Alparslan Baboğlu - Sanat Görüşü

Ebrucu açısından ebru, güzel sanatların diğer şubelerinde olduğu gibi bir "kendini ifade etme" şeklidir ve sonuçta ortaya çıkan renk cümbüşü, tekneye hakimiyeti mertebesinde ebrucunun ruh durumunun bir göstergesidir. Ancak yapılan ebrunun "Türk ebrusu" olarak isimlendirilebilmesi için bize ait bir şeyler taşıması gereklidir. Bu topraklarda beş yüz  yılı aşkın bir zamandır icra edildiği bilinen ebru sanatının da şüphesiz bir geleneği vardır ve adına bütün dünya tarafından "Türk Ebrusu" denilerek diğerlerinden ayrılan Türk ebru sanatı, ancak bu geleneğe bağlı sürdürülürse ve kendi kültür değerlerimizi tam olarak yansıtabilirse sanat olabilir ve öylece yaşatılabilir. Bir ebrunun kendi kültür değerlerimizi taşıması ile taşımaması arasındaki fark, bir Mevlevî Ayini'nin ney ya da kilise orgu ile icra edilmesi arasındaki fark gibidir ve yapanın "ne yaptığının sırrına" vakıf olmasıyla kendini belli eder. Bu nedenle ebru teknesinden her çıkan kâğıt da eğer seyredenin gönül telini titretemiyorsa ebru değil olsa olsa boyalı kâğıttır.

İsmi hüsn-i hat’la birlikte anılmasına rağmen Türk ebrusunun ne teknik, ne de estetik ölçüleri hüsn-i hat gibi yazılı olarak tespit edilmemiştir. Bu nedenle dejenerasyona çok açık olan Türk ebrusu, sanılanın aksine maalesef çoğu bilinçsizce yapılan “yenileştirme”,  “yeni  bir soluk getirme” çabaları sonucu asırlardır gelişerek Mustafa Düzgünman’la ulaştığı kemâl noktasından çok uzaklara taşınmaktadır. Bu noktada Türk ebrucusuna düşen görev, ebruyla resim yapmaya çalışmak, ebruyu kağıt dışında yeni malzemelere tatbik etmek ya da kendi adıyla anılan yeni ebru çeşitleri icat etmek yerine önce bugüne kadar yapılmış ebru çeşitlerini meşk ederek ebrunun tekniğini ve estetiğini hazmetmek olmalıdır. Ne musiki, ne hüsn-i hat, ne tezhip ne de diğerleri, ilk icra edildiklerinde bugünkü kadar mütekâmil olmadıkları halde, bu sanatların icracıları, önce ustalarından meşk ve onları taklit etmişler, daha sonra aynı vadide eserler vermişlerdir. Ancak ustalarını aştıkları zaman yaptıkları kendilerini tatmin etmemeye başlamış ve daha güzelini yaparak icra ettikleri sanatı tekâmül ettirmişlerdir. O halde yapılması icabeden, gerek malzeme ve teknik, gerekse tarz itibariyle yenilikler denemeden önce, bugüne kadar yapılanları taklit ederek önce Türk ebrusu diye tanınan ve başka hiçbir yerde İstanbul’da icra edildiği malzeme ve tarzda icra edilmeyen şekliyle ebru yapmak ve Edhem Efendi, Necmeddin Okyay ve Mustafa Düzgünman'ın yaptığı ebruları, onların ebru yaparken ya da seyrederken hissettiklerini hissetmeye gayret ederek onlardan daha güzel yapmaya çalışmak olmalıdır. Mustafa Düzgünman’ın yaptığı bütün ebru çeşitlerini onun kadar başarılı yapamayanların ebruda yenilik adına yaptıkları, sanatı dejenere etmekten öteye birşey değildir.

Ehil olmayanların, ebruda “yenilik yapmak” ya da sanki ebrucuların ihtiyacı varmış gibi ebruyu sözde “bıktırıcı tekrarlardan kurtarmak” adına dejenere etmelerinin sonucu gelecek nesiller ebru diye boyalı kağıtları seyretmek zorunda kalacaklardır. Kimse kimseye niçin tabii boyalarla geleneksel usullerle ebru yapmıyorsun demek hakkını kendinde bulamaz ancak her ebru yapmaya çalışan yenilik peşinde koşar, bunun da  adını  Türk ebrusu koyarsa sonunda Türk ebrusu diye bir şey kalmaz. Hereke’li bir halı ustasının Tebriz desenleri, Tebriz renkleri ve ilmik sayısıyla dokuduğu bir halı, nasıl yapan usta Herekeli diye Hereke halısı sayılamazsa, ebru yapanın milliyetinin Türk olması, onun yaptığı ebrunun Türk ebrusu olmasını gerektirmez. Bizim ebru geleneğimizin hususiyetlerini taşımayan bir ebru eğer estetikse olsa olsa iyi bir Avrupa ebrusudur. Bu nedenle, eğer Türk ebrusu denen ebru tarzı yaşatılmak isteniyorsa ebrucu olmak isteyenler kendilerini önce bizim olan ebruyu yapmakla vazifeli hissetmelidirler. Tarihimize ve geleceğimize karşı olan bu borç ödendikten sonra istedikleri tarz ebruyu ama adını Türk ebrusu olarak telaffuz etmeden dilediklerince  yapmak onların şahsi tercihidir. ( Merhum Mustafa Düzgünman'ın geleneğimiz konusundaki düşüncelerini kendi sesinden dinlemek için lütfen aşağıdaki gramofon resminin üzerine tıklayınız. )

Bir başka dejenerasyon sebebi de ebru tekniği ile resim yapma çabalarıdır. Elbette her sanatkâr duygularını  istediği tekniği kullanarak dile getirmekte serbesttir. Ancak ebru, teknik olarak resim yapmaya uygun değildir. Bir ebrucunun üç dört dakikada yapıverdiği bir ebruyu bir ressamın tuvalinde resmetmesi nasıl imkansız ya da çok zaman alıcı ise yağlıboya, suluboya gibi resim teknikleri dururken ebru tekniği ile resim yapmak da aynı derecede anlamsızdır. Ebru tekniği ile  resim yapma çabaları sonucu ortaya çıkan kağıtların da Türk ebrusu ile hiçbir akrabalığı yoktur.

Ebruculuğumuz konusunda söylenecek şeylerin arasında ebru yapana ne dendiği de bulunmaktadır. Necmeddin Okyay ve Mustafa Düzgünman, kendilerini ebrucu, ebru ustası ya da ebru sanatçısı olarak nitelemelerine rağmen bazı ebru ile uğraşanlar, herhalde yaptıkları işin ne kadar Osmanlı ve geleneksel olduğunu ispatlamak amacıyla kendilerine ebruzen demektedirler. Bizim ebruculuk geleneğimizde ebru yapana ebruzen değil ebrucu, ebru ustası ya da ebru sanatçısı denmektedir.

 

İşini sadece elleriyle yapan işçi,
elleri ve beyniyle yapan zenaatkâr,
elleri,beyni ve gönlüyle yapan ise sanatkârdır.

Anonim

 

 

Copyright © 2008, Hat Dergisi | Designed on 2008-March-21 by alpaslan