. Ve odalardan
kahkahalar, eğlence sesleri yayılmaktadır. Kızlı erkekli gruplar
içki içip meşk etmektedir. Kapının açık olmasından anlar ki açık
kapılardan gitmesi gerekir. Doğruca yukarıya çıkar. En üst katta
sadece bir kapı açıktır ve o kapıdan içeri girer. İçerde üzeri
ziynetlerle dolu orta yaşlı bir kadınla karsılaşır. Anlaşılan
malikânenin sahibidir o kadın. Gelenin kim olduğundan haberdardır
ve buyur eder yanına. Yakınında bir sedire oturtur. “Demek sensin
hakikat yolcusu. Ya da son kurban”
Bir müddet karşılıklı bakışırlar. Kadın içeriye gider ve elinde
kadehle geri döner. Kadehi ona uzatır ve içini şarapla doldurmaya
kalkışır. Derviş şarabı tutar. Ve masaya koyar. Kadın “yolun
sonuna geldin, kadehi doldur iç ve nihayete eriş. Madem hiç bir
şeysin hiç bir itikada sahip olmamalısın. Hiç bir şey olanın hiç
bir itikadı olmaz. Tüm inançlardan sıyrılmadıkça Ona tam olarak
ulaşamazsın. Her şeyden sıyrıl ki Onu her şeyi ile bulasın.”
Genç derviş maksadının emre karşı gelmek olmadığını sadece emrin
doğru yoldan gelip gelmediğini anlamaya çalıştığını söyler.
Cebinden küçük bir bıçak çıkarıp parmağını keser, oluk gibi akan
kanı kadehe doldurur. Ve kadına uzatır. Kadın tiksintiyle dervişe
bakar. “Bunu içmemi mi istiyorsun yani?” diye sorar. Ve kadehi
iter.

HİÇ: Celi Ta'lik / Alpaslan Akyüz
Derviş “sen benden ahiretimi ve dinimi terk etmemi istiyorsun.
Bense senden dünyandan küçük bir lezzeti terk etmeni. Sen dünyanın
küçücük lezzetini terk etmeye yanaşmazken benim dinimi terk etmemi
nasıl beklersin?” der ve şarabı içi kan dolu kadehin üstüne ekler.
Kadehi alır, tam ağzına götürecektir ki kadın elini tutar.
“Asıl mesele terki terk etmektir. Terki terk etmedikçe yol tamam
olmaz. Bazılarının kalbi buzdan bir kadeh gibidir. O kadehe
yoğunlaşır ve kadehin azametine hayran olur. Çünkü kadeh de sudan
gelmiştir. Kadehin içine suyu doldurdu mu bütün deryayı yuttum
zanneder. İçindeki suyu da buz yapar. Tüm varlığıyla su olduğunu
zanneder. Dili ‘Rabbim cübbemin içindedir’ dedirtir. Ama bazı
kalpler de vardır ki, resullerin ve kâmil insanların kalbi gibi,
onlar kadehe bakmaz, deryaya nazar ederler. Deryanın sonsuzluğu
karşısında kadehin küçüklüğünü fark ederler. Kadehin de Ondan
olduğunu bilip, fırlatırlar onu deryanın içine. Derya da yok olur,
derya olurlar.” der ve dervişin elindeki kadehi ağzına götürür ve
içer. İçindekini bitirir bitirmez, yere yığılır. ‘Allah’ der ve
canını teslim eder.
Genç Derviş, hemen şeyhinin dergâhına doğru yol alır, dergâha
vardığında bir hüzün havası hisseder. Koşarak şeyhin kapısına
varır. Kapı açıktır. Ve şeyh cansız bedeniyle yatağında
yatmaktadır. Gözleri açıktır hala. Sanki hiç ölmemiş gibidir.
Zaten öyle değil midir ki? Allah’ın dostları ölümle gerçek hayata
başlarlar.
Şeyhin yanında bir zarf gözlerine ilişir. Zarfı açar ve okumaya
başlar.
“Ey oğul! Ben görevimi tamamladım. Gözüm arkada kalmayacak
inşallah. Sen gerçek mürşidi buldun. Tarikatın sonuna ulaştın.
Fakat sanma ki yolun sonundasın. Tarikat yolun başıdır. Şeriat
asıl olandır. Zira hakiki şeriat tarikatın da marifetin de
hakikatin de ta kendisidir. Resulullah (s.a) yolun zirvesinde,
ondan ötesi olmayan yerdeyken gerisin geri ümmetin yanına döndü.
Onun kalbindeki şefkat, aşkına galip oldu. Aslında yolun sonu
yoktur oğul. Sonu olan yol, yol değildir zaten. O’nun sonu
olmadığı gibi O’na giden yolların da sonu olmaz. Onda kaybolan
yoldan da kaybolur. Her yer O’na yol olur. Her yolda da O’nu
bulur. Lâşey olan her şeyde O’nu bulur. O’ndan olur, O’nunla olur.
Vesselam”
Şeyh-i LÂŞEY
yazar:ELİF BİLGE CEYLAN
|