Hat Sanatının Ayırıcı Vasıfları

 

Terkîb Husûsiyeti

Yazma denilen terkîb ameliyesi, bu san’atın en esaslı fârikalarından birisi ve belki de birincisidir. Çünkü bu bulunmazsa diğerlerine de yer kalmaz. Bu san’atda terkîb diğer yazılarda görülen çizme ve şekillendirme demek olmadığı gibi, resim yapmadaki tersîm ameliyesi gibi yazı yapmak veya taklîd etmek demek de değildir. Bir takım fakir unsurları, maddî hendese çizgilerini sâdece toplayıvermek, şu veya bu şekil altında sıralayıvermek, birbiri üzerine gelişi güzel bindirivermek veya birbirine karıştırarak yığıvermek demek de değildir. Belki: Hat san’atında terkîb, rûhî hendeseyi muayyen bir mevzû üzerinde ve en güzel bir tarzda bünyeleştirircesine canlandırarak bir vahdette nizamlamak, nizamlı birçok vahdetleri bir âhenkde düzenleyerek bir fıtrat güzelliği halinde ifâdelendirmektedir.

İslâm yazılarının hemen hemen hepsinde hâkim bir kanun olan bu esâsı tatbik etmenin her eli kalem tutana müyesser olmadığı da bir gerçektir. Bu yazılar arasında görülen farkların çoğu, bu terkîb kanununa fiilen intibak edip edememesinin zarûrî birer netîcesidir. Yazı bellemek, bu san’at kazanmak için yapılan terkîb ameliyeleri bu mânâca bir bir terkîb değil, belki buna götürecek olan bir egzersiz ve taklîd safhasıdır. Bu kısım yazıların asıl terkîbe yükselebilmeleri için bâzı teknik şartlara fiîlen riâyet mecbûriyeti vardır.

 

Seyyâliye Husûsiyeti

Bir yazı bünyesini terkîb ederken, ilk unsur olarak yer alan harfler, birbirine ilişmeye, takılmaya, sağ ve soldan bitişip kaynaşmaya ve böylelikle içtimâî bir birlik ifâde etmeye son derecede kabiliyetli olduklarından, bunun îcâbı olarak her harfin yerine göre çeşitli bünye değişmelerine uğraması, terkîp işini alabildiğince genişletmiş, zenginleştirmiş, hal ve makama uygun ince vaziyetler almağa imkân vermiştir. Bu değişmelerde ve birlik nizâmına girmede harfler, cevher denilen en esaslı kısımlarını her yerde ufak farklarla muhâfaza edebilmeleri sayesinde yalnız ve bir arada durumlarının gerektirdiği hallere intibak edebilecek elâstikî bir kabiliyet almış ve bu sâyede maddî hendese, istidad ve kabiliyetlerin, bilgi ve tecrübenin kuvvetiyle mütenâsip olarak rûhî hendese içinde yoğurula yoğurula erimiş ve yazılar bir seyyâliyet husûsiyeti kazanabilmiştir.

Bu karakteri, bir menba’dan kaynayan suyun, arazinin tabiî meyline göre kendi hızıyla yollar bularak hiç bir sun’î müdâheleye uğramaksızın akıp gitmesi hâline benzetebiliriz. Bu sâyededir ki, yazının bedâati; tabîatın yanında değil, içinde yaşanabilen bir fıtrat karakteri ifâde edebilir hâle gelmiştir. Diğer bir ifâde ile; her san’at eserinde aradığımız ifâde canlılığı, sûret parlaklığı yazıda kendine hâs bir çehre ile tecellî eder. Celî yazılarda bunun daha muhteşem örneklerini görürüz.

Fakat îtiraf edelim ki, böyle bir yazı, hakîkî mânâda canlı bir mahlûk da değildir. Belki, san’at rûhunun bünyede kalemle resim ve nakşolunmasından doğan rûhî hendesenenin bedî’ karakterlerini taşıyan maddî bir sûretten ibârettir. Lâkin bu sûret hâliyle öyle bir ifâdeyi hâmildir ki seyyâl olan bu hâl, başka hiçbir san’at eserinde görülmez. Biz bu seyyâliyet h^lini “Ne canlı, ne cana yakın, içe akan bir hâli var” gibi kelimelerle anlatmaya çalışırız ve bu kelimeleri, diğer san’at eserlerinde kullandığımızdan farklı bir mânâda söylediğimiz de biliriz. Zîrâ bu husûsiyeti başka san’at eserlerinde görmeyiz. Fakat, yazının bu seyyâliyeti yanında daha doğrusu içinde bir de metin olma vasfının bulunması lüzûmu düşünülürse, bu iki karakteri bir yazı bünyesinde âhenkleştirebilmenin ne zorluklu bir iş olduğunu anlamak müşkül olmaz.

 

Metânet

Terkîb kanununun asıl hedefi, yazı bünyesine rûhî hendesenin gerektirdiği metâneti sağlayabilmektir. Çünkü bir yazı ne kadar metin yazılmış olursa, o nispette güzel olur. Nitekim, Şeyhülislâm Hasan-ı Sincârî “Bidâat-ül Mücevvid” adlı eserinin mukaddimesinde, “Güzel yazı halâvetli olandır. Halâvetli yazı da metin olandır.” Diye ifâde eder. Bu met’ânet önce yazının maddî hendesesindeki mükemmeliyetle tahakkuk ediyor gibi görünse de, hakîkatte rûhî hendesenin maddî hendeseyi kendi metâneti lehinde kullanabilmesine bağlıdır. Gerçekten, Ma’kılî’de olduğu gibi donuk hendeseye bürünmüş bir yazıda muntazam yontulmuş bir taş metâneti kadar sertlik duyulabilirse de, estetik yazıda aranılan metânet; tutmuş, taş kesilmiş bir çimento metâneti değil, rûhî hendesenin ifâdesindeki seyyâl metânettir.

Bunu şu misâl ile daha açık ifâde edebiliriz: Bünye teşekülü bakımından gürbüz, sıhhatli, kuvvetli görünen ve gözler yıldıran pehlivanın bu görünüşü hakîkatte maddî ve zâhirî bir haldir. Onda aranılan asıl metânet ise, ona bunları sağlayan rûhunun mânevî bir zayıflığa, gizli bir hastalığa mübtela olmasında, irâdesinin ve rûhaniyetinin kuvvetli bulunmasındandır. Korkak, gâbî, imkânlardan istifadeyi düşünemeyecek kadar beceriksiz, birkaç dakika sonra tıknefes oluveren, sert bir kaya gibi durmaktan başka bir rol alamıyan bir pehlivanla, çevik, zeki, tedbirli ve mukavemetli, yerine göre pasif, yerine göre aktif olabilecek kadar elâstiki ve seyyâl bir varlık ifâde eden pehlivan arasında ne kadar fark varsa bir yazının maddî ve rûhî hendeselerindeki metânetler arasında da o kadar fark vardır.

İşte, san’atda aranan ve tahakkukuna çalışılan asıl güzel yazı, göze sert görünen ve rûha donuk bir taş katılığı telkîn eden değil, yazanın rûhundaki ve bundan doğan rûhî hendesedeki metâneti ve bu metânet içinde süzlüp gelen cana yakınlığı tanıttıran ve rûhu, seyyâliyetiyle istilâ eden yazıdır. Çelik, tahta, mukavva, lâstik arasındaki metâneti nasıl ayırt edebiliyorsak, yazılar arasında da böyle dereceli metânet sezmek dâimâ mümkündür. Maamâfih, yazıdaki metânet, yazıya munhasır bir husûsiyet olduğundan bir aynını diğer san’at eserlerinde göremeyiz. Bunlarda görülen metânet, asıllarındaki metânette nispetle tâyin ve takdîr olunduğu halde, güzel yazıda doğrudan doğruya takdîr olunur. Bu, öyle bir metânettir ki, yazının maddî hendesesinde, metâneti kendi seyyâliyeti içinde estirerek estetiği lehinde kullanır da, yazı hem akıcı ve yumuşak bir karakter gösterir, hem de nüfuz istemeyen bir mukavamet hissetttirir. Estetik değeri de, bu metânetin bir seyyâliyet içinde arzettiği âhenklerden okunur. Füsûn ve câzibe hâli bu mertebede kendini gösterir. Maamâfih, bir yazının bedâati için, metânet başlıbaşına bir âmil de değildir. Daha başka şeylerin de bulunması gerekir.

 

El ve Kalemle Yazma

Terkîb husûsiyetinin tahakkuku el ve kalem husûsiyetine bağlıdır. Çünkü, hat san’atında estetik yazı ne çizmedir, ne de umûmi mânâda yazmadır. Belki terkîb husûsiyeti’nin ve estetik îcapların şartları içinde; el ve kalemin, husûsî bir teknik tâkibiyle yürütülmesidir. Böyle bir yürütmede, diğer yazılar, yazmalar ve yazışlarda bulunmayan ve başka san’atlarda görülmeyen bu el ve kalem husûsiyetinin öyle izleri tezâhür eder ki, her birine “san’at rûhunun maddeye aksetmiş izleri ve sûretleridir” diyebiliriz. El ve kalemle bu tarzda bir yazma, hiç bir yazıda ve hiçbir san’atda bulunmayan bir fârikadır.

Bu mânâca, yazının el ve kalemle yazılması ve kalemlerin yazı nevi’lerine göre muayyen bir kalınlığa tâbi’ tutulmaları ve bir kalemin hafî ve celî seyirler içinde rol alabilmesi, yâni; muayyen haddin altında ve üstünde derecelere inip çıkabilmesi terkîb işini daha ince bir hâle getirmiştir. Çünkü bu hâl ve tavırların her birinde gereken rûhî hendesenin, diğerinden az çok farkla tatbîk edilmesi, harf ve kelime bünyelerine yeni yeni estetik karakterler bulup katma işini de doğurmuştur. Bütün bunları el ve kalemle şu veya bu kayıd ve şart altında inceden inceye, en bedî’ bir sûret lehinde işlemek, en kalın kalemlerin çıkaracakları harf ve kelime bünyelerine aynı incelikleri ve karakterleri verebilmek, her birinin husûsiyetini en bedî’ bir sûret içinde tebârüz ettirmek, yazanın kendi canından koparıp o sûrete katmak kadar müşkül bir iş olduğu için; terkîb ameliyesini, seyyâliyeti daha ileri götüren bir mâhiyette başarmak ve aynı amanda metâneti de sağlamak zarûrî olduğundan; san’atkârı, değer san’atlarda görülmeyen daha ince bir fâaliyetin gidişine uygun bir sûrette el ve kalem yürütmek zorunda bırakmıştır. Gerçi, bu zorlu işte en mühim rol, el ve kalemi ilgilendirmekle berâber, san’atkârın bu hususlara âit bilgisi, kudret ve isteği, cehd ve dikkati kâfî olmayıp “meleke” denilen olgunluğa ermiş bulunmak da, en esaslı şartlardandır. Bu şartlara riâyet sâyesindedir ki, hat san’atı İslâm’ın elinde ve kaleminde, yepyeni bir hâl ve kıymet kazanmıştır.

 

İbdâ

Yazıdaki ibdâ’ ve bedâat, nisbî olmakla berâber, diğer san’atlardaki ibdâ’lardan bambaşkadır. Güzel san’atlar târihinde ve estetik âleminde beşer faâliyetine yeni bir devir ve sâha açmış olan bu san’at, beşer rûhunu, tabîat ve eşyâyı taklît temâyülünün ve kabuklaşmış alışkanlıkların üstüne çıkarak, ona san’at ve bedâat sâhasında ve rûhunun enginlerinde yeni ufuklar göstermiş, kâinât her yönden mütâlea ettirip, rûhunda sindirecek hâle getirdikten sonra; nispî olmakla berâber, yeni bir fıtrat ifâde edebilecek kadar kuvvetli bir ibdâ’ ile hilkatle tabîat arasında yer alan,, yâni “fıtrî bir bedîa” sunabilmenin imkânını göstermiştir. Böylece, beşer zevkini ve duygularını, taklidlere düşmekten kurtarıp, daha yüksek, daha ince, daha esrârengiz bir çalışma seviyesine çıkabilmenin mümkün olduğunu öğretmektedir. Bu hâle, değer san’atların hiçbirisinde rastlayamayız. Bu sözümüz, onları hafif görmek ve küçümsemek demek olmayıp; maksadımız, yazı güzelliğinin onlara bedâat âleminde yeni bir örnek sayılabilecek kadar görülmeye değer olduğunu ifâdedir.

Meselâ güzel bir Sülüs veya Ta’lîk veya bunların celî’leri ile yazılmış bir levha, mûsikîye tatbîk edilebildiği takdirde, mûsikinin ne renk alacağını şimdiden kestirmek mümkün olmamakla berâber mûsikî üstadlarının bu mevzûda yapacakları etütler, Batı müziğinde ehemmiyetle yer almış olan “mefhumlu ve mânâlı müzik” gibi, hattâ ondan daha enteresan yeni bir san’atın doğmasını mümkün kılsa gerektir. Bir şartla ki, müzisyen, yazı estetiğini bilir ve anlar olsun.

Yazı estetiğinin ve tekniğinin resme ve mîmâriye de tatbîki mümkündür. Meselâ, güzel yazı estetiği üzerine yapılmış bir bina, kurulmuş bir park, âhenkleştirilmiş bir köprü.... gibi eserler, güzel bir yazı gibi, gönülleri rûhî hendeseleriyle de bir dereceye kadar alâkalandırabilir. Nitekim, bu san’atta da böyle bir tatbik şeklinin ibtidâî ve ufak numûnelerini, resimle yazının karıştırılmış örneklerinde görürüz. Müsennâ yazılar ve tuğralar böyle bir fikrin mahsûlüdür. Her biri ayrı bir etüt mevzûu olacak kadar ehemmiyetli olan bu işler, kalp ve ircâ’ kanunu’na daha yeni ve daha geniş bir tatbîk sâhası bulmak demek olduğuna göre, bugün için ham bir hayâl görünen bu fikirden ileri medeniyetlerin istifâde etmiş olmaları aykırı görülemez.

Hâsılı, ibdâ’ husûsiyeti biri yazılara, diğeri yazanlara âit olmak üzere iki bakımdan tetkîke değer bir mevzû’dur. Yazı bakımından; zengin, ince bir kıymet ifâde eden bu husûsiyet, yazanlar elinde mütemâdiyen çeşitlenmiş; telâkkîye, modaya tâbi’, gelip geçici, göze sürûr olmakla kalan güzellikler üstünde, gönülleri ve basîretleri büyüleyen karakterleriyle asırlara hitâp eden şâheserler de vücût bulmuştur. Bu kısım yazılar, diğerlerinden ayırt edilmek üzere Cenâh-ı tâvûs (=Tavus kuşunun kanadı) diye vasıflandırılagelmiştir.

Fakat, burada bir noktayı açıklamamız lâzımdır. Cenâh-ı Tâvûs tâbiri bir ıstılah olmakla beraber, hat san’atının ideal bir ifâdesi değildir. Ancak, bedâati yüksek yazılara verilmiş mecâzî bir etikettir. Çünkü, bu san’atta ibdâ’ ve bunun san’atkâra va’d ettiği sâha kadar geniştir ki, hattât bu genişliği sezemeyip de kendisine idel olacak müşahhas ve muayyen örneklere bağlanıp kaldığı takdirde, kendisini taklit ile çerçevelemiş olacağı; bu ise san’atın gayesine aykırı bulunduğu cihetle, yüksek san’at dâhîleri kendilerini böyle bir kafese hapsetmekten her zaman uzak kalmışlardır. Kaleme hâkim olan san’atkârlar, ibdâ’larında hiçbir kayıt ve şart tanımazlar, o geniş imkân sâhasında bizzat yaza yaza, ibdâ’ları içinde yüksele yüksele cevelân etmek isterler. Çünkü onlar şuna kani’ olmuşlardır ki, bir san’atkârın rûhu, (nun) gibi esrârengiz, maddî âlemlerden çok daha geniş ve zengindir. Elverir ki, bu genişlik ve zenginliğe fiilen intibak edebilecek aşk ve kudreti üzerinde duysun, (alleme bil galem) deki Rabbânî meşki rûhunda bulsun.

Bu kudreti hâiz bir el, kalemle yazarak mevcût örnekler üstünde bir bedâatin tahakkukunu görmek merâkı ile eserler sunmağa çalışırken, kendisini “ilâhî bir beğenmemezlik” duygusunun iğnelendiğini sezer ve her iğnelenmeden ilham alarak mevcûdun üzerine daha güzelini ekleme gayretiyle, cenâh-ı tâvûs gibi etiketlere kapılmamaya, yeni yeni bedîalar vermeğe çalışır. San’atkârın durumundaki bu nezâket ve ağırlık düşünülürse, bu san’atta, bilhassa ibdâ’ bakımından beşer kudretinin üstünde bir i’câz ve tesirin hâkim olduğu ve Kur’ân’daki “Kasem”in ehemmiyetli ve esrârengizliği bir dereceye kadar anlaşılır. Bu anlaşılmadan sonradır ki, tahrîk husûsiyeti’nin inceliği kendini gösterir.

 

Tahrîk

Tahrîk, “kalemi hareket ettirmek” demek ise de, diğer san’atlarda görülmeyen bir husûsiyet ve ehemmiyetli ve bir o kadar da çetin zorlukları vardır. En olgun bir san’atkâr bile, bütün ömrünce bununla güreşmekten kurtulamamıştır. Çünkü, yazarken elde faâliyete geçen kalem, yerine göre tam veya yarım, yâhut üçte iki veya üçte bir tavır ve hareketlere tâbi’ olmak zorundadır. Her birinde, yerine ve îcabına göre ağır, hızlı veya ikisi ortası, hafifçe veya bastırarak, düz, eğri, kırık, birden veya parça parça hareketlerle ine çıka, açıla büküle, kıvrıla dolana, yayıla toplana, bozula kapana yürürken kalem cereyânını, kalem hakkını, kalem takıntılarını harflerin tabîatlarına uygun olarak vermek sûretiyle âhenkli bir vahdet hâlinde gayeye ermekte ve böylece en küçük parçalardan noktalara, noktalardan düz hatlara, bunlardan kırık veya eğik satıhlara, donuk dikliklerden bir ifâde taşıyan gayet muntazam münhanilere kadar gidebilmektedir.

İşte, yazı estetiği tahrîk denilen böyle bir dokuma ile bünyeye işlenir ve işlenirken, mahsûlünün bir “fıtrat” karakteri göstermesi aranır. Bütün bu safhâlarda san’atkâr yardımcı vâsıtalardan ne kadar âzâde ve müstağni kalabilirse, yazı da o nispette fıtrî karakterini göstermeye imkân bulur. Bu nispette de kısmet kazanır.. Bu işlerde en ziyâde tesirli görünen âmil, el ve kalemin, tahrîk esnâsında yerine sarf olunacak sûrette rol almış bulunması ve bunun için de tahrîk’in baştan sona kadar muhâkemeli, kuvvetli ve isâbetli olmasıdır. İşte böyle bir tahrîk, başka san’atlarda görülmeyen öyle bir husûsiyettir ki, estetik yazının bel kemiği mevkiindedir.

 

Ölçülü Olma

Her güzel yazıda bir asâlet sezilir. Bunun nereden geldiği dikkati çeker. Bu, yazı nev’i için tespit edilmiş olan belirli ölçülere riâyetten doğmaktadır. Hattat, elini ve kalemini bunlara göre ayarlayarak yürütmek sâyesindedir ki, yazısında o asâleti ve ölçülerin gerektirdiği husûsiyeti sağlar. Yazı, bu ölçülerle san’atkâr elinden kendine has fıtrat elbîsesini giyerken veya giydirilmeye çalışılırken, bu elbisenin gerektirdiği biçimi ve nizâmı da almış bulunur veya almaya ihtiyaç gösterir. San’atkârın, böyle ihtiyaçları dâimâ gözönünde tutması icâp eder. Dolayısıyla, bu ölçüleri, âhenk kanunun her yazı nev’ine göre formülleşmiş tâl’i derecedeki kalıpları gibi düşünülebiliriz.

Bu ölçülere riâyetledir ki, yazıyı gözün bünyevî teşekkülüne uygun ve severek kavramasına elverişli sûretlere sokmak mümkün olduğu gibi, güzellik bakımından rûhî hendesenin gerektirdiği fıtrî karakterleri şu veya bu nev’e göre bünyeye vermek, her birinin güzelliğindeki hâl ve tavır inceliklerini göstermek, bünyedeki maddî ve hissedilen hendeseyi rûha akabilecek bir hâle getirmek kaabil olur.

Yalnız, burada dikkati çeken bi cihet vardır. Hattat, selâhiyetlerini bağlayan irâdesini dizginleyen bu ölçülere riâyet ederek yazarken, san’at rûhundan kopup gelen rûhî hendesenin fitrî îcapları ile bağdaştırmak zorunda kalır. Fakat, dikkate şâyandır ki; san’atkârı, kayıt altına alıyor gibi görünen bu ölçüler, aynı zamanda, el ve kalemi daha geniş bir imkân ve elâstikî bir faâliyet içinde yürütmeye de yararlı olur. Çünkü, bu ölçülerin bilinmiş olması, gidilecek yolun ve hedefin nispeten bilinmiş olması demektir. Yol ve hedef bilinince de zorlukları hafifler, yavaş yavaş kolaylaşır. Yazan, o ölçüleri de ibdâ’ları lehinde kullanmaya imkân ve kudret bulur.

Meselâ, şu yazı nev’i hakkında tatbik olunagelen ölçüler, san’atkârı “dehâ ve ibdâ’ kudretine uyabilmek için- yeni yeni imkânlar araştırmaya sevkeder. Kaide üstü durumlara götürür. Bu arama, aynı zamanda eski ölçülere yeni ve bedî’ durumları bağdaştırmaya ve bunları yeni yeni metotlara bağlanmaya sevkeder. Bu sûretle hem eski ölçüleri daha mütekâmil seviyeye yükseltmeye, hem de yeni yeni ölçüler, mevzûn kalemler bulmaya fırsat ve imkân verir.

Nitekim, muayyen kalemlerin inceye doğru derece derece inmeleri, derece derece kalınlıklara çıkmaları sağlanırken, alışılan ölçülerin az-çok değiştirilmesine zarûret hâsıl olmuş ve esaslar kaybedilmediğinden, aradaki alâka ve münâsebetin gizli bir bağla muhâfazası mümkün olmuştur. Yazılarda görülen bu “yenilik içinde eskinin devamı” hâline soy gütme denir. Bu hal mevzûn yazılarda bir kanundur. Teceddüd ve bekaa, yâhut soy gütme kanunu denilen bu gizli bağ sâyesinde, milyonlarca yazı içinden nevi’leri ve nevi’lerin derecelerini bilip sınıflandırmağa imkân hâsıl olur.

Düşünelim; birçok çeşitli yazılar arasından Sülüs vav’larını bir tarafa, Muhakkak vav’larını birtarafa, Reyhânî vav’larını bir tarafa, Celî’leri bir tarafa.... seçip çıkarmak ne demektir? Hepsinin soyu, yâni ölçüsü, formülü belli olduğu içindir ki, bunlarla tarta tarta, birbirine benzemeyen karakterlere bürünmüş şekiller arasında saklı kalmış olan karaterlere göre ayırt etmek – bir soydan gelen erkek ve dişi büyük, küçük kardeşleri fizyonomilerinden veya kanlarından tanımak gibi- mümkün olmuştur.

 

Güzellik

Yazı estetiğinin diğerlerinden farklı bulunduğunu Estetik husûsiyet bahsinde arzetmiştik. Burada ölçülü olmak husûsiyetinden doğan ikinci derecede ve daha canlı bir estetik husûsiyet de bahis mevzûu olur ki bunu da ötekisinden ayırt için güzellik husûsiyeti diye vasıflandırıyoruz. Bunun, yazı nevi’leri kadar çeşitleri bulunabileceği gibi, yazanların şahsiyetlerinden eklenen karakterlerle birbirinden ayrı husûsiyet arzeden güzellikler de vardır. Meselâ; bir Sülüs yazıdaki estetik husûsiyeti bir Ta’lîk yazıda görmeyiz. Şu hattâtın şe nev’ yazısındaki güzelliği, bir diğerinin aynı nevi’den yazdığı müteaddid yazıları arasında bile birbirinden farklı güzellik husûsiyeti arzettiğine şâhit oluruz.

Bu husûsiyetler, bir taraftan asırların san’atkârlar elinde süzüp getirdiği estetik imkânların bir meyvesi olduğu gibi, bir taraftan da, her yazanın san’at rûhundan katılmış vasıfları da taşır. Onun için, “şu yazının güzelliği” dediğimiz zaman, “eskiden doğru gelen birçok güzelliklerin âhenginden doğan ve son san’atkârın elinde ileri veya geri yeni bir sûrete sokulmuş bulunan bir mahsûl” anlaşılmalıdır. Bilhassa, ileri seviyede bulunan öyle bedî’ bir realitedir ki, bu şekilde sûret elde etmek için; taklît çerçevesini aşmak, mâzîyi hâl’de derc ettikten başka, onun üstünde bir güzelliği tahakkuk ettirmek îcâbeder. Bu sayededir ki, san’atkâr kendi şahsiyetini ve şahsiyetinin fıtrat hâlini eserlerinde yaşatmaya imkân bulur. Böyle bire eserde görülen güzellğin husûsiyeti ise, kendisinden başka, tabiî ve sun’î hiçbir eserde bulunmaz.

 

Copyright © 2008, Hat Dergisi | Designed on 2008-March-21 by alpaslan