Timuçin Tanarslan

Ebrûlî bir renk cümbüşü


Baba mesleği sahaflığı sürdürürken tanışmış “ebrû”yla Timuçin Tanarslan. 1970 yılında A.İ.T.İ.A'den mezun olduktan sonra yirmi sene Türk—İş pasajında “Ebrû” kitapevinin sahipliğini yapmış.

 

 

Kelepir kitaplar satmış. Çoğunluğu yazma eserlerden oluşan bu kitapların Kur’an—ı Kerim’ler olsun diğer yazma eserler olsun, hepsinin ciltleri ebrû’yla kaplıymış. Bir sohbet esnasında yaşlı bir dostu ‘ebrû sanatının Türkiye’de bittiğini, bir tek kişinin kaldığını, onun da ölmesiyle bu sanatın kaybolacağını’ söylemiş Timuçin Usta’ya. “O anda içimden bir şeyler koptu” diyor sanatçı. Ve ebrû serüvenini anlatmaya başlıyor: “Zaten kitapçılık yapıyorum. Ebrûyla iç içeyim. Ama nasıl yapıldığını bilmiyorum. Ebrûyla uğraşan Mustafa Düzgünman hocanın İstanbul’da olduğunu öğrendim daha sonra. Böylece İstanbul’un yolunu tuttum. Bana beklediğim sıcaklığı göstermedi hoca. ‘İşte şöyle yap’ dedi. Birkaç kez örnekler götürdüm. En son gittiğimde; “Sende iyi sabır var” dedi. Ayrıca bana ‘meczup’ diye bir isim takmış. ‘Sen iyi bir noktaya geldin. Şimdi sana ne verebilirim’ dedi ve ciddi mânâda derse başladık. Bir süre böyle geçti. Telefonla haberleşerek yaptıklarımı anlatıyordum. Son götürdüklerim 1980’li yıllardaydı. ‘Sana artık icazet verelim’ dedi. Meğerse aldığım icazet Cumhuriyet döneminde edinilen ilk icazet olacakmış. Onu da Uğur Derman’dan öğrendim. Onun üzerine sergi açmayı falan hiç düşünmemiştim. Allah gecinden versin, hocam ölürse bildiklerimi birine aktarmaktı niyetim. Ebrû’nun ticaretini yapmayı hiç düşünmedim. Bu işe para kazanmak için de girmedim. Zaten kitap satarak para kazanıyordum. Sonra Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde eski tapu örneklerinin ebrû’yla kaplandığını duydum. Ve bana bir örnek gösterdiler. Bayıldım o örneğe. Çiçek yapmışlar. Evim de yakın olduğundan evde çalışıyorum. Renkler ne bilmiyorum. Ne renk kullanılır? Kırmızıdaki, yeşildeki ton nedir? O örnekteki renkleri tekrar göreyim diye Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne gittim. Üstümde iş önlüğü gibi birşey vardı. Tabii boya lekeleri falan da. Ebrû örneğine bakmak istediğimi söyledim. Git getir dediler. Gösterdim. O arada birisi Genel Müdüre kadar çıktı ve ebrûlarımı gösterdi. Ben de kızdım. Bu kadar zaman alır mı bir bakış diye!. Genel Müdür; “Sen ay’dan mı geldin? Bunları sen mi yapıyorsun” dedi. “Evet ”dedim. “Öyleyse niye tanımıyoruz seni” dedi. Meğer çok hoşuna gitmiş, beğenmiş. Bana dedi ki; “Bu iş böyle olmaz. Senin tanınman lazım.” Bunun üzerine Kültür Bakanlığına gittim. Bakanlığa bir tomar ebrû götürdüm. Yetkililer toplandı. Ebrûları inceledi. “Bu ebrûların yeri Topkapı Sarayı” dediler. Bunu duyunca tamam dedim, “Bunlar benimle dalga geçiyorlar. Topkapı Sarayı kim, ben kim?” Sergi bile açmamışım daha. Bizim galerimiz var. Orada sergi açman lazım dediler. İstanbul’daki galeri müdürü bana “Biraz da modern çalışsan” dedi. “Ne demek modern? dedim. “Ben böyle çalışıyorum, ister beğen ister beğenme!” dedim. Müdür de, “Tamam kızma, sergiyi açacağız” dedi. Şanslıyım. Allah yardım etti. Ben şuna inanıyorum: “Eğer siz yaptığınız bir işte samimiyseniz; kalben mutmainseniz, dilediğinizden fazlası oluyor.”

Ardından Mısır yolu açılmış Tanarslan’a. Singapur, Malezya ve Endonezya’da sergiler açmış. Türkiye hariç her yerde çok fazla ilgi görüyormuş Ebrû. Oysa Ebrû sanatının gerek Türkiye’yi tanıtıcı gerekse turistik bir sanat nesnesi olabileceğini söylüyor Tanarslan. “Türkiye’den turistlere ne satıyoruz? Halı ağır ve pahalı. Çini derseniz, kırılır. Neden ebrûyu gelen turistlere satmayalım? Ülkemizi tanıtmayalım. Taşınması kolay, kırılmaz. Üretimi masrafsız ve kolay”.

 

Kâğıdın mermerleştiği an...

Kolay dese de üstad, ebrûculuk oldukça zahmetli bir iş. Öncelikle kitrenin su içinde 48 saat bekletilmesi gerekiyor. Daha az bekletilirse boyalar açılmıyor. Sürenin sonunda mikser veya elle çırpılarak koyu ayran kıvamına getiriliyor. Boyalar ise ‘destesenk’ adı verilen bir taşla eziliyor ve suyla macun kıvamına getiriliyor. Boya kabına alındıktan sonra içine sığır ödü katılıyor. Sığır ödünün miktarını boyanın kitre içinde beşbin lira büyüklüğünde açılması belirliyor. Bunun için bir iğneden yararlanarak boya kitreye katılıyor ve istenilen genişlik elde edilinceye kadar sığır ödü koymaya devam ediliyor. Kitreye boya katılma işlemi tamamlandıktan sonra fırça, tarak, iğne, biz gibi malzemelerle istenilen şekil veriliyor. En son olarak da bu karışımın üzerine kâğıt yerleştirilerek, desenlerin kâğıt üzerine geçmesi sağlanıyor. Türk ebrûsunun özelliği asla asılmaması ve yıkanmaması. Ebrûnun bir özelliği de her eserin tek olması.

 

Renk kültürümüz yok...

Timuçin Usta’ya ebrûda en çok hangi renkleri kullanmayı tercih ettiğini sorduğumda önce ebrûnun tanımıyla başladı söze. “Türk Dil Kurumu sözlüğünde ebrû sanatının nasıl tarif edildiğine bir bakın, şöyle deniyor” diyerek şunları aktardı: “Kâğıt süslemeciliğinde kitre ve kola gibi yapıştırıcılarla yoğunlaştırılmış su üzerine neft yağı ile sulandırılmış yağlı boya damlatılarak yapılan ve kâğıda geçirilen süs”. Avrupalı ise 1600’lü yıllarda bizim sanatımızı şöyle tarif etmiş: “Türklerin kağıdı mermerleştirme sanatı”... 1600’lerde yapılan tarife bakın. şimdi yapılan tarife bakın. Bu kadar cehalet olmaz.” Ardından boyaları tarif ediyor: “Benim ebrûda kullandığım boya suda çözülmeyen ama suyla karışabilen un gibi bir boya. Tabaka yapıcı boyalar kullanıyorum. Bitki boyası da, toprak boya da kullanılabilir ayrıca. Öte yandan, kültürümüzün bir problemi de; renk bilgimizin olmaması. Aslında her ülkenin kendine özgü bir rengi vardır. Yeşil ve turkuaz’ın kendine özgü tonları kullanılmış eskiden. Kahverengi ve kırmızı da öyle. Ben bu problemi eski örneklerdeki renklere sadık kalarak çözmeye çalıştım. Ama bu akıllıca bir iş değil tabii!”

 

Ebrû sanatı üniversitelere girmeli...

Ebrûzen Timuçin Tanarslan, ebrû sanatının Türkiye’deki serencamını şöyle anlatıyor: “1980’li yıllarda Hava Kuvvetleri Komutanımız Tahsin Şahinkaya’ya, ABD’ye yaptığı ziyaret sırasında 200 yıllık bir kağıt ebrû hediye etmişler. Paşa, çok kıymetli bir hediye olduğunu düşünerek ebrûyu almak istememiş. Bunun üzerine ABD’li yetkililer Paşa’ya şöyle demişler: “Kendi malınız, lütfen alın”. Tahsin Şahinkaya daha sonra Türkiye’ye döndüğünde yaşadığı hadiseyi bir sohbet esnasında Cumhurbaşkanı Kenan Evren’e aktarmış. Bunun üzerine Evren, ebrû sanatının Türklere ait olup olmadığının araştırılmasını istemiş. Ve Topkapı Sarayı’na giderek yetkililerden Saray’daki tüm ebrû örneklerini çıkarmalarını istemiş. Yetkililer bir tane ebrû bulamamışlar. Kenan Evren de “Madem Amerikalı ebrûya bu kadar değer veriyor, ülkemizde bu sanatla uğraşan hiç kimse yok mu?” diye sormuş yetkililere. O tarihlerde bir tek hocam Mustafa Düzgünman vardı ebrû sanatıyla uğraşan. Hocamı bulmuşlar ve kendisinden Topkapı Sarayı’nda ebrû dersleri vermesini istemişler. Hocam yaşlı olduğu için ders verme işine pek sıcak bakmamış. Ama “Ankara’da genç bir öğrencim var. Onu tavsiye edebilirim” diyerek benim adımı vermiş yetkililere”. Bu vesileyle de Topkapı Sarayı’nda bir süre ebrû dersleri vermiş Tanarslan. “Güzel bir tecrübeydi” diyor. “Ama gerisi gelmedi. Önemini bilmelerine rağmen hâlâ üniversitelerimize girebilmiş değil ebrû...”

 

Ebrû’nun tasnifi yapılmalı...

Ebrû örneklerinin bir tasniften geçirilmesi gerektiğini söylüyor Timuçin hoca. Ve düşüncelerini şu cümlelerle dile getiriyor: “Ebrû sanatı eskiden battal ebrû, hatip ebrû gibi isimlerle tasnif edilmeye çalışılmış. Fakat bu tür isimler artık geçerli değil. Türkiye ve dünyada yapılan ebrûlar bir tasnife tâbi tutulmalı. Ben yapmaya çalıştım. Ama bu yalnızca benim sanatım değil. Bu ülkenin sanatı”. Ebrû yaparken sanatı yozlaştırmamaya özen gösterilmesi gerektiğini söylüyor hoca. Ama bu, geleneğe sıkı sıkıya bağlı kalmak anlamına da gelmemeli. Ne de olsa, klasik ya da modern gibi tabirler içinde olduğumuz zaman diliminin dayatmaları. “Bugün modern dediğiniz şey, 50 sene sonra klasik olacaktır belki kimbilir...” Tanarslan bir araştırmacı olmadığını söylemesine karşılık ebrû sanatına dair pek çok kaynak ve belgeye sahip. Mesela Topkapı Sarayı’nda bulduğu bir vesika, şu ana kadar yapılmış ebrû örneklerinin en eski vesikasıymış. “Bunu 8. Sanat Kongresi’nde tebliğ ettim. Bir sene geçmeden benim tebliğ ettiğim vesikayı bir başkası sahiplendi. Sanki kendisi bulmuş gibi. Bir mecmuada çıkarttı.”

Ebrû kitap sanatının bir parçası. Osmanlı’da kitaba bağımlı olarak, kitapla beraber önem kazanan bir sanat olmuş. Kitap cildiyle, âharlı kâğıdıyla, hattıyla, ebrûsuyla tam bir bütün. Kitaba verilen değer tezhip, ebrû, minyatür ve hat sanatıyla gösterilmiş. Ebrû denemeleri yaparken bir hocası şöyle bir öneride bulunmuş: “ABD’de bir bayan ebrûcu var, zeminsiz ebrû çalışıyor, sen de bir dene.” Amerikalı yapıyorsa benim ne eksiğim var demiş Timuçin Hoca. Bir süre sonra Topkapı Sarayı’nın kütüphanesinde ilginç bir şey bulmuş. “Gördüm ki” diyor, “Osmanlı, zeminsiz ebrûyu daha Amerika yokken keşfetmiş”...

 

 

 

Copyright © 2008, Hat Dergisi | Designed on 2008-March-21 by alpaslan