|
Kelepir kitaplar satmış. Çoğunluğu yazma eserlerden oluşan bu kitapların
Kur’an—ı Kerim’ler olsun diğer yazma eserler olsun, hepsinin ciltleri ebrû’yla
kaplıymış. Bir sohbet esnasında yaşlı bir dostu ‘ebrû sanatının Türkiye’de
bittiğini, bir tek kişinin kaldığını, onun da ölmesiyle bu sanatın
kaybolacağını’ söylemiş Timuçin Usta’ya. “O anda içimden bir şeyler koptu” diyor
sanatçı. Ve ebrû serüvenini anlatmaya başlıyor: “Zaten kitapçılık yapıyorum.
Ebrûyla iç içeyim. Ama nasıl yapıldığını bilmiyorum. Ebrûyla uğraşan Mustafa
Düzgünman hocanın İstanbul’da olduğunu öğrendim daha sonra. Böylece İstanbul’un
yolunu tuttum. Bana beklediğim sıcaklığı göstermedi hoca. ‘İşte şöyle yap’ dedi.
Birkaç kez örnekler götürdüm. En son gittiğimde; “Sende iyi sabır var” dedi.
Ayrıca bana ‘meczup’ diye bir isim takmış. ‘Sen iyi bir noktaya geldin. Şimdi
sana ne verebilirim’ dedi ve ciddi mânâda derse başladık. Bir süre böyle geçti.
Telefonla haberleşerek yaptıklarımı anlatıyordum. Son götürdüklerim 1980’li
yıllardaydı. ‘Sana artık icazet verelim’ dedi. Meğerse aldığım icazet Cumhuriyet
döneminde edinilen ilk icazet olacakmış. Onu da Uğur Derman’dan öğrendim. Onun
üzerine sergi açmayı falan hiç düşünmemiştim. Allah gecinden versin, hocam
ölürse bildiklerimi birine aktarmaktı niyetim. Ebrû’nun ticaretini yapmayı hiç
düşünmedim. Bu işe para kazanmak için de girmedim. Zaten kitap satarak para
kazanıyordum. Sonra Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde eski tapu örneklerinin ebrû’yla
kaplandığını duydum. Ve bana bir örnek gösterdiler. Bayıldım o örneğe. Çiçek
yapmışlar. Evim de yakın olduğundan evde çalışıyorum. Renkler ne bilmiyorum. Ne
renk kullanılır? Kırmızıdaki, yeşildeki ton nedir? O örnekteki renkleri tekrar
göreyim diye Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne gittim. Üstümde iş önlüğü gibi birşey
vardı. Tabii boya lekeleri falan da. Ebrû örneğine bakmak istediğimi söyledim.
Git getir dediler. Gösterdim. O arada birisi Genel Müdüre kadar çıktı ve
ebrûlarımı gösterdi. Ben de kızdım. Bu kadar zaman alır mı bir bakış diye!.
Genel Müdür; “Sen ay’dan mı geldin? Bunları sen mi yapıyorsun” dedi. “Evet
”dedim. “Öyleyse niye tanımıyoruz seni” dedi. Meğer çok hoşuna gitmiş, beğenmiş.
Bana dedi ki; “Bu iş böyle olmaz. Senin tanınman lazım.” Bunun üzerine Kültür
Bakanlığına gittim. Bakanlığa bir tomar ebrû götürdüm. Yetkililer toplandı.
Ebrûları inceledi. “Bu ebrûların yeri Topkapı Sarayı” dediler. Bunu duyunca
tamam dedim, “Bunlar benimle dalga geçiyorlar. Topkapı Sarayı kim, ben kim?”
Sergi bile açmamışım daha. Bizim galerimiz var. Orada sergi açman lazım dediler.
İstanbul’daki galeri müdürü bana “Biraz da modern çalışsan” dedi. “Ne demek
modern? dedim. “Ben böyle çalışıyorum, ister beğen ister beğenme!” dedim. Müdür
de, “Tamam kızma, sergiyi açacağız” dedi. Şanslıyım. Allah yardım etti. Ben şuna
inanıyorum: “Eğer siz yaptığınız bir işte samimiyseniz; kalben mutmainseniz,
dilediğinizden fazlası oluyor.”
Kâğıdın
mermerleştiği an...
Renk kültürümüz
yok...
Ebrû sanatı
üniversitelere girmeli...
Ebrû’nun tasnifi
yapılmalı...
|
Timuçin Tanarslan

