Röportaj: Mehmet Nuri Yardım
Türkiye’de gelenekli sanatlardan tezhip son yıllarda büyük bir gelişme
kaydetmiştir. Bu güzel gelişmede şüphesiz en büyük pay, tezhip sanatına
gönül vermiş olan hocalarımızındır. Kubbealtı Nakışhanesi’nde yıllardan beri
talebe yetiştiren Gülnur Duran bu kesif çalışmaların yanı sıra bir de
müstesna bir eser hazırladı. Kubbealtı’ndan sanatseverlere sunulan eserin
adı “Ali Üsküdârî”. Gülnur Duran Hoca ile tezhip sanatımız ve Ali Üsküdârî
odaklı bir konuşma yaptık. İstifadeli geçen bu mülakatımızı, millî
sanatlarımıza olan geniş alakayı daha da artırması dileğiyle okuyucularımıza
takdim ediyorum.
YARDIM: Efendim, öncelikle klâsik Türk sanatlarından tezhip konusunda
yıllardan beri büyük emeklerin sahibi ve bu sahada talebe yetiştiren değerli
bir hocası olarak sormak istiyorum. Başta tezhip olmak üzere, minyatür,
ebru, hat gibi gelenekli sanatlarımıza son yıllarda büyük bir ilgi
gözleniyor. Gençlerimiz artık kendi öz sanatlarını öğrenme ve uygulama
konusunda büyük bir çaba gösteriyorlar. Bu kanaatime katılıyor musunuz, bu
gelişmeyi nasıl buluyorsunuz?
DURAN:
Son yıllarda gençlerin gelenekli sanatlarımıza gösterdiği ilgi oldukça
artmıştır. Kendi öz sanat ve kültürlerinin bilincinde olmaları tabiî ki çok
sevindiricidir. Ancak, hayranlık uyandıran klâsik sanatlarımız aynı zamanda,
çok hassasiyet gerektirir. Ona lâyık olduğu değer verilmeli,
yozlaştırılmadan, kalite ve karakteri bozulmadan yapılmalıdır. Zira
sanatlarımıza en büyük zararı ehil olmayan eller vermektedir.
YARDIM: Millî sanatlar arasında tezhibin sanırım farklı bir yeri vardır. Bir
bakıma ana sanat görünümünde. Nitekim klâsik Türk sanatlarının ihyasında
büyük gayret gösteren merhum Süheyl Ünver daha çok tezhibi öğretmiş ve bu
alanda öğrenci yetiştirmiştir? Tezhip sanatının özellikleri, hususiyetleri
nedir?
DURAN:
Prof. Dr. Süheyl Ünver, 1939-1958 yılları arasında Topkapı Sarayı’nda, 1972
yılında Kubbealtı Kültür ve Sanat Vakfı Nakışhânesi’nde verdiği dersleri,
sanatla ilgili neşriyatı ve açtığı sergilerle tezhip ve minyatür sanatının
sevilmesine, tanınmasına ve gençlerin yetişmesine vesile olmuş, nakışhâne
geleneğinin Cumhuriyet döneminde devamını sağlayan çalışmalarda bulunmuştur.
Tezhip sanatının bugün geldiği seviyeyi merhum Süheyl hocamıza borçluyuz.
Tezhip sanatı, klâsik kitap sanatlarımızın mühim bir dalıdır. Tezhip
kelimesi Arapça’da altınlamak mânâsına gelir. Başta altın olmak üzere
muhtelif renklerin kullanılmasıyla yapılan kitap bezeme sanatı olan tezhip,
dikkat ve titiz çalışmayı gerektirir, hiç hatâ affetmez. Tezhipte desen ve
kompozisyon kadar işçilik de çok önemlidir. Eserin seyredileceği mesafe ve
yazının kalem kalınlığına uygun motif büyüklüğünün tespiti, uyumlu renklerin
seçimi, iyi bir işçilik güzel bir tezhibin ortaya çıkmasındaki unsurlardır.
Tezhip sanatının en güzel ifadesi “iğneyle kuyu kazmak” deyimidir. Lâkin her
ince yapılmış iş sanat değildir. Müzehhibin eserine ruhunu ve gönlünü
katması onu sanat eseri yapar, aksi takdirde zanaattan öteye geçemez.
YARDIM: Bu sanatı Süheyl Ünver, İnci Ayan Birol, Çiçek Derman çizgisinin
devamı olarak ve özüne uygun olarak devam ettiriyorsunuz. Diğer sanatlarda
olduğu gibi tezhipte de farklı arayışlar yeni denemeler ve modernizme
kaydıran çabalar görülebiliyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz. Sanatlarda
yenilikler öze zarar vermeden nasıl yapılabilir?
DURAN:
Hocalarım Dr. İnci Birol ve Prof. Dr. Çiçek Derman, tezhip sanatını
usta-çırak usûlüyle Süheyl Ünver, Rikkat Kunt ve Muhsin Demironat hocalardan
öğrenmişler, öğrendiklerini aynı şekilde bizlere aktarmışlardır. Bugün de
hâlâ karşılıksız öğretmeye devam etmektedirler. Bu sebeple çok şanslı
olduğumu düşünüyor ve şükrediyorum. Hocalarımın yolunu gücümün yettiğince
devam ettirmeye çalışırken, diğer taraftan mesuliyetimin bilinciyle, bu
sanatın gelişmesine katkıda bulunabilmek için çalışıyorum
Sanatta yenilik, özüne zarar verilmeden yapıldığı müddetçe sanatın
gelişmesine sebep olur. Özellikle gelenekli sanatlarımızda, geçmişten gelen
değerlerin korunarak, bugünün zevkiyle eser verilmesi inancındayım. Klâsik
bezeme sanatları yüzyıllar boyunca esas karakterini bozmadan, ama yenilikler
de katarak en güzel örnekleriyle günümüze kadar gelmiştir. Bundan sonra
bizim yapmamız gereken, sanatlarımızı bugünün değerleri, ihtiyaçları ve
estetik anlayışı ile birlikte ele alarak, temel kaidelerini göz ardı etmeden
geleceğe taşıyabilecek eserler verebilmek olmalıdır.
YARDIM: Meraklı ve çalışkan bir tezhip öğrencisi bu sanatı ortalama ne kadar
sürede öğrenebilir?
DURAN:
Tezhip sanatının öğrenilmesinde bir süre verilmesi mümkün değildir. Tezhip
sanatı, uzun zaman isteyen, sabırlı olmayı gerektiren, zor kazanılan bir
sanattır. Sanatı öğrenmek isteyen kişinin, her mânâda kendisine örnek
alacağı hocayı bulması gerekir. Usta-çırak usûlündeki dersler birkaç seneyle
sınırlı olmaz ömür boyu devam eder. Öğrenci zamanı gelince hocasının verdiği
icâzete (sanat diploması) hak kazanır.
YARDIM: İstanbul’da yaşayan öğrenciler şanslı. Sizin gibi hocaları var. Ya
Anadolu’da ikamet eden ama tezhibe de çok meraklı olanlara ne tavsiye
edersiniz? Bu sanatı nasıl öğrenebilirler?
DURAN:
Tezhip sanatı daha önce de belirttiğim gibi usta-çırak, hoca- talebe
usûlünde öğrenilen bir sanattır, bu nedenle ancak bir ustadan ders almaları
gerekir. Kitaplardan öğrenmek mümkün değildir. Bugün artık pek çok
üniversitemizin bünyesinde Gelenekli Sanatlar Bölümü vardır. Buralara da
müracaat edebilirler.
YARDIM: Bu sanatın devamı, yaygınlaşması ve gelişmesi için neler yapılmalı?
Meselâ, Devlete, üniversitelere, medyaya, sivil toplum kuruluşlarına (dernek
ve vakıflar) ile sanat meraklılarına ne gibi görevler düşüyor?
DURAN:
Sanat, Allah’ın bazı kullarına verdiği bir kabiliyettir. Öncelikle
öğrencinin kabiliyetinin olması gerekir. Daha sonra sanatını çok sevmesi,
sabırlı ve dikkatli olması gerekir. Bütün bunları geliştirebilmesi için de
eğitim alması şarttır.
YARDIM: Bugüne kadar yetiştirdiğiniz talebelerin sayısı hakkında bilgi
alabilir miyiz? Talebelerinizden bugün muhtelif yerlerde ders verenler
olduğunu biliyoruz. Bu konuya -meraklıları teşvik bakımından – bir açıklama
yapmak ister misiniz?
DURAN:
Öğrencilerimize gelenekten gelen disiplini vermek ve geçmişle olan bağları
koparmadan geleceğe hazırlamak önde gelen amaçlarımız olmuştur. Bugün
yetişen pek çok öğrencimiz müzehhip olarak kendi atölyelerinde eser
verirken, bir kısmı da kendilerine akademisyenlik yolunu seçerek
üniversitelerde görev almışlardır. Hocalarımdan bana geçen bayrak yarışının
devam ettiğini göstermesi bakımından bu çok sevindiricidir.
YARDIM: Bu sanatın devamı, yaygınlaşması ve gelişmesi için neler yapılmalı?
Meselâ, Devlete, üniversitelere, medyaya, sivil toplum kuruluşlarına (dernek
ve vakıflar) ile sanat meraklılarına ne gibi görevler düşüyor?
DURAN:
Gelenekli sanatlarımızın devamı ve gelişmesi için en büyük görevin devlet
veya özel üniversitelerde olduğunu düşünmekteyim. Burada medya ve sivil
toplum kuruluşlarıyla çalışmaların yaygınlaşması, geniş kitlelere
ulaştırılması ve uluslar arası platformlarda yer alması için işbirliği
yapılması gereklidir. Sanatseverlerin, koleksiyonerlerin, sanat
galerilerinin diğer plastik sanatlarda olduğu gibi klâsik sanatlara da
destek vermesi çok önemlidir. Bütün sanatlar klâsik sanatlarımızdan
beslense, dünya üzerinde çağdaş sanatlarda eminim çok başka bir yerde
olurduk. Burada söylemek istediğim, kendi sanatlarımızın özüne inebilmek,
felsefesi ve disiplini ve karakteri ile ele alıp, değerlendirebilmektir.
YARDIM: Bugünlerde Kubbealtı’ndan “”Tezhip ve Ruganî üstadı, Çiçek Ressamı
Ali Üsküdârî” isimli eseriniz yayımlandı. Öncelikle tebrik ediyor, hayırlı
olmasını diliyor, daha nice eserler beklediğimizi belirtmek istiyoruz. Bize
Ali Üsküdarî’yi ana hatlarıyla tanıtır mısınız? Bir tezhip sanatkârı ve
ressam olarak Ali Üsküdârî’nin sanat dünyamızdaki yeri nedir?
DURAN:
Ali Üsküdârî, 18.yy’da yaşamış ruganî üstadı, çiçek ressamı ve müzehhibdir.
Bu devirde bezeme sanatlarına getirdiği yeniliklerle öne çıkmış bir
sanatkârdır. Yukarıda sözünü ettiğim konunun da en güzel örneğidir.
Kendinden önceki sanatları özümseyerek, yaşadığı çağın sanat anlayışında
verdiği eserleridir onu bu kadar önemli yapan.
YARDIM: Ali Üsküdârî’nin yaşadığı muhit ve yetişme şartları hakkında neler
söylemek istersiniz?
DURAN:
Ne yazık ki Ali Üsküdârî’nin hayatı, eserlerini hangi şartlarda verdiği
konusunda, birkaç belge haricinde bilgiye sahip değiliz. Yaşadığı devrin
sanat anlayışını biliyoruz ve bunun eserlerindeki tesirini görebiliyoruz.
Saray için, onun himayesinde çalışmış olduğu, Sultan III. Ahmed için
murakkaa kabı bezemesi ve tezhibi, Sultan III. Mustafa için yaptığı yazı
altlığı bezemesinden anlaşılmaktadır. Umarım yeni belgeler çıkar ve
sanatkârımızı daha da tanıma fırsatı elde ederiz.
YARDIM: Rugânî tabiri bugün yaygın değil, pek bilinmiyor. Bu kavramı izah
eder misiniz lütfen?
DURAN:
Ruganî (lake): Farsça lak, laka kelimesinden gelmektedir. Genel olarak
birçok cilâlı boya maddesi için kullanılan bir deyim olmakla beraber
çoğunlukla bir çözelti içinde eritilen pigmentli ya da Hindistan`da yetişen
bazı ağaçların dallarından elde edilen saf ağaç sakızının kurutulmuş tozu
ile hazırlanan ve parlak bir tabaka teşkil eden boyalardır. Mukavva, deri ve
ahşap üzerine sürülebilen rugan, uygulandığı madde üzerinde koruyucu bir
tabaka meydana getirir; hararet ve nem değişikliğinin tesirinden korur,
sertlik, dayanıklılık ve parlaklık kazandırır Osmanlı, lake veya lak yerine
‘ruganî’ terimini kullanmıştır. İstanbul Millet Kütüphanesi`nde bulunan
boya, mürekkep, âhar ve ebrû mecmuası mahiyetindeki bir yazmada ruganın
terkibi “Âlâ rugan-ı bezir" başlığı altında verilmiştir.
Üsküdarî’nin, aynı zamanda kullanım eşyası da olan yazı altlığı, yazı
çekmecesi, kitap kabı , yay gibi eserlerine hem güzellik katmıştır, hem de
dayanıklılık vermiştir.
YARDIM: Eserin başında Ali Üsküdârî’yi “Türk bezeme sanatında klâsik yolun
son temsilcisi” olarak târif ediyorsunuz. Kendisinden sonra klâsik tarz son
mu bulmuştur? Bunu biraz açar mısınız?
DURAN:
Ali Üsküdârî’nin 18. yy.da yenilikler de katarak klâsik yolda verdiği
eserlerinden etkilenen, onun yolundan giden sanatkârlar olmuşsa da, 19.
yüzyıla gelindiğinde Barok ve Rokoko sanatı bezeme sanatlarımızı istilâ
etmiş, klâsik sanatlarımız karakterini kaybetmiş, Saray’ın desteği sanat ve
sanatkârın üzerinden kalkmış, sanatlarımızın unutulduğu bir devre
başlamıştır. Gelenekli sanatlarımızın ilk resmi kuruluşu olan Medresetü’l-Hattatîn’nin
1915’de kurulmasıyla da gelenekli sanatlarımızın günümüze kadar devamı
sağlanmış, klâsik yolda eserler verilmeye başlanmıştır.
YARDIM: Ali Üsküdârî’nin kendisinden sonraki nesiller üzerinde tesiri nasıl
olmuştur?
DURAN:
Klâsik sanatlarımızda Ali Üsküdârî’nin tesirinde kalarak onun yolunda
eserler veren müzehhip, hattat, mücellit ve ebrû san’atkârı Sâmi Necmeddin(1911-1933)
ve Ali Üsküdârî`yi kendisine mânevî hoca seçen Muhsin Demironat (1907-1983)
20 yüzyılın en önemli şahsiyetleridir.
YARDIM: Ali Üsküdârî sizin bu eseriniz sayesinde hatırlanmış ve geniş
kesimlere tanıtılmış oldu. Büyük sanatkârların, üstatların yeni nesillerce
tanınması, sevilmesi ve örnek alınması bu tarz çalışmalarla mümkün. Acaba
mahzuru yoksa öğrenebilir miyiz, bundan sonra hangi eseriniz neşredilecek,
hangi konu üzerinde duruyorsunuz?
DURAN:
Bu kitapta Ali Üsküdarî`nin eserlerini tezhip sanatının aynı zamanda bir
uygulamacısı olarak, bir müzehhip gözüyle ele aldım. Motif ve desen
analizleri, çizimler kitabın önemli bir bölümünü oluşturdu.
Sanatlarımızın en güzel örneklerini bize miras bırakan büyük üstâd ve
sanatkârlarımızı, gelecek nesillere tanıtmakta çok az da olsa, bu eser
vasıtasıyla bir katkıda bulunabildim ise ne mutlu bana, sözlerime son
vermeden önce tezhip sanatını öğreten, yetiştiren hocalarıma ve bu kitabın
yayınlanmasına vesile olan Kubbealtı Kültür ve San’at Vakfı Mütevelli
heyeti’ne şükranlarımı arz ederim.
GÜLNUR DURAN’IN BİYOGRAFİSİ
Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Geleneksel Türk El Sanatları
Bölümü Tezhip-Minyatür Ana Sanat Dalı, Öğretim Üyesi. 1962 İstanbul /
Üsküdar’da doğdu. 1984 Marmara Üniversitesi, Atatürk Eğitim Fakültesi,
Resim-Eğitimi Bölümü’nde Lisansını tamamladı. 1987 Marmara Üniversitesi
Güzel Sanatlar Fakültesi, Geleneksel Türk El Sanatları Bölümü,
Tezhip-Minyatür Anasanat Dalı’nda Araştırma Görevlisi olarak göreve başladı.
1990 “Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki Türk Mushaflarında 16.yy. Serlevha
Tezhibleri” konulu teziyle Yüksek Lisansını verdi, M. Ü. Sosyal Bilimler
Enstitüsü. 1996 “Ali Üsküdârî Motif ve Üslûb Anlayışı” konulu teziyle
Sanatta Yeterliğini verdi, M. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü. 1997 Yardımcı
Doçent oldu. 1992 yılından itibaren, M. Ü. Güzel Sanatlar Fakültesi,
Geleneksel Türk El Sanatları Bölümü’nde; Tezhib Sanatı, Türk Bezeme Sanatı,
Türk Tezhib Sanatı Tarihi, Geleneksel Türk El Sanatlarına Giriş dersleri
vermektedir. Tezhib Sanatı konusunda makale ve yayınları; yurt içi ve yurt
dışı sergileri; özel koleksiyonlarda eserleri vardır.
Kubbealtı Kültür ve San’at Akademisi Vakfı Nakışhânesi’nde usta-çırak
usûlünde tezhib derslerine başladı, 1987’de Prof. Dr. Çiçek Derman, 1991’de
Dr. İnci Birol’dan müzehhiplik icâzeti aldı.
2000 yılından itibaren Kubbealtı Kültür ve Sanat Vakfı Nakışhânesi’nde Dr.
İnci Birol ve Prof. Dr. Çiçek Derman hocalarından devraldığı tezhip
derslerini fahri olarak devam ettirmektedir.
2008-04-28 Sanat Alemi |