
Ebru yapana
`ebruzen` denmez
|
"Cumhuriyet`in ilk yıllarında Türk müziğinin
çoksesli icra edilmesinin tartışıldığı günlerde bir aydınımız, bir
arkadaşını çok sesli Türk müziği konserine götürür. Çıkışta `Üstad,
nasıl buldun konseri?` diye sorar.
O da `Konser güzeldi de, papaz efendi cuma salası veriyor gibiydi.` der.
Mustafa Düzgünman`dan meşk ettiği ebru sanatını yirmi beş yıldır
`geleneğe bağlı` kalarak icra eden ve çoğu zaman eleştirilen Alparslan Babaoğlu fısıldıyor bu hatırayı kulağımıza. `Arif olana bir işaret
yeter` düsturundan hareketle ebrudaki gelişmelere dikkat çekiyor aslında
Babaoğlu. Sanatçının adını ilgilileri, sergilerden ziyade internetten
duymuştur. Çünkü Babaoğlu kurduğu internet sitesi ile ebru meraklılarını
kimi zaman reddiyelerle, kimi zaman kitaplardaki yanlışları düzeltmekle
bilgilendiriyor. Ancak, senelerdir sürdürdüğü sanat yolculuğunda
kapısını çalan pek olmamış. Düzgünman`dan aldığı edep ile boyalar ve
kâğıtlar arasında sessizce kendi dünyasında yaşıyor. Babaoğlu`nun
mahfiliğini Kültür AŞ`nin İstanbul`u ebruyla anlatma projesi olan `Ebru
İstanbul` kitabı bozdu. Ebru ile İstanbul`u anlatmanın zorluğunu bilen
sanatçı, proje için epey kafa yormuş. Ve nihayetinde bu işin kat`ı
tekniği ile hazırlanan kalıplar kullanarak yapılabileceğinde karar
kılmış, eleştirileceğini bile bile.
Sanatçının yaptığı ebrular ilk olarak Kültür AŞ`nin 2007 takvimlerinde
kullanıldı. Ve "Hani sen gelenekten yanaydın bunlar ne?" şeklinde
tenkitler peşini bırakmadı. İstanbul ebrularını beğendiklerini
söyleyenler de yok değil. Halen TÜBİTAK`taki görevini sürdüren Babaoğlu`nun
geçtiğimiz günlerde yayımlanan `Ebru İstanbul` kitabı, mahfi bir
ebrucunun dünyasını keşfetmek için vesile. "Türk ebrusunu seyrettiğiniz
zaman Dede Efendi`yi, Itri`yi dinlerken hissettiğiniz duyguları
yaşarsınız." diyen sanatçı ekliyor: "Çırak taklit ede ede ustası kadar
ebrucu olacak ve ancak onu aştığında estetik kaygılarla ya yaptığının
formunu değiştirecek ya da farklı bir şeyler yapacak. Ben ebrularımı
hocam hayatta olsaydı ne söylerdi düşüncesi ile yapıyorum."
Ehil olmayanların, ebruda `yenilik yapmak` adına yaptıkları işler
neticesinde gelecek nesillerin ebru diye boyalı kâğıtlar
seyredeceklerini söyleyen sanatçı, "Kimse kimseye niçin geleneksel
usullerle ebru yapmıyorsun demek hakkını kendinde bulamaz; ancak her
ebru yapmaya çalışan yenilik peşinde koşar, bunun da adını Türk ebrusu
koyarsa sonunda Türk ebrusu diye bir şey kalmaz. Bizim ebru
geleneğimizin hususiyetlerini taşımayan bir ebru olsa olsa iyi bir
Avrupa ebrusudur." diyor. Babaoğlu `ebruzen` tanımlamasına da çok
kızıyor, çünkü ebru geleneğinde böyle bir ifade yok. Necmeddin Okyay,
Mustafa Düzgünman gibi üstatların kendilerini ebrucu, ebru ustası ya da
ebru sanatçısı olarak nitelediklerini, son yıllarda ise ebru ile iştigal
edenlerin kendilerine ebruzen dediklerini, bu tanımlamayı da ebrunun ne
kadar Osmanlı ve geleneksel olduğunu ispatlamak amacıyla yaptıklarını
söylüyor.
Ustasız öğrenilen ebrunun gelenekle ilgisi yok.
"Ebru sanatı, yakın zamanda o kadar ilgi gördü ki, her belediye veya
kültür merkezi, sanki ebru kursla öğretilebilirmiş gibi kendisini bir
kurs açmaktan sorumlu hissetti. Bu kurslarda, ebru yapmayı bilmeyenler
yeni ebruzenler (!) yetiştirdiler. Bunlar da birer kitap yazdılar.
Ebruculuk, yazmakla öğretilemeyen, bütün klâsik sanatlarda olduğu gibi
`usta-çırak` usulü ile talebe yetiştirilebilen bir sanat dalıdır.
Ustasız öğrenilen ebrunun gelenekle ilgisi yoktur."
Musa İğrek / Zaman
|