|
İngiltere'de saat beşte çay içilir ve yazılı bir anayasa yerine yasalar,
gelenekler doğrultusunda hazırlanır. Japonya'da insanlar birbirlerini öne
eğilerek selâmlarlar. Hıristiyan âleminde Noel geldiğinde çam ağaçları süslenir.
Türkiye'de sofraya önce baba oturur ve kalkar, sofrada konuşulmaz. Anadolu'da
beş yüzyılı aşkın bir süredir icra edildiği bilinen ve ebru yapılan her ülkeye
ve o ülkenin diline "battal", "kumlu", "taraklı", "hatip", "şal" ve "gel-git"
gibi terminolojisi ile birlikte yerleşerek yüzyıllarca "Türk kağıdı" diye
isimlendirilen Türk ebru sanatının da ustadan ustaya intikal ederek
bu güne kadar gelen bir geleneği vardır.
Ebruculuk; yazmakla veya anlatılmakla öğretilemeyen, bütün klâsik Osmanlı
sanatlarında olduğu gibi "usta-çırak" usûlü ile talebe yetiştirilebilen ve
icrası itibarıyla son derece güç ve ebrucunun iradesi dışında birçok değişkenden
etkilenen bir sanat dalıdır. Bu olumsuz etkileri ortadan kaldırarak ebrucunun ne
yaptığının sırrına vakıf olması ve teknik olarak mükemmel ebrular yapması, ancak
bir ustanın yol göstermesiyle olur. Ebruculuk tarihimiz incelenirse ustasız
ebrucu olmadığı ve geleneğin ustadan çırağa aktarılarak bugüne ulaştığı görülür.
Ustasız öğrenilen ebrunun
gelenekle ilgisi yoktur.
Geleneğimizin en önemli özelliklerinden birisi, ebru yapımında suda erimeyen, tamamen tabii boyar maddeler ve kimyasal ailesi metal oksitler olan toprak boyalar kullanılmasıdır. Türk ebrusunda yalnız tabii boyaların kullanılıyor olmasının en büyük sebebi, öncelikle ebrunun tarihi serüveni içerisinde ebrucuların boyalarını tabiattan elde etmekten başka yollarının olmaması ve son ebrucuların da ustalarını taklîd etmek ve ebru kâğıdını kalıcı kılmak endişesiyle aynı boyalarla ebru yapmaya devam etmeleridir. Çünki hazır boyaların içerisine üretim sırasında çeşitli asitler ve kazein katılmakta, bu yabancı maddeler de, tecrübe edilerek görülmüştür ki, zamanla ebrulu kâğıda ve onun kullanıldığı kitap ya da levhaya zarar vermektedir. Bunu göstermek için aşağıda bazı fotoğraflar sunulmuştur.
Bunlardan
birincisi, Necmeddin Okyay'ın ya da Mustafa Düzgünman'ın 1950'li yıllarda
yaptığını sandığımız ve yapımında hazır boyaların denendiği bir hatip ebrusu
parçasıdır. Yürek deseninin tersine bakıldığında siyah boyanın bulunduğu
yerlerin, boyanın içindeki asit nedeniyle yanmaya başladığı açıkça
görülmektedir. İkinci fotoğraf çifti ise Jane Pheobe Easton'ın yazdığı ve
imzalayarak hocama hediye ettiği, hocamın vefatını müteakip oğlu Sn.Ali
Düzgünman tarafından bana verilen ve halen bende mahfuz bulunan kitapta
kullanılan Ingeborg Borjeson tarafından yapılmış orijinal ebruya aittir. Burada
da içinde asitler ve muhtelif yabancı maddeler bulunan hazır boyaların kâğıdı
nasıl yaktığı açıkça görülmektedir. Toprak boya kullanılmasının bir başka önemli
sebebi ise, bu boyaların renklerinin güneşte solmamasıdır. Kitaplar arasından
çıkan eski ebruların renklerinin soluk olmasının sebebi, ebru tekniğinin bugünkü
kadar gelişmiş olmamasından, Edhem Efendi, Necmeddin Okyay ve Mustafa
Düzgünman'ın bazı ebrularının zamanla renklerinin solmasının sebebi ise,
sanayileşmeyle birlikte üretilen hazır boyaları bir müddet denemeleri ve
kullanmalarındandır. Kendisine iletilen bir şikayet üzerine Mustafa Düzgünman,
eline geçirebildiği tüm boyaları kağıtlara sürerek atölyesinin camına
yapıştırmış, bir müddet sonra bu boyaların zırnık dahil hepsinin
renklerinin solduğunu, yalnızca çivitler ve toprak boyaların renklerini
koruduklarını görerek bunlarda karar kılmıştır. Tabiat, ebrucular için
milyonlarca senedir güneş altında durmasına rağmen rengi solmayan o kadar
çeşitli renkler sunmaktadır ki, "üç renkle mi ebru yapacağız ?" ifadesi
olsa olsa bir çaresizlik ifadesidir. Mustafa Düzgünman'ın ebrularını
inceleyenler Ebruname'de söylediği gibi dört renkle çok renk olduğunu
göreceklerdir. Burada bir konunun açıklığa kavuşturulmasında fayda
bulunmaktadır. Toprak boya diye kastedilen boya yukarıda da belirtildiği gibi
asit ve kazein içermeyen, suda erimeyen ve güneşten etkilenmeyen her tür boyar
maddedir. Çamaşır çividi ve Lahor çividi gibi bu tanıma giren her tür
boyar madde ve kırmızı da dahil pigmentler, geleneksel tarzda Türk ebrusu
yapımında kullanılmıştır ve kullanılacaktır.
Türk ebrusunun bir diğer önemli özelliği de ebru alınan kağıtların şaplanmak
gibi önceden hiçbir işleme tabi tutulmaması ve ebrunun yapıldığı teknenin
kenarına sıyrılarak çıkarılmasıdır. Neden böyle yaptığını bilmiyoruz ama
Necmeddin Okyay, ebrularını sıyırmadan aldığı ve halde bir gün Mustafa
Düzgünman'a "Şeyh Efendi ebruları tekneden sıyırarak alırdı" der. Hocam da bunun
üzerine ebrularını teknenin kenarına sıyırarak almaya başlar. Bunun boyayı
akıtıcı yönde hiçbir zararı olmadığını, aksine kitrenin ziyan olmasını
engellediğini görerek ebrularını teknesinin kenarına sıyırarak almaya başlar. Su
ve öd ayarları çok iyi yapılmış boyalarla yapılan ebrunun hatlarının keskinliği
ve renklerinin canlılığı, kullanılan boya ister toprak boya isterse guaj boya
olsun şaplanmış kağıda alınan ve yıkanan ebru ile aynıdır. ( Merhum
Mustafa Düzgünman'ın bu konudaki düşüncelerini kendi sesinden dinlemek için
lütfen aşağıdaki gramofon resminin üzerine tıklayınız.) Ayrıca şaplanmış kağıdın
tekneden sıyrılmadan alınması bu nedenle de yıkanması gereklidir çünkü tekneye
karışan şap yüzeyde kaymaklanma yaptığından tekrar temizlemek gerekir.
Sıyırmadan alınan şaplanmış kağıdın yüzünde en az dört beş ebru yapacak kadar
sıvı ziyan olur. Kağıdı şaplamak, ne tür boya kullanırsa kullansın
boyalarının su ve öd ayarlarını iyi yapamayanların, boyalarının akmasını
engellemek için kullandıkları bir usuldür ve Türk ebru tarihinde kullanılmış
bile olsa ikinci bir işlem gerektirdiğinden, israfa neden olduğundan ve kağıtta
kalan şapın zamanla kağıda ne zarar vereceği bilinemeyeceğinden Türk ebru
geleneğinde yeri yoktur.
Türk ebrusunun bir başka ve belki de en önemli ve ebruculuk geleneğimizin temeli olan özelliği de yapılan ebru çeşitleridir. Bilindiği gibi ebru, cilt ve hat sanatlarımızla gelişen ve buralarda kullanım yeri bulan bir sanattır. Türk ebrucusu, asırlar boyu hattatlar için hatip ebrusu, koltuk ebrusu, kumlu ebru ve battal ebru, ciltçiler için yan kağıdı üretmiştir. Bu nedenle, bir ebrucunun geleneksel çizgide ebru yapıp yapmadığını anlamanın en doğru yolu, geleneklerini korumaya muvaffak olmuş hattat ve mücellitlerin, o ebrucunun yaptığı ebruları kendi işlerinde kullanıp kullanmadığına bakmaktır.
Bizim gibi bir yazı sanatı olmayan başka ulusların ebrucuları için yazının etrafında ya da koltuğunda kullanılmaya uygun hatip, kumlu, battal ve koltuk ebrusu ya da hiçbir ulusun ebrucusunun yapamadığı güzellikte çiçekli yan kağıtları yapmak bir anlam ifade etmeyebilir ancak Türk hat ve cilt sanatçılarının sanatlarını geleneğimize uygun sürdürebilmeleri için yukarıda sıralanan ebru çeşitlerinin üretilmesi de Türk ebrusunun bir geleneğidir.
Ebruculuk geleneğimizin bir diğer önemli özelliği ise üretilen ebruların desenleriyle ilgilidir. Türk ebrucusu fırçasını at kılından kendisi sarar ve sarım şeklinden ve fırçanın kavanozda durmasından dolayı aşağıdaki resimde görülen Mustafa Düzgünman'a ait fırçada olduğu gibi aldığı kıvrık şekilden ötürü suyun yüzeyinde, GALERİ'nin BATTAL sayfasında görüldüğü gibi boğumlu özel bir battal deseni oluşur. |
Alparslan BABAOĞLU
